Arnavutköy

İstanbul’da bir mahalle: Arnavutköy

İstanbul’da bir mahalle: Arnavutköy

İstanbul’da Boğaz’ın kıyılarını süsleyen bir mahallede, Arnavutköy’deyiz. Diğer tüm Boğaz semtleri gibi göz

Arnavutköy manzara

kamaştırıcı, eski, kıymetli ve çekici…Kuruçeşme ve Bebek arasında, kendi halinde, dut ve envai çeşit meyve ağaçlarıyla bezeli Arnavutköy, meşhur akıntı burnunu da içinde barındırıyor. Semtin tarihi oldukça eski. Arşivler incelendiğinde 1850’li yıllara kadar ulaşmak mümkün. Fakat daha net bilgilere 1920 ve sonrasındaki kaynaklardan ulaşılabiliyor.
Semt mübadele öncesinde 180 haneden oluşan küçük bir bölgeymiş. Bölge sakinlerinin tamamının Rum olduğu biliniyor. Lozan Antlaşmasıyla, Türkiye Cumhuriyeti ve Yunanistan arasında ‘yaşayan halkların değişimi’ protokolünün imzalanmasıyla birlikte karşılıklı göçler başlıyor ve burada yaşayan Rum köylüler Yunanistan’a, Yunanistan Drama Bölgesi’nde yaşayan Müslüman Türkler ise bu bölgeye yerleştiriliyor. Evliya Çelebi meşhur Seyahatnamesi’nde Arnavutköy’den bahsederken ‘Ekmeğinin peksimetinin beyaz, Yahudilerinin zevk sahibi ve ehl-i saz, Rum Hıristiyanlarının kavmi-i Laz, Cemaati-i Müsliminin ise gayet az’ olduğunu yazar. Sadece bu anlatımla bile, Arnavutköy’ün tarihinde yaşamış halklarının durumu ile ilgili fikir sahibi olabilmek mümkün.

Arnavutköy üzüm asma

Sırasıyla, Rumların, Musevilerin ve Müslüman Türklerin yaşadığı semt, bugün eski halinden oldukça uzakta bir görüntü sergiliyor. Döneminde denizin yalıların duvarlarını yalayan deniz, 1980 sonrasında denizin içinden geçirilen kazıklı yol sayesinde oldukça gerilerde kalmış. Bugün semtte yalı diyebileceğiniz bir bina maalesef bulunmuyor. Fakat her şeye rağmen tarihe tanıklık etmiş muhteşem binalar Boğaz’a karşı arz-ı endam ediyor.
Konumu nedeniyle oldukça kolay ulaşılan ve popüler bölgelere yakın olan Arnavutköy, sokaklarının içlerine daldıkça size sürprizler hazırlıyor. Hatta ben yürümeyi severim, dağ-bayır demem tırmanırım derseniz, Etiler’deki meşhur AVM’nin arasından aşağı doğru yürürseniz, eski ve yeninin harmanlandığı Arnavutköy’ü daha yakından tanıma fırsatını yakalayabilirsiniz. Aşağıya doğru indikçe, evlerin arasındaki dik merdivenler ve üzüm asmaları dikkatinizi çekecek. Keyfini çıkarın.

Son dönem Osmanlı Yapıları

Yürüyüşünüzün sonuna yaklaşırken semtin tam orta yerinde tüm haşmetiyle Ayia Strati Rum Ortodoks Taksiarhi Kilisesi sizi karşılayacak. Durup seyrediyor ve ibadete gelen insanları görüyoruz. Her inanıştan insanın yaşadığı bu güzel şehrin kıymetini iyi bilmemiz gerektiğini bir kez daha hatırlıyoruz. Gerek iç gerekse dış mimarisiyle oldukça etkileyici bu kilise, 1899’da inşa edilmiş. Osmanlı döneminde büyükelçi, vezir ve paşa gibi önemli makamlarda görev almış Rum asıllı Kostantinos Mousouros ve ailesine ait kabristanın kilisenin bahçesinde bulunduğu biliniyor.

Arnavutköy kilise
Bu etkileyici binayı gördükten sonra sahile doğru iniyoruz. Caddedeki ışıkların hemen karşısında bulunan Tevfkiye Camii’ne gidiyoruz. Semtte görülmesi gereken önemli eserlerden olan Camii, Sultan 2. Mahmut tarafından oğlu Şehzade Tevfik için 1832 yılında yaptırılmıştır. Akıntı Burnu ve Arnavutköy Camii olarak da anılan yapı, dikdörtgen planlı ve tek minareli ahşap çatılı olarak inşa edilmiş. Boğaz’a hakim geniş bir avlusu olan Camii’nin müthiş bir manzarası olduğunu da ekleyelim. Avludaki banklara oturup eşsiz manzaranın seyrine dalabilirsiniz.

