Orhan Kemal Müzesi

Orhan Kemal Müzesi

 

Orhan Kemal Müzesi

Cihangir’de bulunan Orhan Kemal Müzesi, İstanbul’un dört bir yanındaki hazine dolu gizli müzelerinden birisi. Sokak arasında bir apartman dairesinin giriş katında bulunan müze Orhan Kemal Kültür Sanat Koordinatörlüğü’nün katkılarıyla 2000 senesinde açılmış. Orhan Kemal’in ailesi binayı 1997 senesinde satın almış.
Müzeyi gezmek için gittiğimizde kapalıydı, kapıda durduğumuzu gören görevli gelip müzeyi açtı. Mekanın devam etmesi için yazarın oğlu Işık Öğütçü’nün büyük çaba sarf ettiğini söyledi.

Müze dediğimize bakmayın, hepi topu 2 odadan oluşuyor burası. İçeri girer girmez yazarın çoğu Ara Güler tarafından çekilmiş fotoğrafları dikkatimizi çekiyor. Müzede özel eşyaları, hakkında çıkan gazete haberleri, mektuplar, yazılar ve eserlerinin ilk basımlarını da görebilmek mümkün. Odası ve eşyalarına bakarken o günlere, yazarın içinde bulunduğu sıkıntılı döneme bir geçiş yapıyoruz sanki. Müze küçük fakat içindeki eserler göz alıcı. Köşede, kitap ve mektupların arasında Nuriye Öğütçü’ye ait dikiş makinesi dikkatimizi çekiyor.

Camlı vitrinde sahanlar, ütü, çay takımı,semaver, dolma kalem, kolonya şişesi, kravat ve tırnak makasına kadar özel eşyaları görmek mümkün. Turhan Selçuk’a ait bir karikatür görüyoruz. Üzerinde ‘şimdiye kadar neredeydiniz dostlarım’ yazılı…İki basamak çıkıp odasına giriyoruz. Yazarın kıyafetleri iki manken üzerine giydirilerek sergilenmiş. Yatağının üzerinde öldüğü gün yüzünden alçıyla alınan maskesi duruyor. Diğer bir köşede bir çeyiz sandığı (1925), eski radyo (1956), pikap (1969),çalışma masası (1954), daktilo, gırgır süpürge, duvarda gaz lambası, kitapla dolu bir kütüphane, Bursa ceza evinde çekilmiş fotoğraflar ve anılar.. Bu müzede sadece edebiyat değil bir yaşam tarzıyla da tanışacaksınız.

 

 

Henüz Tanımayanlara Orhan Kemal

Orhan Kemal Eylül 1914’de Adana’da dünyaya gelmiş. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan yazarın ailesi Suriye’ye göç etmek zorunda kalınca ortaokul eğitimini son sınıfta yarım bırakmak zorunda kalmış. Yaşadığı birçok acı ve zorluğa rağmen yazmaktan vazgeçmeyen Orhan Kemal, çeşitli dillere çevrilen kitaplarıyla her yaştaki okuyucuyu etkisi altına almayı başarmış. Evrensel dilde yazılan eserlerini her okuyuşta farklı bir lezzet alacağınıza emin olabilirsiniz.

 

Büyük ustanın aziz hatırasını saygıyla yad ederek gezdiğimiz müzeden çıkışta hemen alt katta bulunan İkbal Kahvesi’ne gidiyoruz. Bu kahvenin edebi tarihimizde önemi büyük. Bir dönem usta edebiyatçılar burada toplanıp birlikte vakit geçirir, edebiyat konuşurlarmış. Orhan Kemal’in oğlu da bu kahveyi korumuş. Oturup bir çay içiyor, raflardaki kitapları inceliyoruz. Buradan dilediğiniz kitabı da satın alabileceğinizi belirtelim.

Müze hafta içleri oldukça sakin, ziyaret için tercih edebilirsiniz. Giriş ücreti 10 TL. Öğrenci 5 TL. Öğrenci gruplarından da indirimli fiyat alıyorlarmış. Pazar günleri de kapalı.
Bu önemli ismi daha yakından tanımak ve tanıtmak için burayı ziyaret etmenizi öneririz.
Sanat dolu günlerde buluşmak dileğiyle…
Gonca Sağlık

Firuzağa Cami

Cihangir : Sanatçıların Mekanı

Cihangir : Sanatçıların Mekanı

Belli bir yaşta olup İstanbul’da yaşayan veya bir şekilde buraya yolu düşen herkesin gençlik dönemlerinin tartışmasız durağıdır İstiklal Caddesi. Günümüzde o dokusu ve kokusunun hızla yok olduğu bu güzel cadde, çalan müzikleri, kitapçıları ve sosyal hayatıyla bir döneme damga vurmuştu. Öyle popülerdi ki aklımıza ara sokaklarına, aşağı sahile doğru inmek gelmezdi bile. Son yıllarda ise caddenin arka tarafları da oldukça popüler. Cihangir gezimize Taksim meydanından başlıyor, İstiklal Caddesi’nden sola kıvrılarak Sıraselviler caddesine doğru yöneliyoruz.

Sıra Selviler

Caddeye girer girmez muhteşem yapılarla karşılaşıyoruz. Hemen sağda bir kilise, az ileride solda Romanya Konsolosluğunun özenli mimariyle bezeli yapısı. Fotoğraf çeke çeke ilerleyip Safiye Ayla apartmanına geliyoruz. Türk Musikisi’nin unutulmaz sesiSafiye Ayla Targan (1907-1998)’ın yaşadığı bu apartmanı o eşsiz nağmeler eşliğinde seyrediyoruz.

Yola devam ediyoruz. Vakit sabahın erken saatleri. (Gezi sever dostlara bir tavsiye: Eğer vaktiniz varsa İstanbul’u keşfetmek için en uygun zamanlar hafta içleri sabah saatleri. Kalabalıkları geride bırakarak sokak sokak şehri koklayabilmek gibisi yok.) Yol bizi tarihi Savoy Pastanesine çıkarıyor. 1950’den beri hizmet veren pastanenin çilekli milföyünü denemeden geçmeyin diyerek soluğu Firuzağa camiinde alıyoruz.  Burası aslında bir mescit. Firuzağa tarafından 1491 senesinde yaptırılan camii, 11 Mart 1823’de çıkan büyük yangında zarar görmüş. 2. Mahmut tarafından yenilenen camii günümüze dek ulaşmış. Camiinin altında dükkanlar ve yeme-içme yerleri var. Biz de çayımızı çok bilinen ve günün her saati kalabalık olan kahvede içiyoruz. Burada Yeşilçam’ın emektarlarına veya popüler simalara rastlamanız mümkün. Hemen karşısında duran seyyar simitçiden simit alıp mahalleyi seyrediyoruz. Bir dönem gerçekten en revaçta muhitti Cihangir. Kiralar almış başını gidiyordu. Fakat hemen alt tarafında bulunan Karaköy’ün hızlı yükselişiyle birlikte bu etkisi günümüzde azalmış gibi görünüyor.

Çay-simit faslından sonra sokak aralarından ilerleyerek üstat Orhan Kemal Müzesi’ne ulaşıyoruz. Küçük de olsa usta yazarı tanıyıp hatırlamak için önemli bir durak burası. Semtteki bir diğer müze de Orhan Pamuk’un aynı adlı eserinden esinlenerek kurulan Masumiyet Müzesi.

Şehzade Cihangir’den Semt Cihangir’e

Semtin tarihine kısaca göz atmak gerekirse: Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan’dan olma oğlu Şehzade Cihangir erken yaşta vefat edince, şehrin en görülen bölgesine bir cami inşa ettiriyor ve oğlunun adını veriyor. Zamanla bu caminin etrafı yerleşim alanı haline gelerek Cihangir adını almış. 20. Yüzyıl itibariyle bölgeye gayri müslim nüfus da yerleşiyor; Cumhuriyetin ilanıyla birlikte semt hızlı gelişme gösteriyor.

Semt, yokuşları ve merdivenleriyle meşhur. Neredeyse her sokağa, her apartmana merdiven çıkılarak ulaşılıyor. Bölge tarih sürecinde çok fazla büyük yangın geçirmiş. Sokakları çok dar olduğu ve ulaşım zor olduğu için tulumbacılık oldukça önemli bir meslek haline gelmiş. Evliya Çelebi de İstanbul’un Tarihi adlı kitabında semtin merdivenli yokuşlarından bahsetmiş.

Cihangir ile ilgili bir not: Semt, İngiliz Guardian gazetesi tarafından dünyanın yaşanacak en iyi 5 yeri sıralamasında dördüncü sırada yerini almış.

Münir Özkul ve Adile Naşit’in Neşeli Günler filmini hatırlamayanınız var mı? En iyi turşu limonlu mu sirkeli mi olur tartışmaları hafızamızda yerini koruyor. İşte bu güzel filme ev sahipliği yapan meşhur Cihangir Asri Turşucusu da semtin simgelerinden biri. Mekan, İstanbul’un en iyi 10 turşucusu arasında yerini alıyor. Turşucudan çıkınca sola dönün, 100 metre ilerde ilk sağda Adile Naşit Çıkmazını göreceksiniz. Büyük ustanın önünde saygıyla eğiliyor ve Cihangir’in en iyi fotoğraf noktalarından biri olan çıkmazda bol bol fotoğraf çekiyoruz.

Sırada Cihangir Camii var, görmek için gidiyoruz. Fakat yapı büyük bir tadilata girmiş. Biz de rotamızı manzaraya açılan yokuşa ve merdivenlere yönlendiriyoruz. Hava güneşli, karşımızda tarihi yarımada ve Boğaz. Muhteşem. Öğrendiğimize göre buralar gün kararmaya başladığı andan itibaren pek de tekin olmuyormuş. Aman dikkat diyoruz.

