D-Marin merkez

Göcek

Göcek

Ülkemizin dört bir yanı cennet de Göcek bir başka güzel…Bu cümlenin abartılı olmadığını ancak Göcek’e gittiğinizde anlayacaksınız.

Biz 4 arkadaş 2 gece 3 günlük bir programla gittik Göcek’e. Yaz aylarında sıcakların üst seviyelerde seyrettiğini ve gezmenin mümkün olmadığını öğrenince zaman tercihimizi Ekim ayından yana kullandık. Yaz mevsimindeki insan kalabalığı, o güzelliklerin tadını çıkarmamıza engel olabilirdi. Hemen yazının başında söylemeliyim, Ekim çok iyi bir

tercihmiş, deniz suyu sıcaklığı inanılmaz güzeldi. Koylar sakin, etraf sessiz. İnsan bir tatilden başka ne isteyebilir? Uçak biletlerimizi Temmuz’da almamıza rağmen hiç de ucuz olmadığını gördük. Gidiş için promosyon bilet bulduk fakat dönüşümüzün Pazar akşamı olması sebebiyle dönüş biletlerinin oldukça pahalı olduğunu belirtmeliyim. Cuma sabah 06:15 uçağıyla Dalaman’a indik. Önceden ayarladığımız araç bizi bekliyordu. 20 dakikalık bir yolculuktan sonra otelimize vardık. Göcek konaklama konusunda çok seçenek sunmuyor. Herkesin malumu oldukça pahalı 2 otel var. Bunların yanında butik oteller ve kiralık villalarda kalmak mümkün. Göcek mavi tur durağı olduğu için koylarda teknelerde kalanlar da olduğunu belirtmeliyiz.

Biz, Renka Hotel&SPA’yı tercih ettik. İyi ki de öyle yapmışız. Hep denir ya, kendimizi evimizde hissettik. İşte tam da bu tabiri yaşadık. Tertemiz ferah odaları, lezzetli yemekleri, taş binası, nar ağaçları ve begonvillerle kaplı tertemiz havuzu ve güler yüzlü muhteşem ekibiyle Renka Hotel&SPA aileler için çok doğru bir tercih. Oteli tercih edeceksiniz gidin ismimizi verin, gerisini muhteşem ekibe bırakın. Ekim ayı olduğu için bölgedeki nar ağaçları kocaman kırmızı narlarla kaplı. Otelin ortağı Erdal Bey elleriyle topladığı narları hediye etti. Dönüşte çocuklarımıza mis gibi taze narlar getirdik.

Nerede kalmıştık?

Otele vardık, enfes bir kahvaltı sonrası aracımıza atlayıp Kaya mezarlıklarını görmek için bizi bekleyen teknemize doğru yola çıktık. Muhteşem Kaya Mezarlıklarını görmek için tekneye binmek durumundasınız. Yolculuk başlar başlamaz muhteşem manzaralar kendini göstermeye başladı. Kayaların zirvesinde tüm haşmetiyle boy gösteren Kaya Mezarlıkları görülmeye değer. Tekneyi yanaştırıp bol bol fotoğraf çekmenizi tavsiye ediyoruz. Bu muhteşem görsel şölenden sonra Kaunos Antik Kentini gezmek üzere Dalyan’a doğru yola çıktık. Kaunos’a ayrı bir yazıda değineceğiz. Yol boyunca sazlıkların arasından geçerken suyun deniz değil de göl suyu olduğunu düşüneceksiniz…Suyu o kadar temiz, sakin ve berrak.

Bölge hep koylardan oluştuğu için görmek istediğiniz yerlere kolay ulaşmak imkânsız. Tekne bizi minik bir iskelede bıraktı ve 15-20 dakikalık bir yürüyüşten sonra bu açık hava müzesine ulaştık. Girişte müze kart geçiyor. Sagalassos ve Efes’ten sonra gördüğüm en güzel antik kent işte burada. Hatta Efes’in sıralamadaki yerini değiştirebilirim. Gezmeye başlıyoruz. Zeytin ağaçları ve muhteşem deniz manzarası eşliğinde ilerliyoruz. Agora oldukça bakımlı fakat antik tiyatroya çıkmak biraz çaba gerektiriyor. Levhalarla yön belirtilmemiş. Biraz tecrübe gerektiren bir parkur.

Ekim ayı olmasına rağmen çok sıcak ama etrafta dolaşan keçi sürüsü sizi mest edince sıcağı unutuveriyorsunuz.
Antik şehirden kaybolmadan çıkmayı başarırsanız, teknenin sizi beklediği yere ulaşacaksınız.  Tekne sizi bıraktığı yerde değil, kentin diğer ucunda bir koyda bekliyor. Tekneye ulaşmak için geçtiğiniz yollar ise efsane güzellikte.


Yine muhteşem manzaralar eşiğinde İztuzu Plajına doğru yola çıkıyoruz. Plaj tamamen dolu, insanlar Ekim ayının güzelliğini yaşıyorlar. Tekneden iniyoruz, kumsalda ilerleyerek Caretta Carettaları görmeye gidiyoruz. Caretta Carettalar Mayıs’tan Eylül’e kadar uzanan dönemde saat 20:00-06:00 arası plaja yumurtalarını bırakıyorlar. Caretta Carettaları ve yumurtalarını korumak adına bu saatlerde plaja girmeyi yasaklamışlar.

Dalyan

Biraz yürüdükten sonra kaplumbağa rehabilitasyon merkezine ulaşıyoruz. Rehabilitasyon merkezinde pervanelerden, oltalardan yaralanmış, genel olarak insanlar tarafından zarar görmüş kaplumbağaları iyileştiriyorlar ve ziyarete açık. Çok tatlı bir gönüllü genç kız bizi bilgilendiriyor. Böyle güzel yürekli insanlar iyi ki varlar diyerek tekneye geri dönüyoruz. Dalyan’ın muhteşem sularını izleyerek öğle yemeği için Ortaca’ya ulaşıyoruz. Çam ağaçlarının altında, kedilerin tavukların bahçesinde koşturduğu hoş bir mekânda öğle yemeğimizi yiyor ve Kayaköy’e (Karmylassos) doğru yola çıkıyoruz. Kentin tarihi geçmişinin M.Ö. binlere kadar gitmesine rağmen günümüze kadar ulaşan az sayıdaki lahit ve kaya mezarları M.Ö. 4. yy.’a tarihlenmiş. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bölgede yaşayan Rumların Yunanistan’daki Türkler ile mübadele edilmesi sonucu evler boşaltılmış, yapıların ahşap unsurları doğal etkenler sonucu tahrip olarak kent bugünkü görünümünü almış. Yapıları inceledikten sonra aracımıza binip Fethiye’ye doğru yola çıkıyoruz.

Fethiye

Fethiye’de standart bir tatil kasabası olmanın ötesinde bir özellik yok. O çok meşhur Ölüdeniz manzarasını ise maalesef göremedik. Manzara için uygun saat aralığında yamaç paraşütü yapmak şartmış. Ona da cesaret edemedik. Daha önce bu yöreye gelmiş olan arkadaşımızın tavsiyesiyle rotamızı Üzümlüköy’e çevirdik. Ne iyi etmişiz…Köye gittiğimizde gün akşama dönmek üzeriydi. Köylüler evlerine çekilmiş, sokaklar sessizliğe bürünmüştü. Muhteşemdi… Dar sokaklarda dallarından narların adeta taştığı ağaçları büyük heyecanla seyrediyorduk ki köylü bir amca bize o narlardan ikram etti. Ellerimizde pembeli kırmızılı narlarla soluğu köy kahvesinde aldık. Narlarımızı kahve eşliğinde yedikten sonra Göcek’e otelimize doğru yola koyulduk. Bu kısa köy ziyareti hafızalarımızda uzun süre unutulmayacak bir yer edinmişti bile…

Yeme İçme

Otele dönünce biraz dinlenip akşam için merkeze indik. İndik dediğime bakmayın Renka Hotel&SPA’dan merkeze yürümek 10 dakika. Yeme-içme konusunda seçeneğiniz çok. Malum deniz kıyısı ve balık lokantaları revaçta. Fakat pideciden dönerciye tostçuya kadar seçenek bol. Göcek küçük bir yer, ucuz olur algınız varsa hemen yok edin. Zira fiyatlar İstanbulla yarışır vaziyette. Zaten çarşıdaki büyük marketler ve mağazalar İstanbul’un lüks semtlerinde görmeye alıştığımız isimler. Biz akşam yemeği için her tür mutfağı servis edebilen West Cafe Bistro’yu tercih ettik. Aman önceden rezervasyon yaptırın zira çok kalabalık. Haliyle servis yavaş fakat yemekler lezzetli.

Göcek’te salatalar bir başka güzel. Bunun sebebi hiç şüphesiz nar ekşisi. Dört bir taraf nar ağacıyla dolu olunca buna şaşırmıyoruz ama fiyatı duyunca şaşırıyoruz. Bir küçük şişe nar ekşisi 100 tl’den başlıyor. Ne demişler, taş yerinde ağırdır. Uçakta cam şişe taşıma riskini göze alamadığımız için soruyoruz; İstanbul’da Kuruçeşme’de aynı ürünleri temin edebileceğimiz mağazalarının olduğunu öğreniyoruz.

Yemekten sonra otele geliyoruz. Ekim ayının tatlı serinliğine havuz başında yakılan şöminenin çıtırtısı eşlik ediyor.
Ertesi sabaha mis gibi havada, serin rüzgârda begonvillerin kokusuyla uyanıyoruz. Benim gibi erken uyanmayı sevenlerdenseniz, Renka Hotel&SPA’nın zeytin ağaçlarıyla çevrili çevresinde küçük bir yürüyüş yapabilirsiniz. Otel ücretsiz bisiklet hizmeti de sunuyor. Sabah bisikletle sahile inip tur atabilir, keyfini çıkarabilirsiniz. Göcek o kadar küçük bir alan ki, bisikletle her türlü işinizi görebilirsiniz. Yürüyüş sonrası otelde el yapımı doğal ürünlerle dolu sofrada kahvaltımızı ediyor; temin ettiğimiz erzaklarımızla Göcek iskeleye iniyoruz. Önceden rezervasyon yaptığımız teknemiz bizi bekliyor. Göcek denince akla gelen şeyi işte şimdi yapacağız. Tekneyle açılıp o muhteşem koylara demir atacağız…

Ve Tabii ki Tekne…

Yola çıkıyoruz. Tekneyi kullanan kaptan aynı zamanda teknenin sahibi. Ailece bu işi yapıyorlarmış. Sezon boyunca çalışıp, kışın dinlendiklerini söyledi. Hemen belirtelim, teknede yemeği sizin için pişiriyorlar. Yiyecekleriniz ve içecekleriniz de fiyata dahil. Sofranız hazır kuruluyor, size de teknede keyif yapmak kalıyor. Görevli arkadaş bizi en sakin ve denize girmek için en uygun koylara götürdü. Denizin turkuaz görüntüsünü, suyun içinde net bir şekilde gördüğünüz balıkları ve suyun sıcaklığını anlatabilmem pek mümkün değil.

Açık denizde yeşilliklere karşı pırıl pırıl sularda yüzüyorsunuz, Ekim’in yakmayan güneşi ve sessizlik. Bu mevsimi tercih ettiğimize gerçekten bir kere daha seviniyoruz. Zira yazın bu koylarda kalabalıktan denize girilecek yer bulmak mümkün olmuyormuş.

Taşyaka (Bedri Rahmi Koyu)

Önce Bedri Rahmi koyuna demir atıyoruz. Koyun asıl adı Taşyaka. Bedri Rahmi Eyüboğlu bir mavi tur sırasında uğradığı bu koyda, tepedeki taş kayalıklara bir balık resmi çiziyor. Çizdiği resim balık gibi görünse de içinde 6 tane hayvanı tasvir ediyor. Koyun adı o günden beridir Bedri Rahmi olarak anılmaya başlamış.
Bir diğer önemli koy ise Kleopatra Hamamı Koyu. Hikâyeye göre, Mısır kraliçesi Kleopatra Akdeniz kıyılarını ziyarete çıkmış. Bu ziyarette arkadaşları Kleopatra’ya bir hamam yapıp hediye etmişler. Bu koyda sıcak su kaynaklarının olduğu bilinmekte. Bu suyun cilde çok iyi geldiği ve Kleopatra’nın cildinin güzelliğini buradan aldığı rivayet edilmekte. İçinde batık hamamı barındıran tarihi kalıntıların yer aldığı mavi ve yeşilin bir arada bulunduğu bu koya uğramanızı tavsiye ediyoruz.