Semtte bu yapılardan başka, Rumlara ait ayazmalar ve Musevi mezarlığı da bulunuyor. Arnavutköy Çarşısı ve Boyalı Köşk Kasrı da görülmesi gereken yapıların başında yer alıyor.
Arnavutköy, yeme-içme ve eğlence bakımından çok gözde gibi görünmese de müdavimlerinin vazgeçemediği bir semt. Bu durum Osmanlı’nın son döneminde başlamış. O dönem eğlence hayatı o kadar revaçtaymış ki, semt küçük Beyoğlu olarak anılırmış.

Yamaçlarını süsleyen koruluklarıyla temiz havanın hüküm sürdüğü semt, üzüm bağları, çileği ve beyaz peksimetleriyle ünlü. Çarşı içindeki fırınlardan taze hamur işlerinin kokusunu duyacaksınız.
Yeme-içme üstadı olmasak da her yazımızda birkaç fikir vermek isteriz elbette. Arnavutköy balıkçılarıyla meşhur. Oldukça yüksek fiyatlı bu işletmelerin yanında popüler cafe-restoranlar da açılmış. Karnınızı doyurmak için küçük bir servet harcamak zorunda değilsiniz elbette. Tam meydanda Tevfikiye Camii’nin önünde belediyeye ait bir işletme mevcut. Türk kahvesi 4, çay 1 TL. Üstelik yanında limon da var. Manzaraya karşı yerinizi alın, bu güzel semtin tadını çıkarın.

Nasıl gidilir:

Arnavutköy sahilde oldukça merkezi bir konumda. Merkezden Sarıyer yönüne giden tüm otobüsleri kullanabilirsiniz. Ayrıca son dönemlerde Beşiktaş İskeleden sahil yolu üzerinden Bebek-Etiler dolmuşu çalışmaya başladı. Dolmuşa binip kısa sürede semte ulaşabilirsiniz. Ulaşımla ilgili bir yeni gelişme de Arnavutköy iskelesinden Beşiktaş-Eminönü vapur seferlerinin başlamış olması.

Fotoğraf ve Yazı

Gonca Sağlık

Hediyelikler-turrehberin

Yurtdışı gezisinde hediyelik ne almalı…

Yurtdışı gezisinde alınması gereken hediyelikler..

Eğer siz de, “Yurtdışı gezisinde hediyelik ne almalı?” sorusuyla kıvrananlardansanız, bilin ki yalnız değilsiniz. Bir çok kişi aynı bilinmezlik içerisinde kaybolup, kendini “Duty free” adıyla kandıran yerlerde teselli arıyor. Halbuki “Duty Free” ler hem “Duty”li hem de hiç “Free” değil. Eğer henüz yanınızda yoksa, bir çay / kahve eşliğinde sizi hem gezdirelim, hem de bilgilendirelim. Bakalım ülkeler, hediyelikleri ile sizi etkileyecebilecekler mi?

Yurtdışı

Hemen hemen herkes, ilk yurtdışı çıkışlarında bir çok kişiden “duty free” yani “vergiden muaf” alışveriş alanlarını duymuşlardır. Bunların en sık rastlananı, özellikle ülkelerin giriş kapıları olan, uluslararası hava limanlarıdır. Ancak yanlış bilinen bir gerçek, hava limanları her vergiden muaf olmadığı gibi, aynı zamanda ucuz da değillerdir. Bunun en büyük sebebi, artık uçağa binip gidecek bir yabancıya daha ucuz fiyata bir şey satmanın anlamının olmaması, ikinci büyük sebebi ise havaalanı dükkanlarının kiralarının çok yüksek olması.

Hediyelik

Bir de tabi ne alacağınız da, en az ne kadara aldığınız kadar önemli bir durum. Hatta çoğu zaman çok daha önemli olabiliyor. Düşünsenize tüm arkadaşlarınızı kıskandıracak, düşmanı karpuz gibi ortadan çatlatacak o güzelim eşsiz şey (artık her ne ise), salonunuzun ortasında dururken, elbette aldığınız fiyat pek önemli olmayacak. Zaten bire bin katarak anlatacaksınız. “Aslında 10.000 dolardı da pazarlık ile 2000 dolara kaptım” deyivereceksiniz.