İBB bu muhteşem manzaraya nazır harika bir tesis işletiyor. Biz tamamen tesadüfen bulduk. Çevresinde inşaat hızla devam etse de, mekan temiz, farklı ve en önemlisi çok çok ucuz. İstanbul’un tartışmasız en iyi manzaralarından birine bakarak çok ucuza karnımızı doyurduğumuza inanamıyoruz.

Cihangir, güneşli bir İstanbul sabahında şehrin dokusunu sonuna kadar hissedebileceğiniz sakin bir semt. (Bu sakinliğin geceleri yerini eğlenceye ve kalabalığa bıraktığı söyleniyor.) Siz de açın haritanızı ve keşfe başlayın.

Nasıl gidilir:

Cihangir Taksim’e olan yakınlığıyla ulaşım konusunda çok rahat. Taksim’e metroyla gelip, Sıraselviler Caddesi’ni takip ederek semte ulaşabilirsiniz.

Gonca Sağlık

Zeyrek Genel

Zeyrek / Saklı Hazine

Zeyrek / Saklı Hazine

Zeyrek deyince hemen bir anlam ifade etmeyebilir zihninizde. Haliç’ten Fatih’e çıkan Atatürk Bulvarı’ndan ve su kemerinden geçmeyeniniz var mı? Şehrin en eski ve işlek bu caddesinin hemen arkasında bir tarih gizli. Henüz keşfedilmemiş, Balat gibi Kuzguncuk gibi sokaklarında kalabalıkların dolaşmadığı bir İstanbul hazinesini keşfetmeye hazır mısınız?

Yağmurlu bir İstanbul sabahında yolumuz Zeyrek’e düşüyor. Burası, İstanbul’un fethinden sonra kurulan ilk mahalle olma özelliğini taşıyor. (Fatih Sultan Mehmet’in türbesi de burada bulunuyor.) Bulvar’dan sağa doğru kıvrılıyor ve yokuştan çıkıyoruz. SGK binası dönemecinden sonra soba kokularıyla karışık bir semt karşılıyor bizi. Saklı kalmış, kendi içinde sakin görünüşüyle tarihin coşkusunu harmanlamış bir semt. Heyecanla sokaklarında dolaşmaya başlıyoruz. Ellerinde el işi torbalarıyla komşu ziyaretine giden hanım teyzeleri görüyor, selamlaşıyoruz. Bu gezi bizi çok mutlu edecek, işte o dakika anlıyoruz.

Semte adını veren Zeyrek Camii oldukça gösterişli yapısıyla yolun karşısından bile görülüyor. Camiinin eski adı Pantokrator Manastır Kilisesi. M.S. 1118-1136 yılları arasında inşa edilmiş yapı, birbirinden farklı 3 kilisenin bir araya gelmesinden oluşmuş. Yapı aslında bir tür Hıristiyan Külliyesi. 1453 senesinde İstanbul’un fethiyle birlikte Camii olarak kullanılmaya başlanmış. Günümüzde büyük bir tadilatla yenilenme sürecinde. Biz gittiğimizde de inşaat çalışmaları vardı. Bu nedenle sadece namaz vakitlerinde ziyarete açık olduğunu belirtelim.

Semte ve âdeta semtin simgesi olan bu yapıya adını veren Molla Zeyrek, Hacı Bayram Veli’nin öğrencisi bir Allah dostu. Zeyrek adını da Hacı Bayram’ın verdiği biliniyor. Molla Zeyrek bir süre Bursa’da müderrislik yapmış. İstanbul’un fethine katılan ulemalar arasında olduğu da biliniyor.

İstanbul’a bu tepeden bakmak

Camiinin hemen karşısında İstanbul Kitapçısı var. Yağmurun şiddetinin azalmasını beklemek için burada bir mola veriyoruz. Mekân sıcacık, sakin ve şehrin tarihi dokusunu hissettiren müzikler çalıyor. Kahve, çay içip hafif bir şeyler yiyebilir; kitapları inceleyip sevdiklerinize hediyelik eşya seçebilirsiniz. Kitapçının bahçesinde muhteşem bir manzara var. Öyle böyle değil, tadına doyulmaz bir manzara. Sağ tarafınızda Süleymaniye, İstanbul Üniversitesi’nin bahçesindeki yangın kulesi, Vefa’nın tarihi camileri ve İMÇ. Karşınızda Galata Kulesi, Galata köprüsü, Haliç ve şehrin yeni yüzü olan gökdelenler. Eski ve yeni yüzüyle İstanbul gözlerinizin önünde. Şehrin en iyi manzaralarından biri olarak burayı kaydedin ve ilk fırsatta mutlaka gidin.

Kitapçıdan çıktığımızda yağmur etkisini azaltmıştı. Zeyrek yokuşundan aşağı doğru iniyoruz ve yolumuz Mehmed Emin Tokadi Hazretlerinin türbesine çıkıyor. Piri Mehmet Paşa Camii (1517) ‘nin hemen üst tarafında ağaçların altındaki sessiz bölgede tarihi mezar taşlarını görüyoruz. Mehmed Emin Tokadi Hazretlerinin türbesi de burada. Rivayete göre bu Allah dostu önemli zat, nasibi olanın mezarını ziyaret etmesini; ziyaret edenlerin de cehennem ateşinde yanmamaları için dua etmiş. Hocası da, o halde mezarının gözden uzak kolay bulunmayacak bir yere yapılmasını vasiyet etmesini söylemiş. İşte bu sebepten söylenen o ki, buraya ancak nasibi olanlar gider bulurmuş…
Bu tarihi mezarlık ve Camii’yi ziyaret etmeden Zeyrek’i gördüm demek elbetteolmaz.

Semtin simgelerinden biri de dünya kültür mirası olarak kabul edilen ve sivil mimari tarzının önemli örneklerinden

olan Zeyrek evleri. Maalesef çoğu yıkık dökük. Unesco’nun dünya mirası listesindeki bu evler, Fatih Belediyesi’nin çalışmalarıyla yenileme sürecine girmiş.

Koruyormuş gibi yaptığımız semt

Mahallenin geçmişi çok zengin. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra ilk Cuma namazını Ayasofya’da, ikinci Cuma namazını Zeyrek’te, üçüncü Cuma namazını da Kariye’de kılmış.

Burada bir önemli yapı da Zeyrekhane. İmparator Komnenos tarafından Panroktator manastırının hemen yanı başına inşa ettirilmiş bu bina, o dönemler konak olarak kullanılıyormuş. Bina asıl haliyle günümüze ulaşamamış. Onun yerine eski gibi görünen bir yapı inşa edilip, bir dönem restoran bir dönem de kafe olarak işletilmiş.

Zeyrek’de Osmanlı ve Bizans dönemine ait çok sayıda eser bulunuyor. Yavuz Sultan Selim’in şeyhülislamı Zenbilli Ali Efendi türbesi de burada yer alıyor. Fakat bu noktada göze çarpan en önemli husus, bu eserlerin yıllar içinde gereken önemi görmemiş olmaları. Başlayan çalışmalarla Zeyrek bir şantiye durumunda da olsa, görülecek gezilecek çok yer var.

Uzun dönem hak ettiği ilgiyi göremeyen bir diğer eser de Zeyrek Sarnıçları. Günümüze kadar ulaşabilmiş bu yapı İstanbul’da yer üstünde bulunan tek sarnıç olma özelliğini taşıyor. Burası da tadilat sürecinde.
Tarihi evleri inceleyerek yokuş aşağı iniyor ve Kadınlar Pazarı diye adlandırılan çarşıya geliyoruz. Buraya Siirt Pazarı da deniyor. Zaten semtte bir Siirt egemenliği göze çarpıyor. At Pazarı Meydanı özellikle Pazar günü sokak aralarına açılan tezgâhlarla oldukça kalabalık oluyormuş. Kadınlar pazarında yok yok. Restoranlar, kuruyemişçiler, baharatçılar ve canlı hayvan satıcıları. Bu nedenle özellikle sıcak havalarda pek hoş olmayan kokuların duyulabileceğini hatırlatalım.

Tarihin kucağında geçen bir günden geriye kalan fotoğraflara bakarak bu semte bir daha gelmeden olmaz diye düşünüyoruz..

Nasıl gidilir:

Beşiktaş’tan kalkan Unkapanı otobüslerine binerek Vefa durağında inip 5 dakika yürüyüp bu tarihi vahaya ulaşabilirsiniz.
Gonca SAĞLIK

Eski Ahşap Ev

Vefa : Sadece bir semt adı mı?

Vefa : Sadece bir semt adı mı?

İstanbul’un en eski ve en küçük semti Vefa’dayız. İnsandaki ‘vefa’ duygusunun anlatımıyla birleştirilmiş bir semt. Nice dizelere, nice öykülere ve umutlara konu olmuş. Semtin geçmişi Bizans’a kadar uzanıyor. Osmanlı ve Bizans döneminde devrin önde gelen bürokrat, tüccar ve bilim insanlarının yaşadığı bir semt olan Vefa, günümüzde terkedilmiş ve adeta yıkılmaya bırakılmış durumda.

Semt ismini, Şeyh Vefa Efendi’den alıyor. Fatih dönemi ve onu takip eden Sultan 2. Bayezid döneminin mutasavvıf ve ulemasından olan Şeyh Vefa Efendi, bu semte bir külliye yaptırmış. Şeyh Vefâ 1491 yılında hayatını kaybetmiş. Ölümünün ardından Fatih Sultan Mehmet kendisi adına bir cami ve bir çifte hamam inşa ettirmiş.