Vaktiniz bolsa ve uzun kalacaksanız 12 Adalara düzenlenen turlara da katılabilirsiniz. Zaman benim için önemli diyorsanız, rehberinizin eşliğinde önemli bazı koyları gezebilir, denizin keyfini çıkarabilirsiniz.

Dönmesek mi?

Göcek-İstanbul uçağımız Pazar akşamı olduğu için son günü tamamen Göcek’in merkezini keşfe ayırdık. Otelde havuz, güneşlenme, masaj ve hamam isteyenler için seçenekler de mevcut. Yazarın size önerisi ise Pazar sabah herkes uyurken ve etraf sakinken bu güzel beldenin tadını çıkarmanız. Otelden sahile inip boylu boyunca yürüyoruz. Etraf tertemiz, binalar temiz ve bakımlı. Yol üzerinde Göcek’in yerli halkının yaşam tarzını görebileceğiniz yerleşim alanları var. Keyifle yürüyüş yapıp soluğu hemen merkezdeki dondurmacıda alıyoruz. Methedildiği kadar var. İstanbul’da yediğimiz İtalyan dondurmalarına elveda diyeceğiniz bir lezzetle karşılaşacağınıza şüpheniz olmasın. Dondurmacı Ekim sonunda kapanıyormuş. Biz ucundan yakalamanın mutluluğunu yaşıyoruz.
Göcek’in en meşhur bölgelerinden biri de D-Marin bölgesi. Akıl almaz lüks teknelerin olduğu bu bölgede bir de otel var. Sahili ise görülmeye değer. Kumların Mısır’dan geldiği söyleniyor. Doğal kumsal olmasa da şahane bembeyaz, deniz pırıltılı turkuaz renginde. Giriş oldukça pahalı olsa da burada bir gün geçirmeye değebilir.
Yürüyüşünüz bittiyse ve günlerden Pazar ise yöresel Göcek pazarına uğramadan dönmek olmaz. Taze sebzeleri, meyve ve limonları alıp İstanbul yolculuğuna hazırlanıyoruz.

Kalabalık tatillerden, insanlarla omuz omuza gezmek zorunda olduğunuz caddelerden, eller havaya tarzı gürültülü eğlence anlayışıyla dolu beldelerden sıkılıp yorulduysanız; Göcek tam size göre..

Gonca SAĞLIK

Sagalassos-turrehberin

Sagalassos

Sagalassos

Ne yalan söyleyelim, Sagalassos ile buluşmadan önce buranın bu denli güzel ve ilgi çekici olabileceğini bilmiyorduk. Sagalassos’un, Türkiye’nin en önemli antik kentleri içerisinde, Efes harabelerinden sonra 2. gelmesi de dikkatimi çekmişti. Ancak yine de bu kadarını beklemiyordum.

Sagalassos Nedir?

Sagalassos bence, Türkiye’nin sahip olduğu en önemli antik kentlerin başında gelmekte. Bunun sebeplerini ilerleyen satırlarda göreceksiniz. Tarihsel anlamda bakacak olursanız, Pisidia bölgesinin en önemli kentlerinden birisidir. Yağmacılık ve soygunculuk ile geçimlerini sağlayan Luwi’lerin, yerleşik hayata geçtikten sonra en gurur duydukları kentleridir. Burada bir parantez daha açalım. Luwi’lerin (veya Luvi’lerin) kendi zamanlarının ilerisinde bir ırk olduğu birçok yazılı kaynaktan (ağırlıklı olarak Hattilerden) doğrulanıyor. Anne, Atta ve Pati kelimelerinin Luvice olduğu ve asıllarının Anni, Atti ve Pati olduğunu öğrenmek benim için de ilginç olmuştu. Luviler aynı zamanda Anadolu’nun en eski yerleşik halklarından sayılmakta. İşte Sagalassos’da onların en güzel kentlerinden birisi.

Sagalassos Antik Kenti

Sagalassos antik kentine ulaşmak için önce Burdur’un Ağlasun ilçesine gidiyoruz. Oradan da Sagalassos kentinin bulunduğu Ağlasun dağına tırmanışa geçiyoruz. Yolda bizi önce Sagalassos Lodge & SPA oteli karşılıyor. Buradan da yaklaşık 4,5 km sonra şehrin ana caddesi hizasına kurulan seyir terası ve antik kent biletli girişine geliyoruz. Müze kart ile giriş yapabiliyorsunuz. Eğer kartınız yoksa, buradan alabiliyorsunuz. Taurus (Toros)’ların üzerinde bulunan kentin kurulumu 1400-1650 metreleri arasında yer alıyor.Sagalassos Kemer

“M.Ö 12,000 yıllarında bölgede toplamacı/avcı insanların varlığı biliniyor. Ancak bu bölgede bir yerleşim ismine ilk olarak Hitit kaynaklarında ve “Salawassa” adı ile rastlandığında tarihler M.Ö. 1400’lü yılları gösteriyor. Hititler bir mektupta “Salawassa”nın Luwi’lerin dağ kalesi olduğunu yazıyor. Sagalassos’un hemen burnunun dibinde (1,9 km ötesinde) Düzen Tepe adı verilen ve aynı döneme tarihlenen ikinci bir şehrin varlığı biliniyor. Her iki kent de aynı şeylerden (tarım ve çömlekçilik) geçimlerini sağlamakla birlikte Sagalassos’daki yapıların zarifliği ve el işçiliği, Düzen Tepe’dekiler ile uyuşamayacak kadar zıt.” Bunlar bizim değil, kazıların yönetimini yapan Prof. Marc WAELKENS’e ait değerlendirmeler.

Kısa bir tarihçe verecek olursak, şehir M.Ö 1000’lerde Frigler, M.Ö 700’lerde ise Lidya Krallığı sınırları içerisinde kalıyor.  Daha büyük şehir olan ve Sagalassos’un sadece 1,9 kilometre ötesinde bulunan Düzen Tepe’nin işsiz kıldığı Sagalassos’lu gençler Pers krallarının paralı askeri olarak savaşmaya başlıyor. Şehir, nihayetinde Perslerin emri altına giriyor. İşte tam da bu dönemde şehrin Grek kültürü ile ilişkisi başlıyor. Büyük İskender’in M.Ö 332 yılında oldukça zorlanarak ele geçirdiği Sagalassos ve boyun eğmez halkı bu tarihten itibaren farklı bir değişime uğruyor. Suriyeliler (Seleucid) ve Bergamalı Attalid’ler tarafından işgal edilse de M.Ö 2. Yy.’da komşu şehir Düzen Tepe tamamen boşalırken, yaşamına devam etmesini biliyor.

M.Ö 133 yılında ise Roma’nın emri altına giriyor. Ancak Sagalassos’u her şeyden öte etkileyen şey, Roma’nın getirdiği düzen ve huzur oluyor. Oldukça geniş tarım alanına hükmetmeye başlayan Sagalassos, Zeytin ve tahıl üretimi ile, Büyük Roma’nın ticaret ortaklarından biri haline dönüşüveriyor. Sagalassos’un çömlekçiliği de gelişmeye ayak uyduruyor ve Roma sınırlarında aranan bir ticari mal haline geliyor “Sagalassos kırmızı kil çömlekleri”. Önce Hellenleşen, ardından Romalı olan Sagalassos’un en büyük değişimi, M.S. 400 lerde şehrin Hristiyanlığı kabul etmesi olmuş.

M.S. 500’lerde ilk depremi yaşayan Sagalassos’un düşüş dönemi M.S. 550’lerde yaşanan salgın hastalık ile belirginleşiyor. Ciddi nüfus kaybına uğrayan şehir, kendini düzeltmeye çalışırken M.S. 590’da gerçekleşen ikinci büyük deprem ile kaderine boyun eğer ve İskender Tepesi olarak adlandırılan kısımda ufak bir nüfusun köye dönüşmüş yaşamına kalır. M.S. 1250’lerde ise, zaten bugünkü Ağlasun’a yerleşip, kervansaray ve hamam kuran Selçuklular tarafından tamamen yıkılır.

Bundan sonra doğa görevini yapar ve şehir unutulur. Ta ki 1706 yılında XIV. Louis’in görevlendirdiği Paul Lucas’ın buradan geçerken keşfetmesine kadar. Ancak buranın Sagalassos olduğunu 1824 yılında F.V.J. Arundell belirlemiş. O dönem, en iyi korunmuş Roma kenti ünvanını da kazanan Sagalassos, 1800’lerin sonunda Efes, Bergama ve Milet’in bulunmasıyla bir anda tekrar unutulmuş. Modern kazılar 1972 yılında başlasa da esaslı çalışmalar 1991’de Profesör Walkeens ile başlamış ve halen devam etmekte.

Gelelim Sagalassos Kalıntılarına

Bulutların Kenti Sagalassos, dokunulmamış hali ile bölgenin son 10,000 yılına ışık tutarken, biz de size, buraya gelince göreceklerinizi kısaca anlatalım. Biz kısaca anlatacağız ama siz gezerken en kısası 1 en uzunu ise yaklaşık 4 saat sürecek bir yürüyüş yapacaksınız. Yanınızda su mutlaka bulunsun. En azından Helenistik çeşmeye kadar idare edecek kadar. Orada buz gibi kaynak suyundan doldurursunuz.

Sagalassos Şehir Maketi

Gezmeye başladığınız nokta, aynı zamanda da giriş noktası olan şehrin Doğu kanadı. Buradan girdiğinizde şehri bir anlamda ikiye ayıran ve Necropolis’e yani mezarlıklara giden yol üzerinde olacaksınız.

Yolda 100-150 metre ilerledikten sonra sağınızda Odeon’u (Kapalı Tiyatro/ No:8) göreceksiniz. Sagalassos OdeonBuranın ilk yapımına başlanma zamanı olarak M.Ö 27-M.Ö 14 yılları arası İmparator Augustus zamanı olduğu belirlenmiş durumda. Ancak bitişi M.S. 200’lere kadar gitmiş. Doğu kapısı halen ayakta. Batı kapısı artık yok. Odeon yaklaşık 1500-2000 kişilik. Kesin bir bilgi yok çünkü tüm oturma taşları geç-antik dönemde sökülmüş. Bugün gördüğünüz hali M.S. 6. Yy’a ait görüntüsü. Büyük ihtimalle, bina tamamlandıktan sonra, belediye meclisi toplantıları da burada yapılmış. 3 metrelik bir heykel olduğu düşünülen Tanrıça Demeter’in heykelinin baş kısmı bugün Burdur Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Odeon’a sırtınızı verip Güney tarafa baktığınızda gözünüzün önüne gelen kısım Roma hamamı ve İlk hamamdır.Sagalassos hamam panoramik (No:9) Burası, bu şehri önemli kılan noktalardan bir tanesi. Çünkü buradaki ilk hamam, tipik bir İtalyan hamamıdır. Emsal örneğine Pompeii’de rastlanmakta. Bu hamam İmparator Augustus döneminde M.S 10-30 yılları arasında yapılmış. En önemli özelliği ise, Anadolu’da bulunan Roma hamamlarının en eskisi olması. İmparator Augustus döneminde buraya Güney İtalya’dan savaş gazileri yerleştirildiği için böyle bir hamamın yapılmış olabileceği düşünülüyor.

Hamamın Mermer Salonu veya İmparatorluk Salonu ise devasa heykellere sahipmiş. Bugün bunlardan bazıları parça parça da olsa Burdur Arkeoloji Müzesinde sergileniyor. Hristiyanlık ile birlikte, bu noktada da bazı değişiklikler yaşanmış. Hatta heykellerin bir kısmı kireç elde edebilmek için Sagalassos terk edilirken yakılmış.