Ne almalı

Şakası bir yana, ne almak gerektiği ile ilgili soruyu aslında bizim ülke ve şehir rehberleri sayfamızda gideceğiniz ülkelerin sayfalarından da okuyarak öğrenebilirsiniz. Ama size tüm siteyi gezdirmektense, bir iyilik yapıp aşağıya özetleyelim dedik.

A.B.D.
Elektronik, Texas’tan kovboy şapkası, Chicago’dan Pırlanta yok o pahalı ise Blues içerikli hediyelik alınabilir.
Bahamalar 
Hasır şapkalar, deniz kabukları, hasır şapkalar.
Dominik Cumhuriyeti
Deniz kabukları, deniz kabukları, deniz kabukları…
Arjantin
Mate, kesinlikle Espadrilles denilen ayakkabı ve alabiliyorsanız TANGO…
Brezilya
Rio karnaval kıyafeti. Dikkat edin içindeki de gelmesin 🙂
İngiltere
Tam kraliçelere layık, 5 çayınıza renk katacak Porselen çay takımları. İngiliz süeterleri de iyi seçim.
Fransa
Mum, çikolata ve Şal
İtalya
Zeytinyağı ve Modena Balzamik Sirkesi
Finlandiya
Ahşap eşya
Danimarka
Porselen bebek ya da bir Viking.
Belçika
Çikolata ve Dantel
Almanya
Elbetteki Bira Kupası
Avusturya
Kristal… Hem de Swarovski marka.
Çekya
Likör takımı, özellikle kristalden yapılmış olanları
Bosna Hersek
Sürahi… Buraya özgü olanları
Arnavutluk
Rakı
Bulgaristan
El oyması ürünler
Azerbaycan
Çok nadir rastlarsınız ama bulursanız, petrolden çizilmiş resimler alın. Bulamazsanız halı.
Fas
Yerel seramikler
Malezya
Batik kumaş ve kıyafetler
Endonezya
Kris adı altında kıvrımlı hançer
Avustralya
Bumerang
Macaristan
Toz biber / pul biber (Paprika)
İrlanda
Whiskey
Japonya
Elektronik
Polonya
Kehribar Taşı
Rusya
Matruşka Bebekler ve kilitli kutular
Güney Afrika Cumhuriyeti
Amarula
Türkiye
Bakır Kahve seti ve onunla birlikte 1 paket de lokum.

Başka tavsiyesi olanlar, yorumlar üzerinden bu sayfaya ekleyebilir. İlerleyen zamanlarda fazla tavsiye alan hediyelikleri de yazıya ekleriz. Böylelikle yaşayan bir hediyelik listemiz olur.

İyi gezmeler ve iyi alış verişler.

Beşiktaş Köyiçi

Beşiktaş – Bir Yaşam Biçimi

Beşiktaş – Bir Yaşam Biçimi

Beşiktaş için İstanbul’un kalbi dersek yanılmış olmayız. Ruhu olan, yaşayan bir yer Beşiktaş. Şehrin en önemli geçiş noktasında yer almasının yanında, Türkiye’nin en köklü futbol takımlarından birinin yuvası olması da önemine önem katıyor.

Bu güzel bölge adını, Barbaros Hayrettin Paşa’nın gemilerini kıyıya bağlamak için yaptırdığı beş adet sütun taştan almış. O dönemler bölgeye Beştaş denirmiş. (Barbaros Hayrettin Paşa Beşiktaş için önemli isimlerden biri. Sahilde iskelenin karşısındaki türbesi ve hemen karşısındaki heykeli dikkat çeken yapılar arasında.) Yıllar içinde isim değişmiş ve Beşiktaş olmuş.

Bir sahil semti olan Beşiktaş’ta 19. Yüzyıla kadar bir koy varmış. Sonra bu bölge doldurulmuş ve bugünkü Dolmabahçe ismini almış. Semtin tarihine şöyle bir göz atıp, tarihi bilgileri doğru yazılmış tarih kaynaklarından öğrenmeliyiz diyerek sosyal mesajımızı da verdikten sonra yolumuza devam ediyoruz.

Beşiktaş, uzun bir sahile sahip. İskelenin yanındaki banklarda oturup Üsküdar’ı, vapurları ve eşsiz boğaz manzarasını izliyoruz. Derken Kadıköy iskelesine bir vapur yanaşıyor. İşte kartpostallara yaraşır bir görüntü. Zaman dursa dediğimiz bir an, hele yağmur da varsa..Deniz havasını içimize çektikten sonra keşfetmeye hazırız. Yol üzerinde yenilenmiş haliyle önemli müzelerden olan Deniz Müzesi yer alıyor. Meraklısı için ilginç bir ziyaret olabilir. Tam bilet 7.5 TL. Hemen küçük bir not: Deniz Müzesi de dâhil bütün önemli noktalar ayrı yazılarda ele alınacağı için sadece kısa bilgiler vererek geçiyoruz.