Unkapanı başlı başına bir hikâye zaten. Sahnelerin yıldızı olma ve keşfedilme heyecanıyla plakçıların kapısında bekleyen şarkıcıların durağı Unkapanı. O dönemin plakçılar çarşısı (İMÇ), bugün perdeci ve müzik aleti satan dükkânlarla dolu. Unkapanı üzerinden semte doğru yürüdüğünüzde bu köhne ama ayakta kalmaya direnen semtin etkisi altına giriyorsunuz.

Vefa’nın sivil ve resmi mimariye sahip pek çok eseri maalesef günümüze kadar ulaşamamış. Şeyh Vefa Külliyesi, Mimar Mehmet Ağa Camii, Şeb Sefa Hatun Camii ve Molla Gürani Camii semtin önemli yapılarından bir kaçı. Diğer yandan Vefa Lisesi, Cibali Lisesi, Atıf Efendi Kütüphanesi, Ekmekçizade Medresesi ve Recai Mehmet Efendi Sıbyan Mektebi gibi köklü eğitim ve Kültür kurumları da Vefa semtinin içinde yer alıyor.

Booozaaaaaa

Boza deyince Vefa ismini hatırlamayanınız var mı? Semtin geleneksel ve bozulmadan günümüze kadar ulaşabilmiş mekânı günün her saati meraklı ziyaretçilerini ağırlıyor. Lezzeti marketlerde paketli satılan bozalardan pek farklı olmasa da tarihi dükkân görülmeye değer. Vefa Bozacısı’nın kuruluş tarihi 1876. Hacı Sadık Bey 1870 yılında Arnavutluk’tan İstanbul’a göç eder. O dönemde boza imalatı çok revaçta olduğu için bu işe girer. Zaman içinde kendi geliştirdiği yöntemle 6 sene evinin altında imalat yaparak sarayın çevresinde satmaya başlar. O tarihten günümüze dek ulaşan Vefa Bozasının hikâyesi işte böyle başlar.

Türk spor tarihinin önde gelen eski kulüplerinden biri olan Vefa Spor Kulübü de semtin simgeleri arasındaki yerini almış.

Döneminin yaşayış tarzıyla ilgili ipuçlarını her sokakta görebileceğiniz Vefa semtinde yıkılmaya yüz tutmuş çeşmeler ve tarihi mezar taşları dikkatimizi çekiyor. Bu değerlerin sahipsiz bırakılıyor olmasına yine çok üzülüyoruz. Semtteki manevi emanetlerden biri de Fatih devrinin büyük bilgini ve şairi Nasrettin Hoca’nın torunu Hızır Bey’in türbesi. Günün her vaktinde önünde dua edenlere rastlamak mümkün.

Ayın 1’i Kilisesi

Hızır Bey Türbesinden İMÇ’nin arkasına doğru ilerleyince karşınıza Ayın Biri Kilisesi adıyla anılan yapı çıkıyor. Buranın ünü oldukça yaygın. Tarih hakkında net bir bilgi yok. Bahçede tarihi kalıntılar görülüyor. Bu yapıya mı başka bir esere mi ait maalesef belli değil. Yapı, Vefa Ayazması veya Kilisesi olarak da biliniyor. Bu küçük yapının önünde her ayın 1’inde uzun kuyruklar oluşuyor. Dilek dilemeye gelip buradan anahtar alınıyor, sıraya girip alt kattaki ayazmada kutsal su içiliyor, anahtarla belli kutular açılıyor ve papazın önündeki kuyrukta beklenip dua isteniyor. Ayın 1’i dışında geldiğinizde ise bomboş ve kapalı bir kiliseyle karşılaşacağınızı belirtelim.

Bir dönemin seçkin semtlerinden biri olan Vefa’nın yerinde bugün yeller esiyor. Barındırdığı eserler ve geçmişiyle önemli bir değer olan bu semt, Eminönü, Bayezıt, Süleymaniye ve Zeyrek gibi çok önemli yerleşim yerlerinin komşusu durumunda. Bir gezi planıyla tüm bu bölgeleri aynı anda gezmeniz mümkün. Fakat bizim tavsiyemiz her birine birer gün ayırmanız olacaktır.

Nasıl gidilir:

Semt şehrin kalbinde. Eminönü hattı otobüslerini kullanarak gidip, kısa bir yürüyüş turuyla ulaşabilirsiniz. Fatih-Laleli otobüslerini de kullanabilirsiniz.

Gonca SAĞLIK

Manzara2

Kaunos Antik Kenti : Mavinin içindeki gizli kent

Kaunos Antik Kenti : Mavinin içindeki gizli kent

Dalyan bölgesinin efsane antik kenti Kaunos şehrindeyiz. Buraya tatile geldiyseniz bu antik kenti görmeden dönmeniz kayıp olacaktır. Dalyan, Akdeniz ile Ege’nin birleştiği noktadaki bir doğa harikası. Yazılı belgelerde ilk kez Pers savaşları sırasında adı geçen kentin yerini ilk bulan (1842) İngiliz arkeolog Hoskyn olmuş. Hoskyn, Dalyan’daki harabelerde bir halk meclisi tableti bulmuş, bu tablette yazılanların deşifre edilmesiyle buranın Kaunos olduğu ortaya çıkmış. Kentteki ilk arkeolojik kazılar ise 1966 senesinde Baki Öğün başkanlığındaki ekiple başlamış. Günümüzde kazı çalışmalarının devam ettiği bu kıymetli hazinenin tanıtımı için Valilik başta olmak üzere ilgili kurum ve kuruluşlar çeşitli çalışmalar düzenlemekte.

Kent oldukça engebeli bir arazi üzerine kurulmuş. Ulaşım için farklı güzergâhlar olsa da biz Dalyan nehri kıyısından küçük tekne kiralayarak gitmeyi tercih ettik. Size de bu güzergâhı tercih etmenizi öneririz. Neden mi? Yol boyu Kaya mezarlarını, sazlıklarla kaplı göl suyunu seyredecek, muhteşem havayı soluyacaksınız. Tekne sizi minik bir iskelede bırakıyor, 15 dakika süren muhteşem bir doğa yürüyüşünden sonra kente ulaşacaksınız. Yol boyunca, dallarından narların sarktığı ağaçların güzelliği ise anlatılacak gibi değil. Gidip görmeniz gerek. Hemen buraya bir not düşelim. Tekne kiralarken pazarlık yapmayı unutmayın; fiyatlar arası büyük farklar olabiliyor.

Bu güzel doğa yürüyüşünden sonra işte antik kentteyiz. Kente girişte müze kart geçerli. Adım atar atmaz diğer antik kentlerden ayrılmasını sağlayan o güzel havası ve keçi sürüleri karşılıyor bizi. Dağ keçileri gezi boyunca bize arkadaşlık ediyor.

Kent, kilisesi, antik çeşmesi, tapınakları, tiyatrosu, agorası ve şahane manzarasıyla tam bir görsel şölen, tarihe düzenlenecek eksiksiz bir seyahat niteliğinde. Manzarasını izlemek için bolca vakit ayırın. Özellikle gün batımında eşsiz görüntüler ortaya çıkıyor. Yapılan özenli kazılar sonucu her dönem başka güzellik ortaya çıkmış. Agoradaki yarım daire taş banklar görülmeye değer.

Antik Çağ Limanı

Antik çağda bir liman kenti olan Kaunos, denizin alüvyonlarla dolması nedeniyle günümüzde bu özelliğini yitirse de görülmeye değer çok sayıda kalıntıya ev sahipliği yapıyor.

Bugün denizden bir hayli içerde olan kent, Arkaik, klasik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde halklara ev sahipliği yapmış. Askeri liman, tersaneler ve bazı yerleşim alanları günümüze kadar ulaşamamış. Henüz kazı çalışmasının yapılmadığı ve çok eserin de toprak altında olduğu düşünülürse, bu antik kentin ne denli önemli bir miras olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Kaunos’ta şimdiye kadarki kazılarda mimari eserlerin dışında çok sayıda heykel, heykel kaideleri, sikke, amfora, alınlık (diadem), süs eşyaları, vazolar, kandiller, figürler, çanak ve çömlek bulunmuş. Kentin kalbini oluşturan akropol 152 metre yükseklikteki tepeye kurulu. Kent surlarının kuzey yönünde olanı Ortaçağ’dan kalmış.

Kendi adına para bastıran Kaunos’un bir dönem bağımsız devlet olduğu, çevresindeki Pisilis (Sarıgerme’de), Sultaniye (Köyceğiz Gölü kenarında) ve çevredeki pek çok küçük antik kentin kendisine bağlı olduğu biliniyor. Kentin kuruluş hikâyesi ise biraz karışık ve trajik. Romalı tarihçi ve şair Ovidius’un aktardığı efsane kısaca şöyle: Kaunos ve Byblis ikiz kardeşlermiş. Genç ve güzel bir kız olan Byblis ikiz kardeşi Kaunos’a âşık olmuş. Bir mektup yazarak duygularını dile getirmiş. Bunu öfkeyle karşılayan Kaunos ikizine çok öfkelenerek, kendisini sevenlerle birlikte babasının topraklarını terk ederek kendi ülkesini yani burayı kurmuş. Byblis ise karşılıksız kalan sevgisi yüzünden kendini yüksek bir kayadan atarak yaşamına son vermiş. Su perileri Byblis’e acımış ve akıttığı gözyaşlarından bir pınar oluşturmuş. Efsaneye göre Dalyan’da labirenti andıran kanallar Byblis’in gözyaşlarından oluşmuş.

Antik kent gezmek apayrı bir zevktir. Eski çağlarda yaşananları düşünüp kalıntılara bakmak insan için önemli bir ders niteliğinde. Dalyan’ın en büyük zenginliklerinden olan Kaunos Antik Kenti’nin ortaya çıkarılması ve açık hava müzesi haline getirilmesi ülkemiz turizmi ve Anadolu kültürü açısından oldukça değerli.