Burada yol sizi bir tercihe mecbur bırakacak. Ya yoldan yürümeye devam ederek Stadyum ve Nekropollere doğru gideceksiniz, ya da sonradan konulan metal bir merdivenden inerek kendinizi alt agorada bulacaksınız. Biz önce yoldan yürüyerek Kuzey ve Batı Nekropollerine gittik.

Batı Nekropolü, Stadyuma (No:17) uzanan yol üzerinde yolun sağında kalan kısımda bulunan lahitlerin bulunduğu yaklaşık 5 hektarlık alanmış. Kuzey Nekropolü ise dağın neredeyse düz olan taş yüzeyine yontularak yapılmış, geneli Hristiyanlık öncesi küllerin gömüldüğü ufak kaya mezarlarından oluşuyor. Ölülerin yakılması sonucu kalan kemikler ve küller bir kap içinde kaya mezarlara yerleştirilerek üzeri taşla kapatılırmış.

Mezarlığın olduğu yerde ibadet yeri de olmalı değil mi?

İşte buradan, kaya mezarlarını karşımıza alıp sağ yoldan devam edince hafif bir yokuşu tırmanıp kule gibi bir yere (No:14/Kuzey Heroon)ve önünde bulunan Dor Tapınağına (No:16) gelmiş olacaksınız. Tapınak Dor tarzı yapılan bir tapınak. Heroon ise şehrin önde gelenlerini hatırlamak adına yapılan anıt eserler. Kimi zaman bu kişilerin mezarları da bu heroonlarda bulunurmuş. Buradaki oldukça önemli birisi olmalı zira çok güzel bir işçilik ile yapılmış. Duvar üzerindeki işlemeler ve kişinin heykelinin baş kısmı yine Burdur Arkeoloji Müzesinde. Daha sonra şehir duvarı ile birleştirilip kule olarak da kullanılmış.

Yol sağa doğru kıvrılarak sizi Üst Agora’ya getirecek (No:12) Burada, Sagalassos’un belki de en önemli eseri olan Antoninler Çeşmesi (No:13) Sagalassos ÇeşmeŞehrin ilk Hristiyan bazilikası ve eski belediye meclisi olan Aziz Mikael Bazilikası (No:15) ve meclis binasını (No:11) göreceksiniz.

Buranın bir kademe altında ise Macellum (No:10) yani gıda pazarı bulunuyor. Üst Agora özellikle depremlerden sonra, Pazar yeri olarak kullanılmaya başlanmış.

Sagalassos Helenistik Çeşme

Doğu kanadına devam ettiğiniz zaman önce Helenistik bir çeşme ve hemen yanında, buranın çatılı tek binası göze çarpıyor(No:19). Çatılı bina aslında burada bulanan Neon Kütüphanesini korumak için yapılmış. Sagalassos Neon KütüphanesiKütüphaneyi yaptıran Neon ve Hristiyanlar tarafından sanatı yıpratılmış olsa da Truva Savaşı kahramanı Achilles’i resmeden sanatçı Dioskoros, isim ve imzalarından ötürü günümüze ismini duyurabilmiş durumda. Kütüphanenin tabanındaki yarık ise 2. depremin izlerini bize sergiliyor.

Helenistik çeşmeden suyunuzu içip bu muhteşem kütüphaneyi de gezerek tepeye tırmanmaya devam ederseniz karşınıza dünyanın en yüksek alanına yapılan antik tiyatro çıkacak. Sagalassos Antik Tiyatro(No:20) İmparator Hadrian, Sagalassos’u tüm Psidia’nın kült kenti ilan edince, buraya 9,000 kişilik tiyatro yapılmış. Biz de bu tiyatroya bakıp, şehrin nüfusu 30-35 bin olmalı diye düşünürken, yerel halkın sadece 5000 kişi olup, tiyatronun Pisidia’dan gelenler için yapıldığını öğrendiğimizde şaşırmıştık.

Buradan şehre bakmak size muhteşem bir görüntü sunacak.

Yokuş aşağıya devam ettiğinizde kendinizi tekrar hamamların olduğu noktada bulacaksınız. Merdivenler ile aşağıya indiğinizde Hadrian Çeşmesi, Apollon Tapınağı, Aşağı Agora, Tiberium Kapısı, Sütunlu cadde, Erken Bizans Surlu yol ve güney giriş kapısı ile Hadrian ve Antoninus Pius Kült alanına geleceksiniz. İşte bu bölge, 600 – 1300 lü yıllar arasında, yani şehrin ikinci deprem sonrası terkedilip köye dönüştüğü dönemden, köyün Selçuklular tarafından yıkıldığı döneme kadar insanların yaşadığı bölge.

Tüm şehri gezdiğiniz takdirde, değişik dönemlerin ve karma ırkların yaşadığı bu şehirde yaşanmışlıkları daha net anlayabiliyorsunuz. Ufak bir kaleden Roma’nın ticaret ortağı lüks bir şehre, oradan da yıkık harabe bir köye dönüşüm. Hatta yüzyıllar süren unutulmuşluk. Yaşamın anlık olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Konaklama için kuşkusuz tercihiniz Sagalassos Lodge olmalı. Bu kadar huzurlu bir oteli, böylesine güzel bir ortamı, normal bir zaman ve yerde bulmak zorken, böyle bir yerde bulmak ayrı bir mucize. Sadece Sagalassos için değil, kafa dinlemek için bile gidilecek bir yer.

Özellikle yaz aylarında ve yine özellikle hafta içlerinde giderseniz, hem otel hem de antik kent için rahat bir gezi yapabilirsiniz.

Fotoğraflar : Çağrı Sağlık, Tuğrul Sağlık

Balat Yiyecek Sokağı

Balat’ın Tatları

Balat’ın Tatları

Balat İstanbul’un içindeki kaçış noktalarından. Gezdik, tarihini araştırdık, yazdık-çizdik, bol bol fotoğraf çektik. Bir de yazı yazdık, sizlerin beğenisine sunduk. Havalar iyiden iyiye ısındı ve keşif duygusuna engel olunamaz duruma geldi. Kış, soğuk, kar-buz sevmem diyenlerdenseniz artık sizin için de gezi mevsimi geldi. Bu kez, Haliç’ten esen püfür püfür rüzgâr eşliğinde Balat’ın lezzet duraklarını birlikte keşfetmeye ne dersiniz? Hadi buyurun.

Balat’ı özel kılan en önemli unsur hiç şüphesiz yaşanılan bir semt oluşu. Geziniz sırasında semt sakinlerinin yaşamlarına tanık olup doğallığın keyfine varabiliyorsunuz. Semt, içinde bulunduğu yenilenme sürecinin etkisinde ve her zevke uygun birçok lezzet durağına ev sahipliği yapıyor. Biz de bu yazımızda bu mekânlardan bazılarını sizlerle paylaşmak istiyoruz. Başlamadan önce belirtmek istediğimiz bir nokta var: Biz gurme değiliz. Sadece sizleri bilgilendirmek amaçlı, görüp deneyimlediğimiz keyifli mekânları paylaşmak niyetindeyiz. Bu işi, işin erbaplarına bırakıyoruz.

Balat Sahil Restoran

Balat’ın en bilinen mekânlarından olan Sahil Restoran, tazecik mezeleri ve uygun fiyatıyla dikkatleri çekiyor. Çalışanları güler yüzlü. Kastamonu dağlarından toplanan mantarlardan hazırlanan mezelerini mutlaka denemelisiniz. Ana caddede Balat otobüs durağının 50 metre kadar ilerisindeki bu mekâna bir fırsat oluşturup gitmenizi tavsiye ediyoruz.

Agora Meyhanesi

Agora Meyhanesinin adını duymayanınız yoktur zannediyoruz. Şarkılara konu olmuş bu meyhane, doğal yapısı, eski taş duvarları, bu duvarları süsleyen tarihi fotoğraflarıyla mutlaka uğramanız gereken yerlerin başında geliyor. Mekâna girer girmez o dokuyu fark edeceksiniz. Güler yüzlü çalışanları ise ayrı güzellikte. Agora’nın teras kısmı da açık. Muhteşem sanat musikisi eşliğinde lezzetli meze ve balıklarının yanında uygun fiyatları ile de tercih edilebilir.

Cibalikapı Balıkçısı

Balat’ın temiz ve uygun fiyatlı balık restoranlarından biri de Cibalikapı Balıkçısı’dır. Porsiyonları oldukça büyük. Burada yiyeceğiniz balığı Boğaz’da yiyecek olsanız 2 katından fazla hesap ödeyeceğinizden şüpheniz olmasın. Haliç’e karşı keyif yapabilir, Galata Kulesi manzarasına doyabilirsiniz. Çeşit çeşit otlardan yapılan mezelerle doyup, balığa yer kalmayabilir. Bizden söylemesi.

Cafe Vodina

Cafe Vodina, semtin en işlek caddesinin üzerinde, çok tercih edilen mekânların ilk sırasında. Burası Balat Sanat Evi olarak da biliniyor. Şanslı gününüzdeyseniz, bir etkinliğe, söyleşi veya sergiye denk gelebilirsiniz.

Cook Life

Cooklife BalatCook Life Balat ise mekânların yoğun olduğu yerlerden biraz uzakta olmasına rağmen, pan kekli şirin kahvaltısıyla müdavimlerini ağırlıyor. Buraya daha çok turistlerin geldiğini söylemek yanlış olmaz.

 Cafe Naftalin

İlgi çekici bir diğer yer de Cafe Naftalin. Mekân sahipleri vejetaryen ve sundukları yiyecekler de et yemezlere özel. Bizden söylemesi. Ayrıca Mardin ve yöresine ait çok lezzetli kahveleri tatmak imkânı bulabilir, güler yüzlü personeliyle kahveler hakkında sohbetler edebilirsiniz. İçeri girdiğinizde 70’li yıllarda bir evde olduğunuzu hissedeceksiniz. Mutlu olacağınız huzurlu bir yer burası.

Perispiri Balat

Mekâna girdiğinizde albenili dekorasyon ve manzara karşısında mest olacaksınız. Fakat bu mutluluğun yemeklerin lezzeti ve ilgisiz çalışanlarıyla karşılaşınca biteceğini söylemek isteriz. Hele fiyatlar…Balat bölgesinin en pahalı mekanı olduğunu söyleyebiliriz. Boğazdaki otelleri geride bırakır, o derece. Bizden söylemesi.

 Molla Aşkı Terası

Sadece bilenlerin gittiği bu mekân için Karagümrük’e çıkmanız gerekecek. Birçok tarihi mekânı tepeden görme şansını yakalayabileceğiniz terasta 40 çeşit malzemeyle yapılan çayın tadına bakmanızı öneriyoruz.

Âşıklar, Abdallar ve Meczuplar Kafe

İşte sadece bilenlerin gittiği ve sonrasında müdavimi oldukları bir yer daha. Duvarlarında çini tabakların, işlemelerin ve Mevlevi dervişlerin fotoğraflarının sergilendiği bu mekân oldukça sıra dışı. Sıradanlığın dışına çıkmasının nedeni, maddi yetersizliği olan ailelere yardım toplanması ve ihtiyaç sahibi çocuklara ücretsiz ders veriliyor olması. Bir mekâna müdavim olmak için bunlardan güzel sebep olabilir mi?

Köfteci Arnavut

Sahilde bulunan köfteci 1937 senesinde kurulmuş. Bölgenin eskilerinin müdavimi olduğu mekân oldukça eski ve bakımsız. Tipik esnaf lokantaları gibi düşünün, daha küçük ve çeşit az. Fakat nostalji sevenler için memnun edici olabilir. Su şişeleri bile insanı eski yılara götürecek şekilde. Bu tarz birçok lokantada olduğu gibi kredi kartı geçerli değil.

Aşk-ı Rüba Kafe        

Balat’da közde Türk kahvesi içebileceğiniz tek yer. Küçük bir mekân, yol üzerinde olduğu için etrafı seyretmek için ideal. Sahibinin yaptığı tatlıları güzel. Sert kahve sevenler için Süryani kahvesi önerilebilir. Fiyatları ise Balat ortalaması ve mekânın özelliklerine göre birazcık yüksektir.