Çarşı Her Şeye Karşı mı?

Işıklardan karşıya geçtik, Kabalcı Kitabevi’nin köşesinden kıvrılıp köy içine gitmek için yürüyoruz. Ah Kabalcı, bir semtin simgesi. Hızla değişen çok şey gibi kapandı gitti. Bir dönemin anılarını da alıp götürdü…Bu düşüncelerle yürürken sağda büyük çınar ağacına selam veriyoruz. Neredeyse tüm bölgeyi yemyeşil gösterecek kadar heybetli bu çınar ağacının daha nice nesilleri mutlu etmesini dileyerek yolumuza devam ediyoruz. Ve karşımızda ilk kartal heykeli. Semtin kokusunu hissetmemek elde değil ki. Sağa kıvrılıp büyük heykelin yer aldığı ve ‘Köy içi’ denilen bölgedeyiz. Etraf restoran, ,insan ve heyecan dolu. Günün her saati hareketli. Tam göbekte duran lokmacıdan tarçınlı lokmamızı alıp bir süre dinleniyor ve balık pazarına gidiyoruz.

Mevsiminde tazecik balıkları bulabileceğiniz, hemen arkasındaki restoranlarda tadına bakabileceğiniz bölgedesiniz. Kendine has kültürü olan bu mekânlarda dost sohbetlerinin tadına doyulmaz.

Beşiktaş aradığınız her şeyi bulabileceğiniz bir çarşı konumunda. Ucuz fiyata ayakkabıcılar sağlı sollu dizilmiş. 1milyonculardan pahalı markalara kadar çok çeşitli ürüne ulaşmak mümkün. Kuyumcular, tekstil ürünleri, aktarlar ve elektronik eşya satan dükkânlar. Hepsi emrinize amade. Semtte her şey var da en güzelleri kitapçılar. Beşiktaş’a gidince kitapçı gezmeden olmaz gibi gelmiştir hep. Semt neredeyse kitapçı cenneti. Her sokakta rastlamak mümkün. Burada yazarın uğrak yeri olan iki mekâna değineceğiz. İlki, Balık Pazarı’nın karşısındaki Mephisto. Sabah erken saatlerde gidin ki sakin olsun, fonda çalan şarkılarla mest olun, kitapların arasında kaybolun. Fakat kitap tercihleri biraz kısıtlı gibi. Zamanla seçeneklerin artmasını ümit ediyoruz. Kabalcı kapandıktan sonra o bölge için vazgeçilmez mekânlardan biri oldu bile. Bir diğer tavsiye de Akaretler yokuşunda Açık Öğretim bürosunun hemen karşısında yer alan Minoa kitap&kahve. Mekâna girerken sağlı sollu ortancalar tarafından karşılanıyor, girer girmez kitapların ve kurabiye kokusunun büyüsüne kapılıyorsunuz. Saatlerce gezip sıkılmayacağınız bir yer burası. Çok da hoş bir cafesi var. Şahane salatalar, tatlılar ve kahve. Öğlen saatlerinde giderseniz yer bulmanız güç, ünlü bir simaya rastlamanız muhtemeldir. Tarihi öneme sahip Akaretler son yıllarda Beşiktaş’ın lükse döndüğü yüzü olarak boy göstermekte. Bunu da ayrı bir yazıya saklıyor, Minoa’dan aşağıya doğru yürüyüp Şair Nedim sokakta ilerlemeye başlıyoruz. Beşiktaş çarşının bir üst paralelinde bulunan Şair Nedim geniş caddesi ve alışveriş seçenekleriyle ilgi çekiyor. Bizim bu caddeye giriş nedenimiz ise yolun ortasındaki Doğu Karadeniz Pidecisi’ne varmak. Gurme değiliz tabi ama az biraz Karadeniz pidesinden anlıyorsak buradaki pidelerin enfes olduğunu yazmadan geçemeyiz. Pideciden çıkınca sağa dönüp çarşıya inebilir, ya da devam edip pazara ulaşabilirsiniz. Beşiktaş Cumartesi Pazarı sadece bölge halkı için değil tüm İstanbul için önemli bir yere sahip. Elbiseden gıda maddelerine, ucuz taze sebze ve meyveden kozmetiğe kadar aradığınız her şey bu pazarda var. Fakat amacınız gezi ise cumartesileri bu bölgeye gelmeyin. Çok kalabalık, yürümek mümkün olmuyor.