Siz de ilk fırsatta bu tarihi eseri gezin, şahane doğanın ve sazlıkların arasından süzülen teknenin keyfini çıkarın.

Gonca SAĞLIK

D-Marin merkez

Göcek

Göcek

Ülkemizin dört bir yanı cennet de Göcek bir başka güzel…Bu cümlenin abartılı olmadığını ancak Göcek’e gittiğinizde anlayacaksınız.

Biz 4 arkadaş 2 gece 3 günlük bir programla gittik Göcek’e. Yaz aylarında sıcakların üst seviyelerde seyrettiğini ve gezmenin mümkün olmadığını öğrenince zaman tercihimizi Ekim ayından yana kullandık. Yaz mevsimindeki insan kalabalığı, o güzelliklerin tadını çıkarmamıza engel olabilirdi. Hemen yazının başında söylemeliyim, Ekim çok iyi bir

tercihmiş, deniz suyu sıcaklığı inanılmaz güzeldi. Koylar sakin, etraf sessiz. İnsan bir tatilden başka ne isteyebilir? Uçak biletlerimizi Temmuz’da almamıza rağmen hiç de ucuz olmadığını gördük. Gidiş için promosyon bilet bulduk fakat dönüşümüzün Pazar akşamı olması sebebiyle dönüş biletlerinin oldukça pahalı olduğunu belirtmeliyim. Cuma sabah 06:15 uçağıyla Dalaman’a indik. Önceden ayarladığımız araç bizi bekliyordu. 20 dakikalık bir yolculuktan sonra otelimize vardık. Göcek konaklama konusunda çok seçenek sunmuyor. Herkesin malumu oldukça pahalı 2 otel var. Bunların yanında butik oteller ve kiralık villalarda kalmak mümkün. Göcek mavi tur durağı olduğu için koylarda teknelerde kalanlar da olduğunu belirtmeliyiz.

Biz, Renka Hotel&SPA’yı tercih ettik. İyi ki de öyle yapmışız. Hep denir ya, kendimizi evimizde hissettik. İşte tam da bu tabiri yaşadık. Tertemiz ferah odaları, lezzetli yemekleri, taş binası, nar ağaçları ve begonvillerle kaplı tertemiz havuzu ve güler yüzlü muhteşem ekibiyle Renka Hotel&SPA aileler için çok doğru bir tercih. Oteli tercih edeceksiniz gidin ismimizi verin, gerisini muhteşem ekibe bırakın. Ekim ayı olduğu için bölgedeki nar ağaçları kocaman kırmızı narlarla kaplı. Otelin ortağı Erdal Bey elleriyle topladığı narları hediye etti. Dönüşte çocuklarımıza mis gibi taze narlar getirdik.

Nerede kalmıştık?

Otele vardık, enfes bir kahvaltı sonrası aracımıza atlayıp Kaya mezarlıklarını görmek için bizi bekleyen teknemize doğru yola çıktık. Muhteşem Kaya Mezarlıklarını görmek için tekneye binmek durumundasınız. Yolculuk başlar başlamaz muhteşem manzaralar kendini göstermeye başladı. Kayaların zirvesinde tüm haşmetiyle boy gösteren Kaya Mezarlıkları görülmeye değer. Tekneyi yanaştırıp bol bol fotoğraf çekmenizi tavsiye ediyoruz. Bu muhteşem görsel şölenden sonra Kaunos Antik Kentini gezmek üzere Dalyan’a doğru yola çıktık. Kaunos’a ayrı bir yazıda değineceğiz. Yol boyunca sazlıkların arasından geçerken suyun deniz değil de göl suyu olduğunu düşüneceksiniz…Suyu o kadar temiz, sakin ve berrak.

Bölge hep koylardan oluştuğu için görmek istediğiniz yerlere kolay ulaşmak imkânsız. Tekne bizi minik bir iskelede bıraktı ve 15-20 dakikalık bir yürüyüşten sonra bu açık hava müzesine ulaştık. Girişte müze kart geçiyor. Sagalassos ve Efes’ten sonra gördüğüm en güzel antik kent işte burada. Hatta Efes’in sıralamadaki yerini değiştirebilirim. Gezmeye başlıyoruz. Zeytin ağaçları ve muhteşem deniz manzarası eşliğinde ilerliyoruz. Agora oldukça bakımlı fakat antik tiyatroya çıkmak biraz çaba gerektiriyor. Levhalarla yön belirtilmemiş. Biraz tecrübe gerektiren bir parkur.

Ekim ayı olmasına rağmen çok sıcak ama etrafta dolaşan keçi sürüsü sizi mest edince sıcağı unutuveriyorsunuz.
Antik şehirden kaybolmadan çıkmayı başarırsanız, teknenin sizi beklediği yere ulaşacaksınız.  Tekne sizi bıraktığı yerde değil, kentin diğer ucunda bir koyda bekliyor. Tekneye ulaşmak için geçtiğiniz yollar ise efsane güzellikte.


Yine muhteşem manzaralar eşiğinde İztuzu Plajına doğru yola çıkıyoruz. Plaj tamamen dolu, insanlar Ekim ayının güzelliğini yaşıyorlar. Tekneden iniyoruz, kumsalda ilerleyerek Caretta Carettaları görmeye gidiyoruz. Caretta Carettalar Mayıs’tan Eylül’e kadar uzanan dönemde saat 20:00-06:00 arası plaja yumurtalarını bırakıyorlar. Caretta Carettaları ve yumurtalarını korumak adına bu saatlerde plaja girmeyi yasaklamışlar.

Dalyan

Biraz yürüdükten sonra kaplumbağa rehabilitasyon merkezine ulaşıyoruz. Rehabilitasyon merkezinde pervanelerden, oltalardan yaralanmış, genel olarak insanlar tarafından zarar görmüş kaplumbağaları iyileştiriyorlar ve ziyarete açık. Çok tatlı bir gönüllü genç kız bizi bilgilendiriyor. Böyle güzel yürekli insanlar iyi ki varlar diyerek tekneye geri dönüyoruz. Dalyan’ın muhteşem sularını izleyerek öğle yemeği için Ortaca’ya ulaşıyoruz. Çam ağaçlarının altında, kedilerin tavukların bahçesinde koşturduğu hoş bir mekânda öğle yemeğimizi yiyor ve Kayaköy’e (Karmylassos) doğru yola çıkıyoruz. Kentin tarihi geçmişinin M.Ö. binlere kadar gitmesine rağmen günümüze kadar ulaşan az sayıdaki lahit ve kaya mezarları M.Ö. 4. yy.’a tarihlenmiş. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bölgede yaşayan Rumların Yunanistan’daki Türkler ile mübadele edilmesi sonucu evler boşaltılmış, yapıların ahşap unsurları doğal etkenler sonucu tahrip olarak kent bugünkü görünümünü almış. Yapıları inceledikten sonra aracımıza binip Fethiye’ye doğru yola çıkıyoruz.

Fethiye

Fethiye’de standart bir tatil kasabası olmanın ötesinde bir özellik yok. O çok meşhur Ölüdeniz manzarasını ise maalesef göremedik. Manzara için uygun saat aralığında yamaç paraşütü yapmak şartmış. Ona da cesaret edemedik. Daha önce bu yöreye gelmiş olan arkadaşımızın tavsiyesiyle rotamızı Üzümlüköy’e çevirdik. Ne iyi etmişiz…Köye gittiğimizde gün akşama dönmek üzeriydi. Köylüler evlerine çekilmiş, sokaklar sessizliğe bürünmüştü. Muhteşemdi… Dar sokaklarda dallarından narların adeta taştığı ağaçları büyük heyecanla seyrediyorduk ki köylü bir amca bize o narlardan ikram etti. Ellerimizde pembeli kırmızılı narlarla soluğu köy kahvesinde aldık. Narlarımızı kahve eşliğinde yedikten sonra Göcek’e otelimize doğru yola koyulduk. Bu kısa köy ziyareti hafızalarımızda uzun süre unutulmayacak bir yer edinmişti bile…

Yeme İçme

Otele dönünce biraz dinlenip akşam için merkeze indik. İndik dediğime bakmayın Renka Hotel&SPA’dan merkeze yürümek 10 dakika. Yeme-içme konusunda seçeneğiniz çok. Malum deniz kıyısı ve balık lokantaları revaçta. Fakat pideciden dönerciye tostçuya kadar seçenek bol. Göcek küçük bir yer, ucuz olur algınız varsa hemen yok edin. Zira fiyatlar İstanbulla yarışır vaziyette. Zaten çarşıdaki büyük marketler ve mağazalar İstanbul’un lüks semtlerinde görmeye alıştığımız isimler. Biz akşam yemeği için her tür mutfağı servis edebilen West Cafe Bistro’yu tercih ettik. Aman önceden rezervasyon yaptırın zira çok kalabalık. Haliyle servis yavaş fakat yemekler lezzetli.

Göcek’te salatalar bir başka güzel. Bunun sebebi hiç şüphesiz nar ekşisi. Dört bir taraf nar ağacıyla dolu olunca buna şaşırmıyoruz ama fiyatı duyunca şaşırıyoruz. Bir küçük şişe nar ekşisi 100 tl’den başlıyor. Ne demişler, taş yerinde ağırdır. Uçakta cam şişe taşıma riskini göze alamadığımız için soruyoruz; İstanbul’da Kuruçeşme’de aynı ürünleri temin edebileceğimiz mağazalarının olduğunu öğreniyoruz.