Cumbalı Kahve

Cumbalıkafe-turrehberinSinagogun karşısında turkuaz dekorasyonuyla dikkat çeken mekânın kahveleri gerçekten çok iyi. Özellikle Türk kahvesi. Lezzetli olmasına lezzetli fakat çekirdeği Yemen mocha matarindan çekildiği için mi bilemeyiz fiyatı 10 TL. Bu fiyat Bebek Otel fiyatıdır, o parayı da Boğaz manzarasına verirsiniz ancak.

Coffee Department

Cumbalı Kahvenin hemen karşısında bir mekân daha. Kahveleri lezzetli de olsa Nişantaşı’ndan fırlamış gelmiş gibi duran bu mekân Balat severlerin çok ilgisini çekecek gibi görünmüyor. Çünkü semtin dokusunu hissedebileceğiniz bir ortamı maalesef yok.

Balat Kadraj

Kahvelerin bir araya toplandığı Kürkçü Çeşmesi Sokak’ta bulunan mekân, 70’li yıllara ait pop şarkılarının güzelliğiyle sizi davet ediyor. Oldukça hoş, sade ve güzel tatlılar yiyebileceğiniz mekânda Türk kahvesinin yanında yaban mersini suyu ikram ediliyor. Bu ayrıntı çok önemli. Çünkü Türk kahvesi yanında tatlı ve su olmadan ikram edilmemeli. Her yiyecek ve içeceğin sunum için olmazsa olmazları vardır. Buna dikkat eden mekânlara bir yıldız da bizden gelsin.

Makam-ı Balat

Kokoreç, pastırmalı Boşnak köftesi ve et sevenler için ideal bir mekân. Sıcak, samimi ve hizmet kalitesinin üst seviyede olduğu bu lokantaya uğramanızı öneririz. Sahibi hoş sohbet ve semte oldukça hâkim. Geziniz hakkında güzel fikirler alıp sohbet edebilirsiniz.

 Lotus Cafe&Shop

Lotus Kafeİncirli kek seviyorsanız, bu bile buraya uğramanız için yeterli bir sebep. Yanına da tazecik kahve. Lazanyasını denemedik fakat övgü dolu yorumlar aldığımızı söyleyebiliriz. El yapımı takı ve objelerin satışı da yapılıyor. İlgililerine duyurulur.

Maison Balat

Zamanda bir yolculuğa çıkacağınız bu minik dükkâna mutlaka girin. Kış mevsiminde salep için. Ürünleri tek tek inceleyin, keyfini çıkarın. Hafta sonu kahvaltı için gitmek istiyorsanız mutlaka arayın, yer ayırtın. Sahipleri çok samimi, sohbet etmek keyif veriyor. Güler yüzle karşılandığınız yerlerin değerini bilin. Hem cafe hem de antikacı olan bu mekândan beğendiğiniz eşyaları satın alabiliyorsunuz.

İncir Ağacı Kahvesi

İsmiyle müsemma incir ağacının altında yer alan bu kahvenin en meşhur tatlısı da incir tatlısı. Fener Rum Lisesi’ne çıkarken sağdaki merdivenlerin üstünde yer alan kahve çok sakin ve huzurlu. Hatta otururken horoz sesi bile duyduk. Duvarlarında çok sevilen eski sanatçıların kara kalem resimlerinin yer aldığı bu kahveye mutlaka uğramalısınız.

Fida Cafe

Balat’ın yeni açılan cafelerinden biri olan Fida Cafe, kahvaltısı, gözlemesi ve iç mekânıyla dikkat çekiyor.

Fanaraki

El yapımı tatlı ve yemekleriyle sizi fethedecek, bizden söylemesi.

Pavita Balat

Kendinizi evinizde hissedeceğiniz bir aile işletmesi. Kahvaltısı anne elinden çıkmış gibi. Mantısını denemenizi tavsiye ederiz.

Karaköy Kahvesi

Denize karşı püfür püfür bir kahve keyfine ne dersiniz? Fonda eski şarkılar. Türk kahvesi çok iyi. Kışın soba başında sohbetler için ideal. Tarihi atmosferin içinde deniz manzarası eşliğinde keyif yapmak için tercih edebilirsiniz. Belirtmekte fayda var, yol kenarında olduğu için biraz gürültü var.

Pop’s Balat

Balat’ın en yeni ve en huzur bulacağınız mekânlarından biri. Sahipleriyle hoş sohbetler ederek, içerideki rahat koltuklarda kendinizi gerçekten evinizin rahatlığında hissedebileceğiniz bu mekân uzun yıllar eczane olarak hizmet vermiş. O eczaneden kalma bir de eski tip tartı var. Hani çocukken eczaneye gider tartılırdık ya. İşte onlardan. Zemin döşemesi, pencereleri ve tavan süslemesiyle çok dikkat çeken mekâna mutlaka gidin, keyifli sohbetler eşiğinde buzlu kahvenizi için. Ya da Türk kahvesini deneyin, lezzeti gerçekten eşsiz. İnsana huzur veren böylesi mekânların çoğalmasını diliyoruz.

Forno Balat

Ve Balat’ın bizce en iyilerinden biri Forno Balat. Tertemiz, her müşteriyle özel ilgilenilen, pideleri ve pizzasıyla efsane bir yer burası. Ev yapımı limonata ve minik kurabiyeler tam tadında. Açık mutfak olduğu için tertemiz olduğunu gözlerinizle görüyorsunuz. Masamızda tahta servis tabaklarıyla ilgili konuşmamıza kulak misafiri olan görevli, tabakların makinede düzenli yıkandığını söyleyerek işlerine ne kadar sahip çıktıklarını ispatladı. Fiyat ortalaması da gayet iyi olan Forno’da, hafta sonları açık büfe kahvaltı servis ediliyor. Unutmadan ekleyelim, mekan Pazartesi günleri kapalı.

Tarihi Taş Fırın (Evin Unlu Mamulleri)

Balat’ta Tahta Minare Mahallesi’nde bulunan fırın, 1923 senesinde Rum usta Vasili tarafından kurulmuş. Binanın ön üst cephesinin üzerinde kuruluş tarihi Latince ve Osmanlıca olarak yazılmış. Kurulduğu günden beri ne fırın, ne odunun cinsi ne de ürünlerin yapılış tekniği değiştirilmemiş. Günün her saatinde sıcacık galetaların tadına bakabileceğiniz bu tarihi güzelliğe uğramadan bir Balat turu düşünülemez.

Tarihi Hızır Çavuş Fırını (1897)

Balat’a gelip o şahane simitlerinden almadan olmaz. Balat simidinin özelliği bol susamlı ve yumuşacık olması. Büyük ve küçük boyları var.

Bir gezi cenneti olan Balat’ta burada ismini sayamadığımız yöresel mutfaklara ait o kadar çok mekan var ki.. Biz belli başlı ve denediğimiz mekânları anlatmaya çalıştık. Şimdi sıra sizde, gidip Balat’ı keşfedin, tatlarını yerinde deneyin.

Fotoğraflar : Gonca Sağlık, Tuğrul Sağlık, Çağrı Sağlık

Yazı : Gonca Sağlık

Yeniköy-turrehberin

Sakin Sessiz Yeniköy

Sakin Sessiz Yeniköy

İstanbul ve sakinlik kelimesi pek yakışmıyor gibi görünse de, içinde gizli güzellikleri de barındırıyor ve Yeniköy de tam böyle bir yer. Şehrin hem ortasında hem de çok sakin… Üstelik bu kural hafta sonları dahi bozulmuyor. Hangi mekâna gitseniz günün her saati boş masa bulmanız mümkün.

Yeniköy Sarıyer’e bağlı, İstinye ve Tarabya arasında kalıyor. Tarihinin Bizans dönemine kadar uzandığı rivayet edilse de bunun için net bir kaynağa ulaşmak mümkün değil. Bu güzel sahil semtinde Türkler ve Rumlar uzun süre birlikte yaşamışlar. Bölgede çilek yetiştirildiği için Komarodes anıyla anılırmış. Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar ise Geniköy ismiyle anılan semte, bu yeni dönemle birlikte Yeniköy denmeye başlanmış. İstanbul’un fethi sırasında harap bir semt olan Yeniköy, fetih sonrası yeniden imar edilerek güzelleştirilmiş. 16. Yüzyıl sonlarında bölgeye Doğu Karadeniz bölgesinden zengin tüccar ve denizciler gelip yerleşmiş. Günümüzde de varlıklı ve İstanbul’un eskilerinin yerleşik olduğu semt, sahil boyu yalıları ve eski evleriyle göz kamaştırıyor. Fakat bir ayrıntı; bu yalıların çevresi yüksek duvarlarla çevrili olduğundan geziniz esnasında görmeniz çok zor. Ancak tekne turlarına katılarak bu görsel şölene şahit olabilirsiniz.

Bu kadar tarih yeter, şimdi keşfe başlıyoruz. Semtin her daim sakin olduğunu yazının başında belirtmiştik. Bu sakinliğin keyfini çıkarayım, bir de keyif kahvesi içeyim derseniz tereddütsüz adresiniz Yeniköy Kahvesi olmalı. Kahve ile ilgili yol üzerinde görebileceğiniz tek iz, isminin yazılı olduğu sarı levha. Yeşilliklerle dolu bir merdivenden çıkıyorsunuz ve asmaların altındaki bu güzel mekâna ulaşıyorsunuz. Dış mekânı ayrı içi ayrı güzel bu kahvenin. Eski radyolar, Mustafa Kemal Atatürk’e ve bölgeye dair fotoğraflara bakarak keyfinize keyif katabilirsiniz. Kahvenin çok da hoş bir kütüphanesi var. Kahvenizin yanına havuçlu-tarçınlı kekinizi söylemeyi unutmayın. Üstelik sabah saatlerinde giderseniz kek sıcacık oluyor.

Kahvede keyif yapıp, gezi rotanızı belirledikten sonra merdivenden inmeyip ters yöne yukarı doğru çıkın. Asmalarla çevrili muhteşem bir yolda zamanda yolculuğa çıkacağınıza teminat verebilirim. Sağlı sollu kuş yuvaları, döneminin evleri, uzaklardan gelen eski bir şarkı ve kocaman Arnavut kaldırımı taşlar…Şahane. Bu muhteşem minik yoldan pazar yerine çıkacaksınız. Biraz sola ilerleyin ve muhteşem Boğaz manzarasını en tepeden seyredin. Az ileride Rumlardan kaldığı tahmin edilen eski bir bina var. Uzun zaman boş kalan bina bugün özel bir okul olarak kullanılıyor. Fakat boş durumdayken çok daha çekici ve güzeldi bunu belirtmeden geçmek olmaz.

Şimdi yokuş aşağı evleri izleyerek merkeze inme zamanı. Yol üzerindeki eski kilisenin kapısı kapalıydı, içeri girmek mümkün olmadı. Fakat cami, kilise ve sinagogların bir arada oluşları bölgenin çok kültürlü ve güzel yapısını anlayabilmek için güzel bir örnek.

Ana caddeye indiğinizde asırlık dev çınarların gölgesinde yürümeye başlayın. Popüler olmuş restoranlar, mantıcılar ve balıkçılarla dolu bu caddede damak zevkinize uygun bir lezzet mutlaka bulacaksınız. Az ilerideki parkta oturup semti seyredin. Parkın hemen karşısında ise çok bilinen Emek Kahve var. Fakat biz bu mekânı, daracık ve yumurta kokulu atmosferi, deniz görelim diye oturulan daracık ve soğuk bahçesi nedeniyle pek sevemedik.

Yeniköy, sahil yolunun genişliği ve spor yapmaya uygun oluşu nedeniyle de oldukça şanslı semtlerden. Uzun sahilinde günün her saati yürüyüş yapanlara rastlamak mümkün. Bu yürüyüşü Tarabya’ya kadar uzatırsanız şahane köşkler göreceğinizi belirtelim. Fakat bu sahile özellik katan beyaz zincirli demirleri maalesef kaldırmışlar. Bu pek hoşumuza gitmedi.