Park yeri bulmak zaten hayal. Hele pazarın tam karşısındaki Beşiktaş Evlendirme Dairesini de göz önüne alırsanız…Pazardan Teşvikiye’ye tırmanıp yürüyerek Nişantaşı’na ulaşmak mümkün. Fakat çok dik bir yokuş olduğunu söyleyelim. Tam tersi bir rota çizmek daha akıllıca olur. Neyse biz yolumuza devam edelim. Pazardan aşağı inip göbekten sola dönünce şehrin göbeğindeki vaha Ihlamur Kasrı’yla karşılaşacaksınız. 1 TL. karşılığında bahçe kullanıma açık. Şehrin dışındaymış gibi hissederek bir kahve içip parkta oynayan çocukları izleyince, yoldan vızır vızır geçen arabaların sesini duymayacaksınız bile. Bahçedeki ördekler ve tavus kuşları da günün sürprizi olacak.

Moladan sonra Ihlamur Deresi caddesinden geri dönüyoruz. Yol boyu dükkânların arasından pencerelerinden sardunyalar sarkan evleri izleyerek yürüyoruz. Her yaşanmış semt gibi burası da mahalle dokusunun güzelliğiyle bizleri etkiliyor. Yolda mahalleli teyzelere selam veriyoruz. Burada insanlar birbirini tanıyor, Beşiktaş’ın yerlisi diye bir kavram var.

Çarşı ise Beşiktaş’ın içinde başlı başına bir semt durumunda. Büyük Beşiktaş Çarşısı ve Sinanpaşa’da her türlü kıyafet, ayakkabı, cd ve sınavlara hazırlık kitapları bulabilirsiniz. Moda’nın kalbi Beşiktaş Çarşı’da atıyor, bizden söylemesi. Semt içindeki Abbasağa Parkı’na değinmeden Beşiktaş yazısı olmaz. Bu park genellikle mahallelinin gittiği, çeşitli etkinliklerin ve buluşmaların yapıldığı, Ramazan ayında iftar sofralarının kurulduğu bir park. Barbaros Bulvarı’ndan kolayca ulaşabileceğiniz bu park, mahallenin kokusunu içine çekebileceğiniz önemli merkezler arasında yerini alıyor.

Beşiktaş bu gezmekle biter mi? Dolmabahçe yolunu asırlık çınarların gölgesinde yürümek, Dolmabahçe Sarayı’nda tarihin içinde gezinmek, Beşiktaş’ın mabedi Vodafone Arena’da kartal ruhuna bürünmek isteyenler için de elbette bir kaç tavsiyemiz olacak. Stadyumdan başlayalım. Kartal yuvası, yenilenen yüzüyle Beşiktaşlıların gözdesi. Stadyumun hemen altındaki BJK müzesini gezip alışveriş yapmanız mümkün. Dolmabahçe Sarayı ise eşsiz güzelliğiyle Boğaz’ın en güzel yerinde ziyaretçilerini bekliyor. Saray’ın önünde Saat Kulesi’nin hemen altındaki çay bahçesi de denize sıfır konumu ile iyi bir mola tercihi olacaktır. Buraya girmek için Saray’ı ziyaret etmenize gerek yok, hatırlatalım.

Dolmabahçe-Beşiktaş arasındaki yol ise tam bir efsane. Lale mevsimine denk gelirseniz sağlı sollu rengârenk laleler eşliğinde yürümek çok keyifli oluyor. Bu yolu dümdüz yürüdüğünüzde yol sizi Çırağan Caddesi’ne çıkaracak. Yol üzerindeki eşsiz mermer kemerler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün şahane fotoğrafları sizlere görsel şölen sunacak.

Yol üzerindeki Yıldız Parkı ve Yıldız Sarayı da şehir içinde bir cennet. Fakat son zamanlarda devam eden inşaat ve yapım çalışmaları nedeniyle içeriye girmeniz sizi hüsrana uğratacak. Etrafta oldukça fazla olan sokak köpeklerinin tehlikeli olabileceği konusunda da bir küçük hatırlatma yaptıktan sonra yolumuzu hemen sol taraftaki Yahya Efendi Dergâhına çeviriyoruz.