Yemekten sonra otele geliyoruz. Ekim ayının tatlı serinliğine havuz başında yakılan şöminenin çıtırtısı eşlik ediyor.
Ertesi sabaha mis gibi havada, serin rüzgârda begonvillerin kokusuyla uyanıyoruz. Benim gibi erken uyanmayı sevenlerdenseniz, Renka Hotel&SPA’nın zeytin ağaçlarıyla çevrili çevresinde küçük bir yürüyüş yapabilirsiniz. Otel ücretsiz bisiklet hizmeti de sunuyor. Sabah bisikletle sahile inip tur atabilir, keyfini çıkarabilirsiniz. Göcek o kadar küçük bir alan ki, bisikletle her türlü işinizi görebilirsiniz. Yürüyüş sonrası otelde el yapımı doğal ürünlerle dolu sofrada kahvaltımızı ediyor; temin ettiğimiz erzaklarımızla Göcek iskeleye iniyoruz. Önceden rezervasyon yaptığımız teknemiz bizi bekliyor. Göcek denince akla gelen şeyi işte şimdi yapacağız. Tekneyle açılıp o muhteşem koylara demir atacağız…

Ve Tabii ki Tekne…

Yola çıkıyoruz. Tekneyi kullanan kaptan aynı zamanda teknenin sahibi. Ailece bu işi yapıyorlarmış. Sezon boyunca çalışıp, kışın dinlendiklerini söyledi. Hemen belirtelim, teknede yemeği sizin için pişiriyorlar. Yiyecekleriniz ve içecekleriniz de fiyata dahil. Sofranız hazır kuruluyor, size de teknede keyif yapmak kalıyor. Görevli arkadaş bizi en sakin ve denize girmek için en uygun koylara götürdü. Denizin turkuaz görüntüsünü, suyun içinde net bir şekilde gördüğünüz balıkları ve suyun sıcaklığını anlatabilmem pek mümkün değil.

Açık denizde yeşilliklere karşı pırıl pırıl sularda yüzüyorsunuz, Ekim’in yakmayan güneşi ve sessizlik. Bu mevsimi tercih ettiğimize gerçekten bir kere daha seviniyoruz. Zira yazın bu koylarda kalabalıktan denize girilecek yer bulmak mümkün olmuyormuş.

Taşyaka (Bedri Rahmi Koyu)

Önce Bedri Rahmi koyuna demir atıyoruz. Koyun asıl adı Taşyaka. Bedri Rahmi Eyüboğlu bir mavi tur sırasında uğradığı bu koyda, tepedeki taş kayalıklara bir balık resmi çiziyor. Çizdiği resim balık gibi görünse de içinde 6 tane hayvanı tasvir ediyor. Koyun adı o günden beridir Bedri Rahmi olarak anılmaya başlamış.
Bir diğer önemli koy ise Kleopatra Hamamı Koyu. Hikâyeye göre, Mısır kraliçesi Kleopatra Akdeniz kıyılarını ziyarete çıkmış. Bu ziyarette arkadaşları Kleopatra’ya bir hamam yapıp hediye etmişler. Bu koyda sıcak su kaynaklarının olduğu bilinmekte. Bu suyun cilde çok iyi geldiği ve Kleopatra’nın cildinin güzelliğini buradan aldığı rivayet edilmekte. İçinde batık hamamı barındıran tarihi kalıntıların yer aldığı mavi ve yeşilin bir arada bulunduğu bu koya uğramanızı tavsiye ediyoruz.

Vaktiniz bolsa ve uzun kalacaksanız 12 Adalara düzenlenen turlara da katılabilirsiniz. Zaman benim için önemli diyorsanız, rehberinizin eşliğinde önemli bazı koyları gezebilir, denizin keyfini çıkarabilirsiniz.

Dönmesek mi?

Göcek-İstanbul uçağımız Pazar akşamı olduğu için son günü tamamen Göcek’in merkezini keşfe ayırdık. Otelde havuz, güneşlenme, masaj ve hamam isteyenler için seçenekler de mevcut. Yazarın size önerisi ise Pazar sabah herkes uyurken ve etraf sakinken bu güzel beldenin tadını çıkarmanız. Otelden sahile inip boylu boyunca yürüyoruz. Etraf tertemiz, binalar temiz ve bakımlı. Yol üzerinde Göcek’in yerli halkının yaşam tarzını görebileceğiniz yerleşim alanları var. Keyifle yürüyüş yapıp soluğu hemen merkezdeki dondurmacıda alıyoruz. Methedildiği kadar var. İstanbul’da yediğimiz İtalyan dondurmalarına elveda diyeceğiniz bir lezzetle karşılaşacağınıza şüpheniz olmasın. Dondurmacı Ekim sonunda kapanıyormuş. Biz ucundan yakalamanın mutluluğunu yaşıyoruz.
Göcek’in en meşhur bölgelerinden biri de D-Marin bölgesi. Akıl almaz lüks teknelerin olduğu bu bölgede bir de otel var. Sahili ise görülmeye değer. Kumların Mısır’dan geldiği söyleniyor. Doğal kumsal olmasa da şahane bembeyaz, deniz pırıltılı turkuaz renginde. Giriş oldukça pahalı olsa da burada bir gün geçirmeye değebilir.
Yürüyüşünüz bittiyse ve günlerden Pazar ise yöresel Göcek pazarına uğramadan dönmek olmaz. Taze sebzeleri, meyve ve limonları alıp İstanbul yolculuğuna hazırlanıyoruz.

Kalabalık tatillerden, insanlarla omuz omuza gezmek zorunda olduğunuz caddelerden, eller havaya tarzı gürültülü eğlence anlayışıyla dolu beldelerden sıkılıp yorulduysanız; Göcek tam size göre..

Gonca SAĞLIK

Yalıköy Manzara

Yalıköy, tarih kokan mahalle

Yalıköy, tarih kokan mahalle

Beykoz’un 25 mahallesinden biri olan Yalıköy’deyiz. Anadolu’daki sahil kasabalarının doğallığında, insanların birbirini tanıdığı, iyot kokusu ve martıların sesiyle huzur duyacağınız bir yer Yalıköy. Beykoz hiç şüphesiz çok büyük bir ilçe ve gezilecek çok bölgesi var. Bizden size tavsiye, en az yarım gününüzü buraya ayırın, vazgeçemeyeceksiniz.

Her zaman olduğu gibi önce kısa bir tarih bilgisi vermekte fayda görüyoruz. Bölgede tarihi süreç içinde Ermeni, Rum, Türk ve Arnavut kökenli vatandaşlar yaşamış. Günümüzde her sokakta bu çok kültürlülüğün izlerine rastlamak mümkün. Özellikle Türk mimari yapısına dair muhteşem evler var. Sahilden dik yokuşlara doğru tırmandıkça bu yapıları göreceksiniz. Fakat birçoğu yıkılmaya yüz tutmuş.

Kimler gelmiş kimler geçmiş bu güzel mahalleden. Ahmet Mithat Efendi YalısıAhmet Mithat Efendi, Orhan Veli Kanık, Ressam Burhan Önal bu isimlerden sadece birkaçı. Ünlü şair Orhan Veli İshakağa Yokuşu’ndaki Çayır Sokak’da 9 numaralı evde dünyaya gelmiş.

Günümüzde eskilerin dostlukları samimiyeti kaldı mı bilemeyiz. Fakat mahalle tüm canlılığıyla sizleri içine çekiyor. Beykoz çok uzak gidemem diyenler için: Her 20 dakikada bir Yeniköy-Yalıköy arasında motor seferleri olduğunu hatırlatalım. Boğazın en geniş geçişli bölgesinde keyifli bir yolculuk edeceğinizin garantisini verelim. Çarşı içinde gezdikçe küçük bir  kasabadaymış gibi hissettirecek dükkanlara rastlayacaksınız. Nasıl mutluluk verici.. Biz gittiğimizde sabah saatleriydi ve esnaf yeni yeni dükkan açıyordu. Onlarla sohbet etmek ve izlemek çok keyifliydi.

Balık mı dediniz?

Yalıköy sahil boyunca çok hoş manzaralarla sizleri bekliyor. Beykoz balıkçıların neredeyse merkezi durumunda olduğu için ağ atan büyük tekneleri ve etrafında uçuşan martıları seyretmenin keyfi ise tabi ki paha biçilemez. Buradan da anlaşılacağı için bölge taze ve ucuz balığın adresi durumunda.

Yalıköy’den bahsedince tarihi çeşmelerini es geçmek olmaz. 1749 yılında Osmanlı’da Gümrük Emiri olarak görev yapan İshak Ağa tarafından inşa ettirilen ve Yalıköy’ün başında bulunan İstanbul’un en büyük kır kahvelerinin birinin önünde yer alan çeşme, orijinal halini günümüze kadar koruyabilmiştir. Bu çeşme halk arasında Terazi Çeşmesi olarak bilinir. İshak Paşa döneminden kalan bir diğer çeşme ise Beykoz vapur İskelesinin yakınında yer alan caminin kıble duvarının

hemen önündeki çeşmedir. 1741 yılında inşa edilen çeşme tek cephelidir. Anadolu yakasının tesbit edilebilen en eski çeşmelerinden biri de Yalıköy’de bulunan Kethüda Çeşmesi’dir. (H.940-M.1533) Çeşme 1978 senesinde yol genişletme çalışmaları sebebiyle yer değiştirmiş. Çeşme 1983 yılında eski yerinin gerisinde Ahmed Mithat Efendi yalısının arka cephesi önünde yeniden kurulmuş. Fakat bu nakil sırasında taşları zedelenmiş, özellikle iki yandaki küçük çeşmeleri yok olmuş denecek kadar tahrip edilmiş. Bu arada 1 ve 4 numaralı kitabeler birbirinin yerini almış.