Yürüyüş yaptıktan sonra semtin ana caddesinden keşfe devam ediyoruz. Bölgede tarihi birçok yapı var. Bunlar içinde en dikkat çekeni meydanda bir parkın içinde yer alan 1805 tarihinde yapılmış Mihrişah Valide Sultan Çeşmesi.  Yol güzergâhının değişmesi nedeniyle sırtı ana yola dönük kalan bu çeşme, yılların ve özensizliğin getirdiği tahribattan nasibini almış. Çeşme, tek cepheli ve tamamen mermerden yapılmış.  Bir diğer eser de yolun solunda kalan ve muhteşem deniz manzarasına sahip Osman Reis Camii.  Bina 1635 yılında inşa edilmiş. Renkli ve orijinal kapısıyla dikkat çekiyor. Yeniköy Sinagogu ve Sait Halim Paşa Yalısı da semtin ilgi çekecek nitelikteki yapılarından.

Yeniköy deyince tarihi börekçisinden bahsetmeden olur mu? Laf olsun diye tarihi değil üstelik, 1817’den beri oradalar. Çeşit çeşit çıtır börekler, üzümlü çörek, poğaça, açma, un kurabiyesi, peksimet ve odun ateşinde taş fırında pişirilen daha birçok lezzet. Ürünlerin hiçbir kimyasal koruyucu içermediğini öğrenince demli bir bardak çayla börek keyfine başladık; çok da iyi ettik.

Bizim anlatacaklarımız kısaca bu kadar. Daha fazlası için Yeniköy sizleri bekliyor.

 

Nasıl gidilir:

Beşiktaş ve Kabataş’tan kalkan, Sarıyer, Garipçe, Rumeli Feneri ve Bahçeköy otobüslerine binerek Yeniköy’e ulaşabilirsiniz.

Yazı ve fotoğraflar : Gonca Sağlık

cleopatra7-turrehberin

Kleopatra’yı nasıl bilirdiniz?

Kleopatra’yı nasıl bilirdiniz?

Her halde, bir çoğunuz Kleopatra ismine aşinasınızdır. En azından Türkiye’de, Antalya‘da var olan Kleopatra koyunu (hani şu ünlü Kleopatra’nın denize girdiği) ve Tarsus‘daki Kleopatra Kapısı‘nı duymuşsunuzdur. İşte o Kleopatra’nın hayatı bugün paparaziler tarafından fazlasıyla sevilecek tarzda magazinseldi. Magazinin her türlü malzemesini içeriyordu. Aşk, İhanet, Para, Güç, İktidar ve en sonunda çöküş. Peki siz Kleopatra‘yı nasıl bilirdiniz. Ya da hangi Kleopatra‘yı biliyorsunuz. Toplamda 8 tane var da…

Hangi Kleopatra

Öncelikle hangi Kleopatra kısmından başlayalım. Ülkemizde Kleopatra kültü belki de 1963 yılında günümüzün 400 milyon dolarına mal olan ve tüm dünyada bir klasik olmuş olan, 3 saatlik filmiyle ve o filmin kadın başrol oyuncusu Elizabeth Taylor vasıtasıyla mümkün oldu. Dünya tarihinde toplamda 8 tane Kleopatra var. Ancak dillere destan olanı 7. sıradaki Kleopatra. Çünkü kendisi aynı zamanda Eski Mısır’ı yöneten son Firavun. M.Ö 12 Ağustos 30’da, yani günümüzden 2046 yıl önce, tarihin gördüğü en çalkantılı hayat bir mezar odasında intihar ile sonuçlandı. Halbuki Mısır’ın tanrı kraliçesi, Roma’nın ünlü Jül Ceaser’dan çocuk sahibi olan ve ardından yine Roma İmparatorluğunun ünlü Generali Marcus Antonius’un sevgilisi olan bu kadın nasıl oldu da intiharla sonuçlanan bir hayat yaşadı?

Onun hakkında yanlış bilinenler

  • Mısır’lı değildi

Evet, yanlış okumadınız. Kleopatra VII ve sülalesi kesinlikle Mısırlı değildi. Çünkü kendisi Büyük İskenderin generallerinden birinin soyundan geliyor. Büyük İskender, M.Ö 332 yılında Mısır’ı fethediyor ve eski Mısır bu şekliyle son buluyor. Ancak Büyük İskender bir kurtarıcı şekliyle Mısır tarihine giriyor. Daha sonra ve günümüzde en önemli Mısır kentlerinden birisi olacak olan İskenderiye kuruluyor. Generallerinden bir tanesi olan Ptolemy (Louvre Müzesinde bir büstü var) buraya Vali olarak atanıyor. 8 yıl sonra M.Ö 323’de İskender ölüyor. M.Ö 305’de ise Ptolemy kendini Mısır’ın Firavunu ilan ediyor ve Ptolemy I oluyor. İşte o, bu Makedon – Grek soydan geliyor.cleopatra_vii-turrehberin

  • Anne ve babası aslında kardeştiler.

Ptolemy I, normal bir evlilik yapsa da, sonradan gelen aile üyeleri erkekse Ptolemy kadınsa Kleopatra olarak anıldı. Ancak aslında hepsi birbirinin kardeşi idi. Yani Kleopatra’nın anne ve babası, aslında kardeştiler.

  • Sanıldığı kadar güzel değildi.

kleopatra-vii-altes-museum-berlin1Tüm anlatılanlar ve özellikle Romalı tarihçilerin Kleopatra için kullandığı “Ceaser’ı baştan çıkarmak için kadınlığını kullanması” suçlaması sonucunda herkes onun aşırı seksi ve güzel olduğunu düşünse de, elde ki verilere göre, sanılanın aksine vasat ancak vücudunu fazlasıyla sergileyen bir kadınmış. Bilinen bir başka gerçekte, her ne kadar sülalesi yerel dili (Mısır dilini) öğrenmeden yaşadıysa da, Kleopatra VII, yerel dili ilk öğrenen Makedonmuş. Toplamda 12 farklı dili bildiği ve konuştuğu biliniyor. Tüm çizim ve heykellerde ince ve içini gösteren bir kıyafet giyiyor olması ise, bu akıllı kadının, etrafındaki erkekleri, sesi, konuşma şekli ve çıplaklığı ile bir anlamda hipnotize ederek yönettiği şeklinde. Matematik, Filozofi ve Astronomi konularında ise oldukça bilgili olduğu tarihin sayfalarına not düşülmüş. Ama Berlin‘deki Altes Museum‘da bulunan soldaki büstünde de betimlendiği gibi aslında kocaman bir karga buruna sahip, ortalama bir kadın tipi olduğu kesin. Yani Elizabeth Taylor, muhteşem güzel Kleopatra pompalamasından öte bir şey değil.

  • Erkek kardeşleri ile evlendi. Tüm kardeşlerini öldürttü.

İlk eşi, aynı zamanda büyük erkek kardeşi olan Ptolemy XIII. Ancak daha sonra birbirlerine giriyorlar ve karı-koca iki kardeş iç savaşa başlıyor. İşte burada, meşhur Roma İmparatoru Julius Ceaser devreye giriyor. Roma, Kleopatra’yı destekliyor. Ptolemy XIII savaşta ölüyor. Bu sefer küçük erkek kardeşi olan Ptolemy XIV ile evleniyor. Onu da öldürüyor. Ardından kız kardeşi de tahtta iddia sahibi olmasın diye öldürülüyor.

  •    Hem Ceaser ile hem de Marcus Antonius ile

cleopatra_and_caesar_by_jean-leon-geromeÇok açık bir şekilde, Roma’nın kendi kuvvetine desteğini alabilmek için her türlü imkanı ve kadınlığını kullandığı bir gerçek. Kendisini bir tanrı ilan ederek, Grek güzellik tanrısı olan Aphrodite’e benzetmeye çalışırmış. Oturması, yürümesi, konuşması, insanları etkileme çalışması hep bu tanrıça göz önüne alınarak yapılmış. Tabii güzellik ile gücü, hem Ceaser hem de Marc Anthony ile beraber olarak kullanmış.

  • Ceaser öldürülürken Roma’da yaşıyordu.

Tek başına bir sebep olmasa da, Ceaser’ın meşhur sözleri olan “Sen de  mi Brutus?” sözlericleopatra_greets_antony-faulkner1906-turrehberin söylenirken, Mısır Firavunu ve Ceaser’dan çocuk sahibi olan Kleopatra, Roma’da yaşıyormuş ve Ceaser’ın öldürülerek devrilmesinin sebeplerinden birisi durumundaymış. Ceaser öldürüldükten sonra, diğer sevgilisi olan Marcus Antonius ile bir süre daha Roma’da kalıp, beraberce kaçmak zorunda kalmışlar. Mısır’a kadar geri gelebilen ikiliyi, Roma’da senato tarafından görevlendirilen ve sonraki İmparator olacak olan Octavia (daha sonra Augustus / Ağustos olarak anılır.) peşlerine takılır ve savaşarak Mısır’a gelirler. Marcus Antonius Octavius’u durdurmaya çalışırken, Kleopatra ise Ceaser’dan olma çocuğu olan Caeserion’u tahta geçirir. Antonius savaşı kaybedince intihar eder. Bunun haberini alan Kleopatra ise kendisi için yaptırdığı mezar odasında, yanlış olduğu ispatlanmış bir yargı olan yılan ısırmasıyla değil, esasen olduğu düşünülen şekliyle 3 ayrı zehrin birleşimini içerek intihar etmiş.

 

the_death_of_cleopatra_arthur

 

 

 

luggage-guy

Gezmenin de adabı var/Acente ile gezmek

Acente ile gezmek

Hiç unutmuyorum. 1993 yılında ODTÜ‘de okurken, şimdi İnternet diye bilinen alametin atası olan Tel-net adındaki bir sistem ile, ODTÜ Bilgisayar Laboratuvarından (Ne büyük bir laf ama) Oxford ya da Cambridge tarzlı üniversitelerin kütüphane bilgisayarlarına bağlanırdık. Zaman geçti, teknoloji ilerledi, bilgisayarlar önce iş yerlerine sonra evlere girdi. Bu arada tel-net oldu İnternet. Aramalı modemler kablosuz İnternet’e, oradan fiber İnternet ve oradan da günümüzde hızlı cepten İnternet’e alışkın olduk.

Seyahat edenler, önce ülkeler hakkında bilgiyi, ardından kalınabilecek noktaları ve nerelerin gezilebileceğini, o dönem gezip-yazan kişilerden (bugün blogger deniyor) öğrendi. Artık gelinen noktada, İnternet neredeyse bir hava ve su kadar önemli.

Tabii turizm sektörü de bu gelişmelerden iyi ya da kötü faydalandı. Özellikle işletme sahipleri İnternet’i bir çeşit reklam alanı olarak gördü. Artık herhangi bir ülkeye gitmek istiyorsanız, kendinize/kesenize uygun bir tarihte biletinizi alıp, yine çeşit çeşit olan otel sitelerinden otelinizi alıp gidebiliyorsunuz. Tam anlamıyla çocuk oyuncağı değil mi?luggage-guy

Sonra uçuşla beraber başlıyor herşey. “Aaa ben de oraya uçtum ama 2 gün sonra ve senden 400 tl az para vererek” diye bir arkadaşınız ne kadar ucuza aldım dediğiniz uçak biletinden kazık yediğinizi yüzünüze vuruyor. Sonra size ücretsiz hava limanı – otel transferi veren otelin, sizi karşılamak için birini göndermediğini, ya da bedava da olsa binmeyeceğiniz bir aracın geldiğini görüyorsunuz. Ardından otel veya odasında sıkıntı çıkıyor. Çok ucuza otel buldum diye sevinmiştiniz ama otelde tadilat olduğunu web sitesine yazmayı unutmuşlar değil mi? Ha bir de burası gezmeye geldiğiniz şehrin 35 kilometre dışındaki komşu kasaba. Kahvaltı ücrete dahildi fakat yiyemedikten sonra… Daha anlatabilecek ne sıkıntılar var bir bilseniz. Size rastlayanları büyük ihtimalle, bizim bildiklerimizin %1’i etmez.girl-harita

Oysa etrafta onlarca seyahat acentesi var. Seyahat acentesi derken, 5-10 metrekarelik tuvaletten bozma, merdiven altı işletmelerden bahsetmiyorum.