Manevi yönden güçlü duygular hissettiren bu güzel Dergâha uğramak, çölde vaha bulmak kadar güzel…Şehir yaşamının olanca hızıyla aktığı bir cadde ve hemen üzerindeki huzur yuvası…Bahçesinden eşsiz Boğaz manzarasına tepeden bakabilirsiniz. Tüm bu mekânlar ayrı ayrı o kadar önemli ki, gezdikçe seviyor ve vazgeçemiyorsunuz.

Gurme değiliz desek de bir semti anlatırken nerede ne yenir ne yenmez yazmadan olmaz. Biz yazılarımızda tecrübe ettiğimiz mekânları anlatmaya dikkat ediyoruz. Pideciye üstteki satırlarda değinmiştik. Kahveyi de Minoa’da içtik. Bunun dışında son zamanlarda bir çok yeni nesil kahve mekânları açılmış. Yeni mekânlara inat, Yedi Sekiz Hasanpaşa Fırını yıllara meydan okurcasına boy gösteriyor. Mutlaka ama mutlaka uğrayıp paskalya ve tuzlu çubuklarından alın. Çarşıyı gezerken mis gibi tereyağ kokan çubuklarınızı yeyin, Köy içinin hemen alt sokağındaki sokak kahvesinde demli çayınızı için. Zincir kahveciler ve restoranları sevmeyenlerden iseniz bu sokak kahveleri tam size göre. Tabureler üzerinde oturup derin sohbetlere dalın, sonrasında gelsin çaylar kahveler. Kahvaltı sever misiniz? Cevabınız evet ise Çelebi oğlu Sokak’taki kahvaltıcılar tam size göre. Birbiri sıra kahvaltı mekânlarıyla dolu sokakta kalabalık ve sıra olduğunu görünce şaşırmayın, bu doğal ortamı. Beşiktaş’ın üniversitelerin merkezi  ve öğrenci nüfusunun fazla olduğunu göz önünde bulundurduğunuzda ekonomik fiyata kahvaltı veren bu mekânların neden bu kadar kalabalık olduğunu anlamak zor olmaz. Bir de dönerci ismi verelim, not alın. Bu mühim. Çünkü İstanbul’un en iyi dönercisi burası diyorlar. Büyük kartal heykelinin hemen orada Karadeniz Döner. Önünde her daim sıra vardır, açık ayranı muhteşemdir, güler yüzlü hizmetin adresidir.

Yazıyı bitirmeden şehrin orta yerinde minik bir sahilin yerini tarif edelim mi? İskeleye inin, Bahçeşehir Üniversitesi yönünde ilerleyin, İDO iskelesinin hemen yanında minicik bir sahil göreceksiniz. Denizin sesi, boğazın kıyıya vuran eşsiz görüntüsü. İşte günü burada bitirin, pişman olmayacaksınız…

Beşiktaş yazısı şimdilik bu kadar…Şimdilik diyoruz, keşfettikçe sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz..

 

Nasıl gidilir:

İstanbul’da en kolay ulaşılacak merkezlerden biri şüphesiz Beşiktaş. Öyle ki taa Bursa’dan bile gelebilirsiniz. İDO deniz otobüsü iskelesi artık Beşiktaş’ta. Üsküdar ve Kadıköy’den vapurla gelebilir, halk ve özel otobüslerle de çok kolay ulaşım sağlayabilirsiniz.

 

 

 

 

Eminönü-turrehberin

İstanbul’un Gerçek Yüzü: Eminönü

İstanbul’un Gerçek Yüzü: Eminönü

 

İstanbul’un kalbinde bir bölge. Eminönü. Yazması hem çok zevkli, hem çok zor. Zor çünkü, sayfalara sığmayacak kadar önemli. Öyle bir yazıyla ‘yazdım, oldu bitti’ denemeyecek kadar önemli hem de… Biz bu yazıyı ‘Eminönü’ne giriş’ diye nitelendirsek daha uygun olacak. Kısa bilgilerle şöyle bir giriş yapalım. Zamanı geldiğinde camilerini, o muhteşem han ve eserlerini tek tek yazarız elbet.