Buradaki tarihi mezarlık ise Çakmak Dede Mezarlığı. Küçük bir köy mezarlığını andıran bu mezarlık, Yalıköy’ün eski sahiplerinin daimi istirahatgahı.

Kadersiz Kışla

Beykoz-Yalıköy mahallesinin ayrılmaz parçası olan bir diğer önemli tarihi değeri ise yaklaşık yirmi bin metrekarelik bir alana sahip olan Kışla’dır. Kışla’nın ön cephesinde bir kitabe, Osmanlı tuğrası, kemerli bir giriş kapısı ve kemerlerin oturduğu sütun başlıkları yer alır. Kışla’nın III. Sultan Selim dönemine dek ne hizmet verdiği tam olarak bilinmemekte. III. Sultan Selim dönemi ile birlikte Kışla’nın bir sanayi bölgesine dönüşmesi planlanmış. III. Sultan Selim bu doğrultuda askeri amaçlı bir çuha fabrikası ile kâğıt fabrikasının kurulmasını emretmiş olsa da, 1807 Ayaklanması sonucunda tahttan indirilerek öldürülmesinin ardından bu proje sekteye uğramış, III. Sultan Selim’in yerine geçen II. Sultan Mahmud bu projeyi sürdürmemiştir. Başlanan inşaat yarım kalmış ve tesisler desteksiz kalmış.

Kışla Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında yetimler yurdu (Dar’ül Etyam) olarak hizmet vermiş, daha sonra askeriye tarafından kullanılmaya başlanmış. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Beykoz çayırında konuşlanan askeri birliklere karargâh işlevi gören Kışla, 1960’lı yılların ardından Askeri İnzibat Merkezi olarak tayin edilmiştir.

Bu güzel mahalleyi gezip keşfettikten sonra karnınızın acıkması normal. Çarşı içindeki taş fırınlardan alacağınız hamur işlerini, Boğaz’ın Karadeniz’e açılan sularını izleyerek yiyebileceğiniz çay bahçeleri sizleri bekliyor.

Nasıl gidilir:

Üsküdar İskelesi’nin karşısından Beykoz dolmuş veya otobüslerine binip sahil boyunca şahane manzaraları izleyerek Yalıköy’e ulaşabilirsiniz. Avrupa yakasından direkt gelmek isteyenler için Yeniköy İskelesi’nden 20 dakikada bir kalkan motorlar ideal. Aynı motorla geri dönmeniz de mümkün. Bir diğer alternatif de Sarıyer’den Anadolu Kavağı’na giden şehir hatlarına binip karşıya geçmek. Böylece bir taşla iki kuş vurup Anadolu Kavağını da gezebilirsiniz.

Gonca Sağlık

Arnavutköy

İstanbul’da bir mahalle: Arnavutköy

İstanbul’da bir mahalle: Arnavutköy

İstanbul’da Boğaz’ın kıyılarını süsleyen bir mahallede, Arnavutköy’deyiz. Diğer tüm Boğaz semtleri gibi göz

Arnavutköy manzara

kamaştırıcı, eski, kıymetli ve çekici…Kuruçeşme ve Bebek arasında, kendi halinde, dut ve envai çeşit meyve ağaçlarıyla bezeli Arnavutköy, meşhur akıntı burnunu da içinde barındırıyor. Semtin tarihi oldukça eski. Arşivler incelendiğinde 1850’li yıllara kadar ulaşmak mümkün. Fakat daha net bilgilere 1920 ve sonrasındaki kaynaklardan ulaşılabiliyor.
Semt mübadele öncesinde 180 haneden oluşan küçük bir bölgeymiş. Bölge sakinlerinin tamamının Rum olduğu biliniyor. Lozan Antlaşmasıyla, Türkiye Cumhuriyeti ve Yunanistan arasında ‘yaşayan halkların değişimi’ protokolünün imzalanmasıyla birlikte karşılıklı göçler başlıyor ve burada yaşayan Rum köylüler Yunanistan’a, Yunanistan Drama Bölgesi’nde yaşayan Müslüman Türkler ise bu bölgeye yerleştiriliyor. Evliya Çelebi meşhur Seyahatnamesi’nde Arnavutköy’den bahsederken ‘Ekmeğinin peksimetinin beyaz, Yahudilerinin zevk sahibi ve ehl-i saz, Rum Hıristiyanlarının kavmi-i Laz, Cemaati-i Müsliminin ise gayet az’ olduğunu yazar. Sadece bu anlatımla bile, Arnavutköy’ün tarihinde yaşamış halklarının durumu ile ilgili fikir sahibi olabilmek mümkün.

Arnavutköy üzüm asma

Sırasıyla, Rumların, Musevilerin ve Müslüman Türklerin yaşadığı semt, bugün eski halinden oldukça uzakta bir görüntü sergiliyor. Döneminde denizin yalıların duvarlarını yalayan deniz, 1980 sonrasında denizin içinden geçirilen kazıklı yol sayesinde oldukça gerilerde kalmış. Bugün semtte yalı diyebileceğiniz bir bina maalesef bulunmuyor. Fakat her şeye rağmen tarihe tanıklık etmiş muhteşem binalar Boğaz’a karşı arz-ı endam ediyor.
Konumu nedeniyle oldukça kolay ulaşılan ve popüler bölgelere yakın olan Arnavutköy, sokaklarının içlerine daldıkça size sürprizler hazırlıyor. Hatta ben yürümeyi severim, dağ-bayır demem tırmanırım derseniz, Etiler’deki meşhur AVM’nin arasından aşağı doğru yürürseniz, eski ve yeninin harmanlandığı Arnavutköy’ü daha yakından tanıma fırsatını yakalayabilirsiniz. Aşağıya doğru indikçe, evlerin arasındaki dik merdivenler ve üzüm asmaları dikkatinizi çekecek. Keyfini çıkarın.

Son dönem Osmanlı Yapıları

Yürüyüşünüzün sonuna yaklaşırken semtin tam orta yerinde tüm haşmetiyle Ayia Strati Rum Ortodoks Taksiarhi Kilisesi sizi karşılayacak. Durup seyrediyor ve ibadete gelen insanları görüyoruz. Her inanıştan insanın yaşadığı bu güzel şehrin kıymetini iyi bilmemiz gerektiğini bir kez daha hatırlıyoruz. Gerek iç gerekse dış mimarisiyle oldukça etkileyici bu kilise, 1899’da inşa edilmiş. Osmanlı döneminde büyükelçi, vezir ve paşa gibi önemli makamlarda görev almış Rum asıllı Kostantinos Mousouros ve ailesine ait kabristanın kilisenin bahçesinde bulunduğu biliniyor.

Arnavutköy kilise
Bu etkileyici binayı gördükten sonra sahile doğru iniyoruz. Caddedeki ışıkların hemen karşısında bulunan Tevfkiye Camii’ne gidiyoruz. Semtte görülmesi gereken önemli eserlerden olan Camii, Sultan 2. Mahmut tarafından oğlu Şehzade Tevfik için 1832 yılında yaptırılmıştır. Akıntı Burnu ve Arnavutköy Camii olarak da anılan yapı, dikdörtgen planlı ve tek minareli ahşap çatılı olarak inşa edilmiş. Boğaz’a hakim geniş bir avlusu olan Camii’nin müthiş bir manzarası olduğunu da ekleyelim. Avludaki banklara oturup eşsiz manzaranın seyrine dalabilirsiniz.

Semtte bu yapılardan başka, Rumlara ait ayazmalar ve Musevi mezarlığı da bulunuyor. Arnavutköy Çarşısı ve Boyalı Köşk Kasrı da görülmesi gereken yapıların başında yer alıyor.
Arnavutköy, yeme-içme ve eğlence bakımından çok gözde gibi görünmese de müdavimlerinin vazgeçemediği bir semt. Bu durum Osmanlı’nın son döneminde başlamış. O dönem eğlence hayatı o kadar revaçtaymış ki, semt küçük Beyoğlu olarak anılırmış.

Yamaçlarını süsleyen koruluklarıyla temiz havanın hüküm sürdüğü semt, üzüm bağları, çileği ve beyaz peksimetleriyle ünlü. Çarşı içindeki fırınlardan taze hamur işlerinin kokusunu duyacaksınız.
Yeme-içme üstadı olmasak da her yazımızda birkaç fikir vermek isteriz elbette. Arnavutköy balıkçılarıyla meşhur. Oldukça yüksek fiyatlı bu işletmelerin yanında popüler cafe-restoranlar da açılmış. Karnınızı doyurmak için küçük bir servet harcamak zorunda değilsiniz elbette. Tam meydanda Tevfikiye Camii’nin önünde belediyeye ait bir işletme mevcut. Türk kahvesi 4, çay 1 TL. Üstelik yanında limon da var. Manzaraya karşı yerinizi alın, bu güzel semtin tadını çıkarın.

Nasıl gidilir:

Arnavutköy sahilde oldukça merkezi bir konumda. Merkezden Sarıyer yönüne giden tüm otobüsleri kullanabilirsiniz. Ayrıca son dönemlerde Beşiktaş İskeleden sahil yolu üzerinden Bebek-Etiler dolmuşu çalışmaya başladı. Dolmuşa binip kısa sürede semte ulaşabilirsiniz. Ulaşımla ilgili bir yeni gelişme de Arnavutköy iskelesinden Beşiktaş-Eminönü vapur seferlerinin başlamış olması.

Fotoğraf ve Yazı

Gonca Sağlık

Hediyelikler-turrehberin

Yurtdışı gezisinde hediyelik ne almalı…

Yurtdışı gezisinde alınması gereken hediyelikler..