Kapısından giriyorsunuz, buyur ediyorlar. Bu mesleğin kilit sorusudur, “Bir çay alır mıydınız?” diye başlıyorlar söze. Nasıl bir seyahat planladığınızı sorup, fiyat/mevsim uygunluğuna göre uçak bileti bakıyorlar. Şu gün uçak dolu, 1 hafta sonra aynı gün 400 TL daha ucuz. O otel ucuzdur ama gezmek için harcayacağınız para çok daha fazla külfet olur. Şu otelde kalırsanız daha iyi olur. Bunun kahvaltıları bizim ağız tadımıza daha uygun. Şöyle yerleri seviyorsanız buraları görün. Botanik bahçesi çok güzel diyorlar ama verdiğiniz paraya değmez. Her türlü ipucunu veriyorlar.

Siz yılda 1-2 hadi çok vaktiniz/paranız var 4-5 kere geziyorsunuz. Ama onlar her gün sizin gibi onlarca insanı bir yerlere gönderiyorlar. Hem de aynı yere değil. Doğal olarak bu memleketin insanlarının beğeni tarzlarına göre nerelerde kalınır, ne yenir, nerelere gidilir her şeyi biliyorlar. Sürekli güncelledikleri bunca bilgiyi ise size eser miktarda bir fiyata veriyorlar. Çünkü gerçek anlamda, bu onların işi. Ve böyle büyük sorumluluk gerektiren bir işi, paranızla rezil olmayın diye, çok cüzi bir fiyata hizmet olarak sunuyorlar.

Evet belki sizin kendi maliyetiniz 100-150 dolar ucuza çıkıyormuş gibi görünebilir ama, dediğimiz gibi paranızla rezil olma riskiniz çok daha fazla. Özellikle daha önce hiç gitmediğiniz yerlerde. Ödemeyi internet üzerinden yaptığınız zaman kredi kartınızın kopyalanma ihtimali ile yaşam sürmek de işin cabası. Tabii her hangi bir hata durumunda, internetten aldığınız bir hizmet için kimseyi arayıp bağıramazsınız da.

İyi planlanmış bir tatilden daha ucuzu yoktur.

 

luks-seyahat-turrehberin

Lüküs Hayatta Lüküs Seyahat

Lüküs Hayatta Lüküs Seyahat

Tüm dünyada, turizm önemli bir gelir kaynağı ve aynı zamanda da devletler için önemli bir vergi kaynağı. Düşünsenize, dünyanın bir çok ülkesinin sırf turizm ile ilgilenen bakanlıkları var. Bu iş bakanlıklar seviyesinde de kalmıyor. Üniversiteler var. İnsanlar bir tıp ilmini, matematik ilmini okur gibi, turizm okuyorlar. Peki bunca emek sizin paşa gönlünüzün olması için mi?

Elbette ki hayır. Sizin cebinizdeki paranın, karşı tarafın cebine geçmesi için. Tabii amaç para kazanmak olunca, turistin zengini de daha bir turist oluyor. Dünyanın tüm turizm çalışması yapan ülkeleri de, daha zengin turistleri çekmeye çalışıyor. Zengin turist, aynı süre kalıp, daha fazla para öder demektir. Birileri tek yıldızlı otele gecelik 50 lira verirken, siz 5 yıldızlı otele gecelik 600 lira verirseniz, elbette siz tercih edilirsiniz.

İşte, tam da bu sebepten, dünya çapında yapılan bir araştırmada, 2015 yılı içerisinde, daha zengin turistin tercih ettiği ülkeler ve bu tercihlerinin sebepleri çalışılmış. Doğal olarak, en çok turist kabul eden ilk 10 ülke içerisinde bulunan Türkiye, zenginlerin tercih ettiği ilk 15 ülke içerisinde yer almıyor. Bizim için malumun ilanı.

Gelelim zengin turistlerin en fazla ziyaret ettiği ülkeler ve turlar listesine.
1- İtalya
2- Avrupa Nehir Turu
3- Amerika Birleşik Devletleri
4- Avrupa Akdeniz Havzası Gemi turu
5- Avustralya
6- Meksika
7- İrlanda
8- Karayip Gemi Turları
9- Fransa
10- İngiltere
10- İzlanda (İngiltere ile yenişemediler)
11- Güney Afrika
12- Yeni Zelanda
13- Jamaica
14- Kosta Rika
15- Küba

Lüks seyahat esnasında nelere önem verirsiniz?” diye sorulmuş gezenlere. Çıkan cevaplar ortak denecek kadar birbirine yakın.

İlk akla gelen şey, “Kaliteli Yemek”. Tabii bu sadece yemeğin tadından, sağlıklı üretilmesinden veya sunumun eksantrik olmasından öte, restoranın ambiansı, yeri, tarihsel önemi gibi bir çok noktayı da içeriyor. İkinci önemli nokta ise kişisel tercihlerin gözetilmesi boyutuna varıncaya kadar özelleşmiş konsiyerj hizmeti ve SPA imkanı. Üçüncü nokta ise yine kişisel tercihlere göre özelleştirilmiş karşılama, otele giriş, çıkış, uğurlama ve kahya hizmetleri.

28 Temmuz – 24 Ağustos 2016 tarihleri arasında, toplamda 1145 seyahat acentesi ile yapılan anket çalışmasının sonucuna göre, ekonomik anlamda tüm dünyada yaşanan krizlere rağmen, 2016 yılının 2015 yılına göre karşılaştırılması ise şu şekilde.

Daha fazla satış gerçekleşti: %39
Hemen hemen aynı satış : %45
Daha kötü satış gerçekleşti : %16

Yine aynı çalışma gösteriyor ki, Lüks seyahat edenler normal bir 5 yıldızlı otel tercih etmek zorunda kalırlar ise (aslında 5+ otel tercih ediyorlar), en azından suit odalarda konaklamayı tercih ediyorlar. Seyahatlerinde konaklama için gecelik ayırdıkları bütçeler ise ortalama 1000-1200 dolarlar seviyesinden başlıyor.

Artık bize de, o çok bilindik mısraları söylemek düşüyor. “Lüküs hayat, oh ne rahat, yan gel yat keyfine bak. Yoktur eşin lüküs hayat.”

ubotfound

I. Dünya Savaşında Deniz Canavarı Batırmıştı

I. Dünya Savaşında Deniz Canavarı Batırmıştı

Skynews tarafından 19 Ekim tarihinde paylaşılan bir haber, belki de 1. Dünya savaşının en merak edilen mistik noktalarından birinin çözümlenmek üzere olduğunu haber veriyor.

Ne olmuştu?

Her iki Dünya Savaşında da, Almanların en korkutan silahları, şüphesiz ki U-Bot adı verilen denizaltılarıydı. Gerek ticaret gerekse savaş gemilerini sessiz sedasız gelerek yok eden bu denizaltılar, özellikle Fransa-İngiltere-Amerika arasındaki bölgede tam bir kabus gibiydiler. Genelde geceleri bataryalarını şarj etmek haricinde sürekli deniz altında kaldıklarından ötürü tespit edilmeleri zor olan denizaltılardan bir tanesi olan UB-85, savaşın son günlerinde 1918 yılında İskoçya kıyılarında İngiliz Deniz Kuvvetlerine ait HMS Coreopsis tarafından rahatça bulunmuş, ateş açılmış, mürettebatı alışılmadık bir biçimde rahatlıkla teslim olmuş ve denizaltı batırılmıştı.

Alman Kaptan “Canavar” Dedi…

UBot-85’in kaptanı olan Günther Krech, daha sonraki sorgusunda “kafası küçük ancak dişleri oldukça büyük ve parlak olan kocaman gözlere sahip bir <Canavar> tarafından saldırıya uğradık. O an, su üzerinde bataryalarımızı şarj ediyorduk. Güvertedeki herkes canavara ateş açtı. Canavar kaçtı ancak saldırması esnasında denizaltının burun tarafında hasar meydana geldiği için, denizaltı dalış yapamaz konuma geldi. Zaten İngiliz Deniz Kuvvetleri bu sayede bizi yakalayabildi” demişti.

Acaba o denizaltı mı?

ubotharita

Harita: United Kingdom Hydrographic Office

Sualtı arkeolojisti ve tarihçi Dr. Innes McCartney, denizaltının bulunduğu bölgede toplamda 12 adet İngiliz ve Alman denizaltısının battığını, ancak bu batığın şekil itibarıyla UBIII tipi bir denizaltı olduğunu, bu bölgede batan bu tarz denizaltılardan sadece 2 tane bulunduğu iletti. Dr. McCartney, bu tarz 2 Alman denizaltıdan birinin ünlü ve habere konu olan UB-85, diğerinin ise kız kardeşi olan UB-82 olduğunu, ancak hangi denizaltıyı bulduklarını tam tespit edemeyeceklerini, çünkü isimlerin boya ile gövdeye yazıldığını ve 100 senede çoktan o boyanın kalktığını söyledi.

“Bir dalgıç, denizaltının üzerinde hangi tersanede inşa edildiğine dair bir damga bulursa, o zaman bu denizaltının hangisi olduğunu anlayabiliriz. Aksi taktirde bunu bilmemiz mümkün değil” dedi.

Ya su altı canavarı?

Dr. McCartney, Loch ness Canavarı tarzında bir canavar tasvir edilmesini ise, biraz denizci abartması olarak görüyor. “Batığı tam olarak incelediğimizde neden battığını anlayabiliyoruz. Nereden yara aldı, basınç veya patlama izleri bize her şeyi anlatıyor. Eğer tanımlayamadığımız bir darbe bulursak o zaman bu sorunun cevabını düşünebiliriz. Ancak şunu söylemek gerekiyor ki, o dönemlerde esas deniz altı canavarları U-Botlardı.”

Batığın bulunuşu ise tam anlamıyla bir rastlantı. İngiltere, İskoçya ve Galler arasında yenilenebilir enerji hattı borusu döşemeye yönelik 1 Milyar Pound’luk bir proje üzerine çalışan enerji firması, su altı hattın döşenme noktalarını belirlemek amacıyla sonar çalışma yaparken, bu denizaltıyı ortaya çıkarmış.

 

langkawi

ANTALYA MI MALEZYA MI?

ANTALYA MI MALEZYA MI?

Şimdi tam da Türkiye’de turizm kötülemişken, bizi niye böyle bir ikilemin içine soktun diyenleriniz olacaktır. Veya yerli turizm sektöründen bu tür bir karşılaştırma yapmamızı beğenmeyenler de olacaktır. Ancak tatile gideceklerin de, hem eğlenme hem dinlenme hem de bütçelerini aşmama gibi bir kıstasları olduğundan “ANTALYA MI MALEZYA MI” özelinde sizlere yurt içi mi yurt dışımı tatil yapmak daha mantıklı anlatmak istedik.

Öncelikle bu araştırmayı yaparken böyle bir yazı yazmayı planlamıyorduk. Sadece tatilde ne yapalım düşüncesi ile yola çıktık. 6 Mayıs 2016 tarihinde Skyscanner ve Hotelscombined kullanarak fiyat ve program hazırlayalım dedik. Ortaya sonuç olarak bu yazı çıktı.

Tatil dönemimizi Ramazan Bayramı’nın hemen sonrası olan 9 – 16 Temmuz olarak belirledik. Ramazan Bayramını hem daha fazla para harcamamak, hem de Bayram’da ailelerimiz ile birlikte olmak amacıyla tercih etmedik. Üstelik bu tarihlerde hem konaklama noktaları hem de tatil beldeleri hınca hınç dolu olacağından, ne gezdiğimizden ne de gördüğümüzden zevk almama şansımız yüksek. Kıyaslamamızda birbirine benzer otelleri ve ulaşım hizmetlerini dahil ettik. Burada en iyilerden örnekler aldık. Siz bu turları daha ucuza mal edebilirsiniz. Bir de, hazırda geçerli bir pasaportunuz olduğu kavramıyla yola çıktık.