İstanbul’da yaşayan ya da ziyaret eden hemen hemen herkesin mutlaka bir kere gittiği bir merkez Eminönü. Ticaretin kalbinin attığı, şehir merkezinin her köşesine ulaşımın mümkün olduğu bir yaşam merkezi. Yabancı belgesel programlarında bile İstanbul konusu işleniyorsa Eminönü-Sirkeci bölgesine yer verilmeden geçildiği görülmez. Eminönü, şehrin tarihi yarımada olarak bilinen kısmında, Haliç’in batısında yer alıyor. Osmanlı döneminde Deniz Gümrüğü’nün yani Gümrük Eminliği’nin bu bölgede yer alması sebebiyle Eminönü (gümrük önü) ismini almış. İngilizlerin 1. Dünya Savaşı sonrası İstanbul’u işgal ettiği dönemde Yahudiler’in yerleştiği bölge, 1955 senesine kadar mahalle kültürünün olduğu bir semt durumundayken, daha sonraları tamamen iş merkezi haline gelmiş. 2008’e kadar ilçe konumunda olan semt, o tarihten sonra Fatih Belediyesi’ne bağlanmış. Önce Doğu Roma’nın, Bizans’ın başkenti, daha sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi olan bölgede, gündüz nüfusunun 2 milyonu geçtiği biliniyor. Gün ortası iğne atsanız yere düşmeyecek gibi kalabalık olan Eminönü, geceleri tam tersine sessiz sakin. Bölgede her milletten insanı görmek mümkün. Turistlerin uğrak yeri, Türkiye’nin dört bir yanında ticaret yapanların toptan alışverişleri için vazgeçilmezi Eminönü. 1500 yıldır kesintisiz ticaret ve alışverişin merkezi olan tarihi hanlar, bugün yıkık-dökük ve ilgiye muhtaç.

Eminönü meydan dediniz mi akla ilk gelen iki yer hiç şüphesiz Mısır Çarşısı ve Yeni Cami. (Bu iki tarihi kıymeti özel yazı halinde paylaşacağımız için bu yazıda detaylarına girmiyoruz.) Fotoğrafların  baş aktörü Mısır Çarşısı çok uzun yıllardır tadilatta. Çarşıya girince hemen sol taraftan gizemli merdivenleri tırmanarak çıkıp, penceresinden Galata manzarasına nazır eşsiz lezzetlerini tattığımız Pandeli de kapandı. Yıllar çok şeyi değiştiriyor maalesef. Mısır Çarşısı esnafı ise sadece turist odaklı satışlar yapmaktan ileriye gidemiyor. İnsanın kendi ülkesinde esnaf tarafından ikinci sınıf muamele görmesi çok üzücü ve ayrı bir yazı konusu. Bu nedenle işi bilenler tüm alışverişlerini Çarşı’nın arka tarafındaki dükkânlardan yapıyor. Peynirciler, kuruyemiş ve sakatat dükkanları, kahve kokuları eşliğinde Mahmutpaşa’ya doğru çıkarken dilimizde o bilindik şarkı: Yeni Cami’de mısır atmak kuşlara…Şimdi İstanbul’da olmak vardı…

Mahmutpaşa ve Tahtakale’de yok yok. Oyuncakçılar, sepetçiler, pasta malzemeleri, doğum günü-düğün-sünnet-doğum odası süslemeleri, nişanlıklar, gelinlikçiler, kırtasiye malzemeleri…Aklınıza ne gelirse her zevke, ihtiyaca ve bütçeye göre alışveriş mümkün. Mısır Çarşısı’nda turist gibi gezip, alışveriş için buralara gelmenizi tavsiye ediyoruz. Mısır Çarşısı’nın sol tarafında ise, kuş satıcıları, yemler, tohumlar ve her türlü çiçek ve bitkiyi bulmanız mümkün.

Bir dönem evlerdeki elektronik eşyaların alındığı bir merkezdi Doğubank. Bilmeyen var mı? Sirkeci İskelesi’nin karşısındaki sokaktan girince tarihi alışveriş günlerinin kokusunu alabilmek hala mümkün. Elektronik dükkânlarının pabucunu dama attığını düşününce o eski hummalı günlerinden uzak olduğunu tahmin etmek zor değil. Eskiden bütünü elektronik eşya satan dükkânlara ait olan han, bugün gözlükçü-saatçi cenneti olmuş durumda.

Eminönü sokaklarında gezmeye devam ediyoruz. Öyle bir gün içinde gezip bitirilecek gibi değil. Gezerken dikkatimizi çeken ve bizi üzen, Avrupa’da bir şehirde olsa baştacı edilecek değerde olan binaların harap, yıkık-dökük durumda olması. O işlemeler, üzerlerindeki heykellerle her biri birer mimari şaheser. Çoğu yıkılmaya yüz tutmuş, pencereleri kırılmış, yerlerine muşambalar tıkıştırılmış. İçerde soba veya ateş yakıldığını gösteren simsiyah isler duvarları boyamış. Her türlü riske açık bırakılmış koskoca bir tarih…