Eğer siz de, “Yurtdışı gezisinde hediyelik ne almalı?” sorusuyla kıvrananlardansanız, bilin ki yalnız değilsiniz. Bir çok kişi aynı bilinmezlik içerisinde kaybolup, kendini “Duty free” adıyla kandıran yerlerde teselli arıyor. Halbuki “Duty Free” ler hem “Duty”li hem de hiç “Free” değil. Eğer henüz yanınızda yoksa, bir çay / kahve eşliğinde sizi hem gezdirelim, hem de bilgilendirelim. Bakalım ülkeler, hediyelikleri ile sizi etkileyecebilecekler mi?

Yurtdışı

Hemen hemen herkes, ilk yurtdışı çıkışlarında bir çok kişiden “duty free” yani “vergiden muaf” alışveriş alanlarını duymuşlardır. Bunların en sık rastlananı, özellikle ülkelerin giriş kapıları olan, uluslararası hava limanlarıdır. Ancak yanlış bilinen bir gerçek, hava limanları her vergiden muaf olmadığı gibi, aynı zamanda ucuz da değillerdir. Bunun en büyük sebebi, artık uçağa binip gidecek bir yabancıya daha ucuz fiyata bir şey satmanın anlamının olmaması, ikinci büyük sebebi ise havaalanı dükkanlarının kiralarının çok yüksek olması.

Hediyelik

Bir de tabi ne alacağınız da, en az ne kadara aldığınız kadar önemli bir durum. Hatta çoğu zaman çok daha önemli olabiliyor. Düşünsenize tüm arkadaşlarınızı kıskandıracak, düşmanı karpuz gibi ortadan çatlatacak o güzelim eşsiz şey (artık her ne ise), salonunuzun ortasında dururken, elbette aldığınız fiyat pek önemli olmayacak. Zaten bire bin katarak anlatacaksınız. “Aslında 10.000 dolardı da pazarlık ile 2000 dolara kaptım” deyivereceksiniz.

Ne almalı

Şakası bir yana, ne almak gerektiği ile ilgili soruyu aslında bizim ülke ve şehir rehberleri sayfamızda gideceğiniz ülkelerin sayfalarından da okuyarak öğrenebilirsiniz. Ama size tüm siteyi gezdirmektense, bir iyilik yapıp aşağıya özetleyelim dedik.

A.B.D.
Elektronik, Texas’tan kovboy şapkası, Chicago’dan Pırlanta yok o pahalı ise Blues içerikli hediyelik alınabilir.
Bahamalar 
Hasır şapkalar, deniz kabukları, hasır şapkalar.
Dominik Cumhuriyeti
Deniz kabukları, deniz kabukları, deniz kabukları…
Arjantin
Mate, kesinlikle Espadrilles denilen ayakkabı ve alabiliyorsanız TANGO…
Brezilya
Rio karnaval kıyafeti. Dikkat edin içindeki de gelmesin 🙂
İngiltere
Tam kraliçelere layık, 5 çayınıza renk katacak Porselen çay takımları. İngiliz süeterleri de iyi seçim.
Fransa
Mum, çikolata ve Şal
İtalya
Zeytinyağı ve Modena Balzamik Sirkesi
Finlandiya
Ahşap eşya
Danimarka
Porselen bebek ya da bir Viking.
Belçika
Çikolata ve Dantel
Almanya
Elbetteki Bira Kupası
Avusturya
Kristal… Hem de Swarovski marka.
Çekya
Likör takımı, özellikle kristalden yapılmış olanları
Bosna Hersek
Sürahi… Buraya özgü olanları
Arnavutluk
Rakı
Bulgaristan
El oyması ürünler
Azerbaycan
Çok nadir rastlarsınız ama bulursanız, petrolden çizilmiş resimler alın. Bulamazsanız halı.
Fas
Yerel seramikler
Malezya
Batik kumaş ve kıyafetler
Endonezya
Kris adı altında kıvrımlı hançer
Avustralya
Bumerang
Macaristan
Toz biber / pul biber (Paprika)
İrlanda
Whiskey
Japonya
Elektronik
Polonya
Kehribar Taşı
Rusya
Matruşka Bebekler ve kilitli kutular
Güney Afrika Cumhuriyeti
Amarula
Türkiye
Bakır Kahve seti ve onunla birlikte 1 paket de lokum.

Başka tavsiyesi olanlar, yorumlar üzerinden bu sayfaya ekleyebilir. İlerleyen zamanlarda fazla tavsiye alan hediyelikleri de yazıya ekleriz. Böylelikle yaşayan bir hediyelik listemiz olur.

İyi gezmeler ve iyi alış verişler.

Beşiktaş Köyiçi

Beşiktaş – Bir Yaşam Biçimi

Beşiktaş – Bir Yaşam Biçimi

Beşiktaş için İstanbul’un kalbi dersek yanılmış olmayız. Ruhu olan, yaşayan bir yer Beşiktaş. Şehrin en önemli geçiş noktasında yer almasının yanında, Türkiye’nin en köklü futbol takımlarından birinin yuvası olması da önemine önem katıyor.

Bu güzel bölge adını, Barbaros Hayrettin Paşa’nın gemilerini kıyıya bağlamak için yaptırdığı beş adet sütun taştan almış. O dönemler bölgeye Beştaş denirmiş. (Barbaros Hayrettin Paşa Beşiktaş için önemli isimlerden biri. Sahilde iskelenin karşısındaki türbesi ve hemen karşısındaki heykeli dikkat çeken yapılar arasında.) Yıllar içinde isim değişmiş ve Beşiktaş olmuş.

Bir sahil semti olan Beşiktaş’ta 19. Yüzyıla kadar bir koy varmış. Sonra bu bölge doldurulmuş ve bugünkü Dolmabahçe ismini almış. Semtin tarihine şöyle bir göz atıp, tarihi bilgileri doğru yazılmış tarih kaynaklarından öğrenmeliyiz diyerek sosyal mesajımızı da verdikten sonra yolumuza devam ediyoruz.

Beşiktaş, uzun bir sahile sahip. İskelenin yanındaki banklarda oturup Üsküdar’ı, vapurları ve eşsiz boğaz manzarasını izliyoruz. Derken Kadıköy iskelesine bir vapur yanaşıyor. İşte kartpostallara yaraşır bir görüntü. Zaman dursa dediğimiz bir an, hele yağmur da varsa..Deniz havasını içimize çektikten sonra keşfetmeye hazırız. Yol üzerinde yenilenmiş haliyle önemli müzelerden olan Deniz Müzesi yer alıyor. Meraklısı için ilginç bir ziyaret olabilir. Tam bilet 7.5 TL. Hemen küçük bir not: Deniz Müzesi de dâhil bütün önemli noktalar ayrı yazılarda ele alınacağı için sadece kısa bilgiler vererek geçiyoruz.

Çarşı Her Şeye Karşı mı?

Işıklardan karşıya geçtik, Kabalcı Kitabevi’nin köşesinden kıvrılıp köy içine gitmek için yürüyoruz. Ah Kabalcı, bir semtin simgesi. Hızla değişen çok şey gibi kapandı gitti. Bir dönemin anılarını da alıp götürdü…Bu düşüncelerle yürürken sağda büyük çınar ağacına selam veriyoruz. Neredeyse tüm bölgeyi yemyeşil gösterecek kadar heybetli bu çınar ağacının daha nice nesilleri mutlu etmesini dileyerek yolumuza devam ediyoruz. Ve karşımızda ilk kartal heykeli. Semtin kokusunu hissetmemek elde değil ki. Sağa kıvrılıp büyük heykelin yer aldığı ve ‘Köy içi’ denilen bölgedeyiz. Etraf restoran, ,insan ve heyecan dolu. Günün her saati hareketli. Tam göbekte duran lokmacıdan tarçınlı lokmamızı alıp bir süre dinleniyor ve balık pazarına gidiyoruz.

Mevsiminde tazecik balıkları bulabileceğiniz, hemen arkasındaki restoranlarda tadına bakabileceğiniz bölgedesiniz. Kendine has kültürü olan bu mekânlarda dost sohbetlerinin tadına doyulmaz.

Beşiktaş aradığınız her şeyi bulabileceğiniz bir çarşı konumunda. Ucuz fiyata ayakkabıcılar sağlı sollu dizilmiş. 1milyonculardan pahalı markalara kadar çok çeşitli ürüne ulaşmak mümkün. Kuyumcular, tekstil ürünleri, aktarlar ve elektronik eşya satan dükkânlar. Hepsi emrinize amade. Semtte her şey var da en güzelleri kitapçılar. Beşiktaş’a gidince kitapçı gezmeden olmaz gibi gelmiştir hep. Semt neredeyse kitapçı cenneti. Her sokakta rastlamak mümkün. Burada yazarın uğrak yeri olan iki mekâna değineceğiz. İlki, Balık Pazarı’nın karşısındaki Mephisto. Sabah erken saatlerde gidin ki sakin olsun, fonda çalan şarkılarla mest olun, kitapların arasında kaybolun. Fakat kitap tercihleri biraz kısıtlı gibi. Zamanla seçeneklerin artmasını ümit ediyoruz. Kabalcı kapandıktan sonra o bölge için vazgeçilmez mekânlardan biri oldu bile. Bir diğer tavsiye de Akaretler yokuşunda Açık Öğretim bürosunun hemen karşısında yer alan Minoa kitap&kahve. Mekâna girerken sağlı sollu ortancalar tarafından karşılanıyor, girer girmez kitapların ve kurabiye kokusunun büyüsüne kapılıyorsunuz. Saatlerce gezip sıkılmayacağınız bir yer burası. Çok da hoş bir cafesi var. Şahane salatalar, tatlılar ve kahve. Öğlen saatlerinde giderseniz yer bulmanız güç, ünlü bir simaya rastlamanız muhtemeldir. Tarihi öneme sahip Akaretler son yıllarda Beşiktaş’ın lükse döndüğü yüzü olarak boy göstermekte. Bunu da ayrı bir yazıya saklıyor, Minoa’dan aşağıya doğru yürüyüp Şair Nedim sokakta ilerlemeye başlıyoruz. Beşiktaş çarşının bir üst paralelinde bulunan Şair Nedim geniş caddesi ve alışveriş seçenekleriyle ilgi çekiyor. Bizim bu caddeye giriş nedenimiz ise yolun ortasındaki Doğu Karadeniz Pidecisi’ne varmak. Gurme değiliz tabi ama az biraz Karadeniz pidesinden anlıyorsak buradaki pidelerin enfes olduğunu yazmadan geçemeyiz. Pideciden çıkınca sağa dönüp çarşıya inebilir, ya da devam edip pazara ulaşabilirsiniz. Beşiktaş Cumartesi Pazarı sadece bölge halkı için değil tüm İstanbul için önemli bir yere sahip. Elbiseden gıda maddelerine, ucuz taze sebze ve meyveden kozmetiğe kadar aradığınız her şey bu pazarda var. Fakat amacınız gezi ise cumartesileri bu bölgeye gelmeyin. Çok kalabalık, yürümek mümkün olmuyor.