İlk önce yurt içi tatilimizi planladıklangkawi

Antalya Belek / Rixos Premium Belek Otel 5 * ultra herşey dahil. Çok sevdiğimiz bir otel burası. Otel fiyatlarında 3 kişilik konaklama ile Hotelscombined kullanarak fiyatladık. Uçak, Türk Havayolları ve bir de transfer harcamamız olacak. Tüm fiyatlar toplam 3 kişi için hesaplandı.

7 gece 3 kişi aynı odada konaklama : 7,569 TL
THY ile İstanbul – Antalya İstanbul 3 kişi bilet : 981 TL
Transfer Antalya Havalimanı – Otel – Havalimanı : 160 TL
Toplam Masraf : 8,710 TL

Yapılacaklar : Otele gireceğiz ve çıkana kadar otelden hariç hiç bir yere adım atmayacağız. Sahilde, havuzda şezlonglarda uzanacağız. Gerçi önce kapmamız gerekecek. Tüm öğünler için mümkün olduğunca erken gitmeye çalışacağız. Ara öğünleri kaçırmamalıyız. Nihayetinde onca para saydık. Son gün son dakikaya kadar otelin tüm imkanlarından faydalanıp, bir miktar istakoz konumuna geçip, son gün döneceğiz.

Sırada yurt dışında sevdiğimiz destinasyon var

İkinci hedef Malezya idi. Zaten bizi şaşırtan bu seçeneği araştırmak oldu. Havayolu olarak Qatar Airways İstanbul çıkışı program günümüze uygun fiyat verdi. Kuala Lumpur‘da Pasific Regency 5* Otelde 2 gece ve ardından Air Asia ile uçacağımız Langkawi’de ise yine çok güzel bir otel olan Meritus Pelangi Beach 5* otelde 5 gece kalacağız. İki ayrı havayolu, iki ayrı şehir, iki ayrı otel ve iki ayrı havalimanı transferimiz olacak. Yani neredeyse hepsi 2 katı. Yine tüm fiyatlar 3 kişi için hesaplandı.

Vize ücreti (Vize uygulaması yok çok şükür!) : 0 TL
Qatar Airways İstanbul – Kuala Lumpur – İstanbul : 2,987 TL
Air Asia Kuala Lumpur – Langkawi – Kuala Lumpur : 294 TL (evet yanlış okumadınız. 3 kişi toplam ücret)
2 gece 3 kişi aynı oda Kuala Lumpur konaklama : 289 TL (evet yine yanlış okumadınız. Kahvaltı dahil 3 kişi x 2 gece toplamı)
5 gece 3 kişi aynı oda Langkawi konaklama : 2,921 TL (bu da doğru. Kahvaltı dahil toplam)
Kuala Lumpur ve Langkawi otel-havalimanı transfer: 250 TL (taksi ile)
7 gün öğle ve akşam yemekleri 3 kişi toplam : 1,200 TL (bu rakamdan çok daha azı çıkabilir. Bolca yiyeceğiz diye düşündük)
Toplam Masraf : 7,941 TL

Yapılacaklar : Kuala Lumpur’da yapılabilecekler için buraya bakabilirsiniz. Langkawi için de buraya bakın. Göreceğiniz gibi fazlasıyla bir şeyler yapabilme şansımız var. İstakoz gibi yanacağımız da garanti.

Şaşırdınız değil mi? Biz de şaşırdık işin aslında. Burada her iki nokta için de hep lüks düşünülerek hazırlanmış fiyatlar gördünüz. Bu arada kısa bir not düşelim. Sizin aradığınız zaman için hem otel hem havayolunda farklı fiyat çıkabilir. Ama her ikisi için de daha düşük maliyetleri yakalayabilirsiniz. Biz 3* otellere kadar indik ama her seferinde Malezya, Antalya’ya göre daha ucuza geldi. İster Antalya şeridine inerek otelden çıkmamacasına oda-sahil-restoran üçgeninde bir tatil yapın, isterseniz aynı sürede yurt dışında iki ayrı şehir ve onlarca değişik aktivite içeren bir tatili tercih edin. Balayına gideceklere duyurulur.

Çağrı Sağlık , Mayıs 2016

bursa-potbori

Hafta sonu İstanbul’dan Bursa’ya konaklamalı gezi programı

Hafta sonu İstanbul’dan Bursa’ya konaklamalı gezi programı

1. Gün İstanbul – Bursa
Her hafta sonu bir yere gidecek değiliz. Elbette İstanbul‘un da gezilecek çok noktası, görülmesi gereken harika mekanları var. Ama arada bir de farklı bir şehirde olmak güzel oluyor. Tabii bütçe konusuna da dikkat etmek gerekiyor. İşte bu yüzden size, Bursa programı çıkaralım dedik.

Bizim için gereken öncelikli malzemeler 1 adet az yakan bir araba (yoksa kiralanabilir), önceden hazırlanmış (bunun gibi) bir tur programlaması, 3 yıldızlı bir otel (biz 3 kişi için 1 gece Hampton by Hilton‘da oda kahvaltı 285 TL’ye kaldık) ve beraber gidilecek bir ekip bulmak. Gençler birlikte gidecek ise araba yerine Minibüs – Otobüs kiralayabilirler.

İşin sırrı yolu bilmekte. Sabah 5’te yola çıkıyoruz. İlk hedef Eskihisar Vapur İskelesi… Buradan en geç saat 06:30 vapuruna binmemiz lazım. Araç başına 60 TL alıyorlar. Biz 3 kişiydik ve kişi başı 20 TL’ye geldi. Vapurdan iner inmez ver elini Cumalıkızık diyoruz. cumalikizik-meydanCumalıkızık, UNESCO Dünya Mirası Listesi içerisinde 2014 yılında yerini almış bir yer. O yüzden de güzel havalarda çok popüler. Saat 10:00’dan sonra gitmeyi düşünmeyin bile. Arabayı meydanın hemen yanında okul bahçesine park edin.

Sabah kahvaltısını burada köy kahvaltısı olarak almak güzel olur. Acıkmış olmanın da verdiği bir hızla köy kahvaltımızı silip süpürdük. Para konusunda ise kişi başı 25 TL ödedik.cumalikizikcami

Bu bölgede tüm dağ köylerinin adı “kızık“. Buraya “Cumalıkızık” denmesinin sebebi ise etraftaki “Kızık”ların içerisinde eskiden Cuma namazı kılınan tek yermiş. Aslında “Kızık” Oğuzların Bozok Boyuna mensup Yıldızhan’ın oğlunun soyuna verilen isimdir. Göç yolu üzerinde Anadolu’da doğudan batıya bir çok yerde bu boyun köylerine rastlarsınız. Neden bir tek burada Cuma namazı kılınırmış diye sorarsanız, aslında bu boy, Pir-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi ekolünden gelen Bektaşi Türkmenleri. Sonradan Osmanlı döneminde Sünni İslam olmaya başlıyorlar. O yüzden de bir tek burada Cuma namazı kılınırmış eskiden.

cumalikizikevlerCumalıkızık’a gelirsek. Bizce kimisi güzel, kimisi ise aslını kaybedecek kadar kötü yapılan restorasyonlar sonucu havasını biraz kaybetmiş. Neredeyse tamamen turistik olmuş. Bize kalırsa, biz bu turizm de restorasyon işini hakkıyla yapamıyoruz galiba. Ama tüm bunlara rağmen, daha da bozulmadan önce mutlaka görün isteriz.yesilcami-dis

Cumalıkızık’da 2 saat kadar harcadıktan sonra yaklaşık 10:30 gibi buradan Bursa’ya dönüşe geçiyoruz. Bursa merkez ile arası yaklaşık 20 kilometre. İlk hedef olarak Yeşil Camii‘yi seçtik. Çünkü tam yolumuzun üstü. 2. Müze sokakta arabayı ve hatta otobüsü park edebilecek çok katlı otopark var. 2 Adımlık denecek kadar kısa mesafe içerisinde ise Yeşil Camii, Çelebi Sultan Mehmet Türbesi, Türk İslam Eserleri Müzesi ve Irgandi Çarşılı Köprü var.

yesilcami-icyesilcamiic2Yeşil Camii, Konya’da daha net görebileceğiniz Selçuklu stili ile daha
sonraları gelişecek olan Osmanlı stili camii mimarilerinin ara geçişi gibi olan Bursa stili camilerin ilk örneği. İlgi çekici bir şekilde şadırvan içeride. 1421 yılında tamamlanan caminin mimarı Hacı İvaz. Padişah Mahvili olarak da bilinen ve sonradan Osmanlı Sultan Camilerinin ayrılmaz parçası olan, Sultanların namaz kıldığı ayrıcalıklı bölge, ilk bu camide uygulanmış.

Aynı Mavi Cami diye anılan Sultan Ahmet Camii’nde olduğu gibi burası da Yeşil Cami diye anılıyor ama aslında Sultan Çelebi Mehmet Külliyesi. Caminin Yeşil Camii diye anılmasının sebebi ise yine Mavi Cami diye anılan Sultan Ahmet Camii ile aynı sebep. İçerisindeki mavi ve turkuaz yeşili çiniler sebebiyle bu camii Yeşil Camii diye anılıyor. Cami 1855 yılındaki deprem sonrasında neredeyse tekrar yapılmış. Ancak 1855 yılında Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa, koskoca Bursa’da gerekli mimari tecrübeye sahip tek bir Osmanlı Mimarı bulamadığı için (Osmanlı neden battı belli oluyor. Camii için bile 600 sene öncesinin tekniğini yapabilecek mimar kalmamış), Leon Parvillee isimli bir mimara yaptırıyor. Ancak bu şahsın da hem geç Selçuklu, hem de Osmanlı Camileri ile ilgili bilgilerinin eksikliği, tabii üzerine biraz da parasızlık eklenince, içerideki tüm el işlemeleri boyalar beyaz kireç alçı ile kapatılıp geçiliyor. Sadece çini olanlar kalabiliyor.

Dediğimiz gibi, burası II. Murad (Fatih Sultan Mehmed/II.Mehmet’in babası) tarafından babası Sultan I. Mehmet, namı diğer Sultan Çelebi Mehmet için mimar Hacı İvaz’a yaptırılmış bir külliye. Ve bu külliyenin içerisinde Çelebi Mehmet’in ve hanedanın diğer üyelerinin mezarlarının da olduğu Yeşil Türbe bulunuyor. Burası Türkiye tarihi için önemli bir nokta. Çünkü Çelebi Mehmet, Timurlenk ile yapılan Ankara Savaşı sonrası dağılan ve 1402 – 1413 yılları arasında başsız kalan Osmanlı Devletini toparlayan ve tekrar birleştiren kişi. 1413-1421 yılları arasında da Sultan olarak devletin başına oturuyor. Yani bir başka deyişle Çelebi Mehmet, Osmanlı Devletini yok oluştan kurtaran ve ikinci defa kuran kişi.

Yalnız burayı gezerken gördüğümüz ve bahsetmekten biraz da utanç duyduğumuz bir gerçeği söylemeden geçemeyeceğiz. Burayı ziyarete gelen birçok yerli turist, buranın bir padişahın ve ailesinin mezarından çok, sanırız Çelebi sıfatının da etkisi ile, dini yönden bir veli zatın türbesi zannediyor. İçeride dua edenlerden bir sürü ev, araba ve eş dileyenlere rastladık. Bu konuda Bursa Valiliği daha fazla açıklayıcı tabelalar asarak buranın yakın zamanda çaput bağlanan bir yere dönmesini engellemesi gerekiyor.

Külliyenin bir diğer üyesi olan Yeşil Medrese ise bugün, Türk İslam Eserleri Müzesi olarak işlev görmekte. Mutlaka ziyaret edilmesi gereken noktalardan birisi. Zira özellikle Selçuklu’dan Osmanlıya geçiş dönemi ve erken Osmanlı dönemine yönelik güzel örnekler sergileniyor.

irgandiTürk İslam Eserleri Müzesini sağ yanınıza aldığınızda önünüzü kesen ilk cadde Çelebi Mehmet caddesidir. Müzenin bitişinden sonra sağa dönerek bu caddeyi yokuş aşağı takip edin. Sonrasında sola doğru kıvrılarak Gökdere Bulvarı ile birleşen caddenin kesişme noktasının hemen yakınında, yolun karşısında İrgandi Çarşılı Köprü‘yü göreceksiniz.

1442 yılında Irgandılı Ali’nin oğlu Hacı Muslihiddin tarafından yaptırılan, 1855 yılında depremden daha sonra Kurtuluş Savaşı esnasında ise Yunan bombardımanından tahrip olan köprü 2004 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından yenilenmiş. Bizce de gerçek anlamda yenilenmiş. Zira tamamen yeni bir köprü var. Ancak bu köprünün bir özelliği daha var. Dünyada bu tarzda bir köprü üzerinde dükkan olması durumu, Bursa dahil toplam 4 şehirde ve yine toplam 4 köprüde mevcut.

El sanatları ile ilgili dükkan ve imalat yerlerinin olduğu günümüzdeki halini bizim gezmemiz sadece 5 dakika sürdü. Belki siz daha fazla zaman harcamak ve alışveriş yapmak isteyebilirsiniz.

kozahanBuradan sonraki durağımız ise Ulu Camii bölgesi. Bölge diyoruz çünkü aslında Ulu Camii etrafında epey bir vakit geçireceğimiz çok yer var. Ulu Cami başta olmak üzere, Gazi Orhan Cami, Uzun Çarşı, Koza Han, Okçu Baba Türbesi, Tophane saat kulesi ile Osman ve Orhan Gazi Türbeleri hemen hemen aynı yerlerde. Aracımızı zar zor bir park yeri bularak park edip, önce Uzun Çarşı ve Koza Han ile yola çıkıyoruz.

Uzun çarşı, Bursa’da bulunan kapalı çarşının devamı gibi gözükse de, 15. yy.’da Evliya Çelebi “Seyahatname”sinde burası için Uzun Çarşı diye bahseder. Kısaca Kapalı Çarşı’dan hariç tutar ve o dönemde burada 9,000 dükkan olduğunu söyler. Günümüzde burada ağırlıklı olarak tekstil ticareti yapılmakta. Bizce de alışveriş için ideal yer burası. Ulu Cami ile Gazi Orhan Cami arasında kalan noktada ise Koza Han bulunmakta. 1491 yılında II. Bayezid tarafından yaptırılan Han adından da anlaşılacağı gibi İpek Kozalarının satıldığı bir yermiş aynı zamanda. Günümüzde de iki katlı hanın üst katlarında İpek ürünlerinin satıldığını göreceksiniz. Alt kat ise kafeler ile doldurulmuş. Tam ortasında, kafelerin sık ve bunaltıcı masa-sandalyeleri arasında kaybolan ufak bir mescid ile Mescid’in hemen altına konmuş bir şadırvan var. Aynı tarz mescid ve şadırvana Antalya Kale-içi liman bölgesinde de rastlıyorsunuz.

Burada bir öğle yemeği molası vermek isteyeceksiniz. Çünkü İskender Kebapİskender denince akla gelen tek yer (Patent Enstitüsünden onaylı bir şekilde) olan Kebapçı İskender‘in
burada da bir restoranı bulunuyor. Vejetaryenlar için muhteşem bir kebapları daha var. Kesinlikle uğranması ve yemek yenmesi gereken bir yer. 1 Porsiyon için yaklaşık 35 TL gibi bir ücret ödeyeceksiniz ama buna değecek. Burada yemek yerken, duvarlarında bu mekanın ve İskender Kebap’ın tarihçesini de gösteren fotoğraf ve yazılar ile, televizyonlarda daha önce gösterilen çeşitli programların İskender Kebap ile ilgili kısımlarının da yer aldığı videoları izleyebilirsiniz.

hacivatkaragozdukkanBuradan çıkışta ise ilk yapmanız gereken Hayali Recep Şinasi Çelikkol hocanın Kapalıçarşı’da bulunan dükkanına giderek, buradaki Hacivat-Karagöz eserlerine bakmak ve hatta hatıra olarak birer set almak olmalı. Türk Gölge Oyunu ustalarından olan ve bu konuda çok önemli çalışmalar yapan Şinasi Hoca’dan bir ihtimal kısa bir Hacivat- Karagöz oyunu görme şansınız da olabilir. Biraz daha fazla şansınız varsa, daha detaylı bilgiler alabilirsiniz. Gerçi Hoca’nın yardımcıları da bilgi olarak gerekli desteği size sağlayacaklardır. Bu dükkanın bir dükkandan çok bir kültür yeri olduğunu unutmamak gerekiyor.hacivat-karagoz

Karnımız doydu, alışveriş bitti ve gezinin bugün için kalan kısmına geçme vakti geldi. Sırasıyla Ulu Cami, Tophane yokuşu üzerinden Osman ve Orhan Gazi türbeleri ziyareti gerçekleşecek. Tophane Saat Kulesi noktasından Bursa panoramik fotoğrafı ile bugünkü turu tamamlayıp otelimize geçeceğiz. Ulu Camii için söylenecek çok şey var ama onu daha sonra bir başka yazıya bırakacağız. Ancak not düşmeden edemeyeceğimiz bir nokta şu ki, Türkiye’nin iç mekanda en fazla kişi alabilen bu camisi, mimari açıdan bir dönemin (Selçuklu) kapandığı ve diğer bir döneme (Osmanlı) geçildiği noktada çok önemli bir mimari eserdir.

2. Gün İznik üzerinden İstanbul’a dönüş
Sabah kahvaltımızı otelden aldıktan sonra erkenden yola çıkıyoruz. Bizim geçtiğimiz esnada yolda bolca tamirat bulunuyordu. Ama İznik’i görme hevesiyle yol çabuk bitti. Zaten aradaki mesafe de yaklaşık 87 kilometre.

İznik, günümüzde yaklaşık 45,000 nüfuslu bir kasaba olsa bile, M.Ö 2,500 yıllarında ilk yerleşim izlerine rastlanan şehir daha sonra Makedon, Bitnia, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu ve nihayetinde Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti olarak Türk toprağı haline gelmiş. Hristiyanlık için ayrı bir önemi olan şehir, 325 yılının yaz başında toplanan 1. İznik Konsili toplantısına ev sahipliği yapmıştır. Nikea (İznik) kanunları olarak bilinen 20 maddelik Hristiyanlık kanunları bu toplantıda alınmıştır. Sonrasında 787 yılında İznik Ayasofya‘sında (bugünkü Ayasofya Müzesi) 7. Konsül toplantısı gerçekleşmiştir.iznik-ayasofya

İznik’in önemi bununla da kalmaz. 6. Haçlı seferleri esnasında Haçlı orduları İstanbul’u ele geçirir ve yağmalar. Bu esnada Katolik Haçlılardan kaçan Ortodoks Bizans İmparatorluğu hanedan üyeleri İznik’e gelerek burada İznik Latin İmparatorluğunu kurar ve daha sonra İstanbul’u tekrar alarak 2. Bizans İmparatorluğunu kurarlar. 1331 yılında Osmanlı’nın eline geçen İznik, Osmanlı Devletine ait ilk cami, medrese ve imarethanenin de yapıldığı yer olması nedeniyle çok önemlidir. Osmanlı altında İznik çinileri dünya çapında üne kavuşmuştur.

iznik-muzesiBurada gezeceğiniz her yer birbirine çok yakın olduğundan arabamızı Ayasofya Müzesi yakınına park ederek yola yürüyerek devam edeceğiz. Ayasofya Müzesi gezildikten sonra (ki kısa süren bir gezi olacak zira Yunanlıların işgali sırasında yanan bu önemli kilise/cami onarılmasına rağmen bitap durumda) ilk durak noktası Osmanlı’nın kitabesi bununan en eski camisi olan 1334 yılında yapılmış  Hacı Özbek Camii. Bu camiden devam ederek, güzel bir Anadolu kasabası ara sokaklarından, I. Murat’ın eşine yaptırdığı imarethane olan ve günümüzde İznik Müzesi olarak bilinen Nilüfer Hatun İmarethanesine geçiyoruz. Maalesef biz müzeye restorasyon çalışmaları nedeniyle giremedik. İznik müzesinin hemen yanı başında küçücük bir cami ve bitişiğinde bir türbe göreceksiniz. Bu cami Şeyh Kutbettin Camii ve yapılış tarihi olarak 1492 olarak tarihleniyor. Cami de önemli ama türbede yatan zat-ı muhterem daha da önemli. Kutbettinzade Mehmet İzniki hazretleri olarak da bilinen Şeyh Kutbettinzade Mehmet İzniki, ilk Türkçe İslam İlmihali‘nin de yazarı aynı zamanda. Arkanızı bu camiye dönüp, İznik Müzesini solunuza aldığınızda karşınızda kalan Camii ise I. Murat’ın meşhur sadrazamı Çandarlı Halil Paşa’nın yaptırdığı, ölümü nedeniyle oğlu Çandarlı Ali Paşa tarafından 1392 yılında tamamlanan Yeşil Cami. Maalesef bu sanat eseri olan Cami’ye de restorasyon çalışmaları nedeniyle giremedik.

yesil-cami-iznikseyhkutbettinYürüyüş haritamızda geniş bir U çizerek geldiğimiz bu noktadan geri dönerken, Orhan Gazi’nin padişah olması beklenen büyük oğlu, Rumeli Fatihi Süleyman Paşa’nın vefatı sonrasında, babası Orhan Gazi’nin oğlu adına yaptırdığı ve kayıtlara ilk Osmanlı Medresesi olarak geçen Süleyman Paşa Medresesini göreceksiniz. Tam yapım tarihi kitabesi olmadığından bilinmemekle birlikte, Orhan Gazi’nin 1361 yıllı Vakfiyesi bulunmaktadır. Bugün Çini ürünlerinin satıldığı dükkanların olduğu bu ufak medrese, sonrasında imparatorluğun yapacağı bir çok medresenin ilki olması nedeniyle önemli. Medresenin az ilerisinde kazı çalışmaları göreceksiniz. Bu kazı çalışmaları da şehrin eski Çini fırınları ile ilgili bir kazı çalışması. Öğlen yemeğinizi ister burada meydanda isterseniz İznik gölü kenarında bulunan yerlerde yiyebilirsiniz.

suleyman-pasa-medresesiYemek sonrasında biraz daha yavaş olmakla beraber, daha güzel manzaraya sahip İznik- Adapazarı yolu üzerinden giderek, Adapazarı’ndan otobana bağlandık.

Biz gezerken çok eğlendik ve çokça öğrendik. Umarız sizler de uygularken aynı tadı yaşarsınız. Bir sonraki gezi rotasında görüşmek üzere. Yolunuz ve bahtınız açık olsun.

Çağrı Sağlık / Nisan 2016

logo

Yurt dışı gezi rehberi olarak hazırlanan Turrehberin'de sizlere, dünyanın birçok noktasını tanıtmanın haricinde, ülkemizden ilgi çeken yerleri de beğeninize sunuyoruz. Çeşitli gezi haberlerinin haricinde, kimi zaman garipsediğimiz olayları da sizlerle paylaşıyoruz. Gezginler için sanal bir Han olmaya başlayan sitemiz için, sizin de tavsiyelerinizi bekleriz. 

Bizi Takip Edin

  • TWITTER

    Bizi takip edin, haberdar olun

  • INSTAGRAM

    Instagram'da da varız

  • PINTEREST

    Bizi Pinlemeyi unutmayın!

  • FACEBOOK

    Takip edin ve Paylaşın

  • GOOGLE+

    +1'leyelim lütfen...

  • E-POSTA

    Soru sormak bedava :)

Güney Amerika

Pasifik

Copyright 2015 © All Rights Reserved / Tüm hakları saklıdır.

Hosted by PBS Tasarım

Site Haritası

Gizlilik Kuralları