Park yeri bulmak zaten hayal. Hele pazarın tam karşısındaki Beşiktaş Evlendirme Dairesini de göz önüne alırsanız…Pazardan Teşvikiye’ye tırmanıp yürüyerek Nişantaşı’na ulaşmak mümkün. Fakat çok dik bir yokuş olduğunu söyleyelim. Tam tersi bir rota çizmek daha akıllıca olur. Neyse biz yolumuza devam edelim. Pazardan aşağı inip göbekten sola dönünce şehrin göbeğindeki vaha Ihlamur Kasrı’yla karşılaşacaksınız. 1 TL. karşılığında bahçe kullanıma açık. Şehrin dışındaymış gibi hissederek bir kahve içip parkta oynayan çocukları izleyince, yoldan vızır vızır geçen arabaların sesini duymayacaksınız bile. Bahçedeki ördekler ve tavus kuşları da günün sürprizi olacak.

Moladan sonra Ihlamur Deresi caddesinden geri dönüyoruz. Yol boyu dükkânların arasından pencerelerinden sardunyalar sarkan evleri izleyerek yürüyoruz. Her yaşanmış semt gibi burası da mahalle dokusunun güzelliğiyle bizleri etkiliyor. Yolda mahalleli teyzelere selam veriyoruz. Burada insanlar birbirini tanıyor, Beşiktaş’ın yerlisi diye bir kavram var.

Çarşı ise Beşiktaş’ın içinde başlı başına bir semt durumunda. Büyük Beşiktaş Çarşısı ve Sinanpaşa’da her türlü kıyafet, ayakkabı, cd ve sınavlara hazırlık kitapları bulabilirsiniz. Moda’nın kalbi Beşiktaş Çarşı’da atıyor, bizden söylemesi. Semt içindeki Abbasağa Parkı’na değinmeden Beşiktaş yazısı olmaz. Bu park genellikle mahallelinin gittiği, çeşitli etkinliklerin ve buluşmaların yapıldığı, Ramazan ayında iftar sofralarının kurulduğu bir park. Barbaros Bulvarı’ndan kolayca ulaşabileceğiniz bu park, mahallenin kokusunu içine çekebileceğiniz önemli merkezler arasında yerini alıyor.

Beşiktaş bu gezmekle biter mi? Dolmabahçe yolunu asırlık çınarların gölgesinde yürümek, Dolmabahçe Sarayı’nda tarihin içinde gezinmek, Beşiktaş’ın mabedi Vodafone Arena’da kartal ruhuna bürünmek isteyenler için de elbette bir kaç tavsiyemiz olacak. Stadyumdan başlayalım. Kartal yuvası, yenilenen yüzüyle Beşiktaşlıların gözdesi. Stadyumun hemen altındaki BJK müzesini gezip alışveriş yapmanız mümkün. Dolmabahçe Sarayı ise eşsiz güzelliğiyle Boğaz’ın en güzel yerinde ziyaretçilerini bekliyor. Saray’ın önünde Saat Kulesi’nin hemen altındaki çay bahçesi de denize sıfır konumu ile iyi bir mola tercihi olacaktır. Buraya girmek için Saray’ı ziyaret etmenize gerek yok, hatırlatalım.

Dolmabahçe-Beşiktaş arasındaki yol ise tam bir efsane. Lale mevsimine denk gelirseniz sağlı sollu rengârenk laleler eşliğinde yürümek çok keyifli oluyor. Bu yolu dümdüz yürüdüğünüzde yol sizi Çırağan Caddesi’ne çıkaracak. Yol üzerindeki eşsiz mermer kemerler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün şahane fotoğrafları sizlere görsel şölen sunacak.

Yol üzerindeki Yıldız Parkı ve Yıldız Sarayı da şehir içinde bir cennet. Fakat son zamanlarda devam eden inşaat ve yapım çalışmaları nedeniyle içeriye girmeniz sizi hüsrana uğratacak. Etrafta oldukça fazla olan sokak köpeklerinin tehlikeli olabileceği konusunda da bir küçük hatırlatma yaptıktan sonra yolumuzu hemen sol taraftaki Yahya Efendi Dergâhına çeviriyoruz.

Manevi yönden güçlü duygular hissettiren bu güzel Dergâha uğramak, çölde vaha bulmak kadar güzel…Şehir yaşamının olanca hızıyla aktığı bir cadde ve hemen üzerindeki huzur yuvası…Bahçesinden eşsiz Boğaz manzarasına tepeden bakabilirsiniz. Tüm bu mekânlar ayrı ayrı o kadar önemli ki, gezdikçe seviyor ve vazgeçemiyorsunuz.

Gurme değiliz desek de bir semti anlatırken nerede ne yenir ne yenmez yazmadan olmaz. Biz yazılarımızda tecrübe ettiğimiz mekânları anlatmaya dikkat ediyoruz. Pideciye üstteki satırlarda değinmiştik. Kahveyi de Minoa’da içtik. Bunun dışında son zamanlarda bir çok yeni nesil kahve mekânları açılmış. Yeni mekânlara inat, Yedi Sekiz Hasanpaşa Fırını yıllara meydan okurcasına boy gösteriyor. Mutlaka ama mutlaka uğrayıp paskalya ve tuzlu çubuklarından alın. Çarşıyı gezerken mis gibi tereyağ kokan çubuklarınızı yeyin, Köy içinin hemen alt sokağındaki sokak kahvesinde demli çayınızı için. Zincir kahveciler ve restoranları sevmeyenlerden iseniz bu sokak kahveleri tam size göre. Tabureler üzerinde oturup derin sohbetlere dalın, sonrasında gelsin çaylar kahveler. Kahvaltı sever misiniz? Cevabınız evet ise Çelebi oğlu Sokak’taki kahvaltıcılar tam size göre. Birbiri sıra kahvaltı mekânlarıyla dolu sokakta kalabalık ve sıra olduğunu görünce şaşırmayın, bu doğal ortamı. Beşiktaş’ın üniversitelerin merkezi  ve öğrenci nüfusunun fazla olduğunu göz önünde bulundurduğunuzda ekonomik fiyata kahvaltı veren bu mekânların neden bu kadar kalabalık olduğunu anlamak zor olmaz. Bir de dönerci ismi verelim, not alın. Bu mühim. Çünkü İstanbul’un en iyi dönercisi burası diyorlar. Büyük kartal heykelinin hemen orada Karadeniz Döner. Önünde her daim sıra vardır, açık ayranı muhteşemdir, güler yüzlü hizmetin adresidir.

Yazıyı bitirmeden şehrin orta yerinde minik bir sahilin yerini tarif edelim mi? İskeleye inin, Bahçeşehir Üniversitesi yönünde ilerleyin, İDO iskelesinin hemen yanında minicik bir sahil göreceksiniz. Denizin sesi, boğazın kıyıya vuran eşsiz görüntüsü. İşte günü burada bitirin, pişman olmayacaksınız…

Beşiktaş yazısı şimdilik bu kadar…Şimdilik diyoruz, keşfettikçe sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz..

 

Nasıl gidilir:

İstanbul’da en kolay ulaşılacak merkezlerden biri şüphesiz Beşiktaş. Öyle ki taa Bursa’dan bile gelebilirsiniz. İDO deniz otobüsü iskelesi artık Beşiktaş’ta. Üsküdar ve Kadıköy’den vapurla gelebilir, halk ve özel otobüslerle de çok kolay ulaşım sağlayabilirsiniz.

 

 

 

 

logo

Yurt dışı gezi rehberi olarak hazırlanan Turrehberin'de sizlere, dünyanın birçok noktasını tanıtmanın haricinde, ülkemizden ilgi çeken yerleri de beğeninize sunuyoruz. Çeşitli gezi haberlerinin haricinde, kimi zaman garipsediğimiz olayları da sizlerle paylaşıyoruz. Gezginler için sanal bir Han olmaya başlayan sitemiz için, sizin de tavsiyelerinizi bekleriz. 

Bizi Takip Edin

  • TWITTER

    Bizi takip edin, haberdar olun

  • INSTAGRAM

    Instagram'da da varız

  • PINTEREST

    Bizi Pinlemeyi unutmayın!

  • FACEBOOK

    Takip edin ve Paylaşın

  • GOOGLE+

    +1'leyelim lütfen...

  • E-POSTA

    Soru sormak bedava :)

Güney Amerika

Pasifik

Copyright 2015 © All Rights Reserved / Tüm hakları saklıdır.

Hosted by PBS Tasarım

Site Haritası