Gezdiniz, yoruldunuz bir yemek molası vermek istediniz. Dört bir taraf restoran. Büyük Postane’nin arka sokağı dönerci dolu. Sokak aralarında börekçiler, pideciler. Ne ararsanız var. Meydandaki alt geçitten Galata Köprüsü’ne doğru çıkarken denizde yerini almış ve tarihi görünüm verilmiş teknelerdeki balık ekmekçileri göreceksiniz. Kalabalıktan ve kokudan rahatsız olmam, Galata Kulesi manzarasına bakarak balık ekmeğimi yer, üzerine de yol üzerindeki turşuculardan turşu suyu alır içerim diyorsanız; zevk sizin kim karışır? Közde kahve seviyorsanız Nimet Abla’nın dört bir yanındaki sokak kahvecileri emrinize amade.

Nimet Abla

Nimet Abla

Nimet Abla demişken, yeni yıl öncesi uzun kuyrukların oluştuğu Milli Piyango satıcısını yazmadan olmaz. Tüm ülkede tanınan bu satıcı kimbilir kimlerin hayallerine kavuşmasına aracı olmuştur? Meydandan biraz içeri yürüyünce tarihi binada boy gösteren Ali Muhiddin Hacı Bekir şekercisini göreceksiniz. Enfes akide şekerleri ve lokumlarını tatmadan geçmemenizi tavsiye ederiz. Şekercinin yer aldığı bu binanın aslı Hamidiye Kütüphanesi. Az ileride de Hamidiye Türbesi var. Önünden kokoreççilere yol gider, meraklısı için not etmiş olalım.

Eminönü’nün tarihi yapıları tüm güzelliğiyle sizleri bekliyor. Fakat o kalabalıklar içinde görüp seçmeniz oldukça zor. Bizden bir minik tavsiye, geziye gitmeden önce araştırın, not alın öyle gidin. Nerededir, açık mıdır kontrol edin. Büyük Valide Han’ı örnek verelim. Kapalıçarşı’ya çıkarken köşede öylece duruyor. Önünden geçip gidersiniz de fark edemezsiniz. Oysa çatısından muhteşem bir İstanbul manzarası göreceksiniz. İçi ayrı güzellikte ama yıkık dökük. Gözden kaçan bir eser de bir Mimar Sinan eseri olan Rüstempaşa Camii. Çinileriyle ün salmış. Yerliler pek bilmez ama turistlerin uğrak yeridir. Sepetçiler çarşısı içinde levhalar ve mağazalar arasında kaybolup gitmiş.. Siz es geçmeyin, mutlaka girin ve gezin.

Eminönü’nde tarihe yolculuk yapmak istiyorsanız ziyaret etmeniz gereken en önemli müzeler PTT Müzesi, İstanbul Demiryolu Müzesi (Sirkeci  Garı) ve İş Bankası Müzesi. Ücretsiz gezebileceğiniz bu müzeler, sizi tarihten günümüze haberleşme, ulaşım ve bankacılık hizmetlerinde bir geziye çıkaracak. Müzelerde sergilenen eşyalar kadar binaların tarihi dokusu da sizleri etkisi altına alacak, bizden söylemesi. Özellikle PTT Müzesi çok ilgimizi çekti. Haşmetli merdivenleri, büyük pencereleri ile dikkatinizi çekecek Mimar Vedat Tek imzalı bu bina, bizi 60’lı yıllarda sevdiğine mektup atmak için postanede sıra bekleyen genç bir kızın yanına götürdü sanki.. Bu paragrafa bir de not eklemeden olmaz. PTT Müzesi’nden çıkınca hemen soldaki Art Nouveau floral motifli bezemeli Vlora Han’ı görmeden sokaktan ayrılmayın.

 

İstanbul kokulu bu güzel bölge işte böyle anlatmakla bitmez…Bu güzellikleri yaşamadan olmaz. Siz de bir yetmez birkaç gününüzü bu güzelliklere ayırıp, tarihin derinliklerine yol almaya ne dersiniz?

Yazıya ekleyemediğimiz Eminönü ve diğer İstanbul fotoğrafları için, Editörün Kadrajı bölümümüzün altındaki İstanbul Fotoğraf Galerisi kısmına bakabilirsiniz.

Nasıl gidilir?

İstanbul’un en hareketli noktalarından biri olan Eminönü, otobüs, tramvay, vapur ve son zamanlarda Marmaray ile ulaşımı en kolay yerlerden biri. Sirkeci iskeleden şehir hatları vapuruyla Kadıköy ve Üsküdar’a ulaşmak mümkün. Meydanda turşucuların ilerisindeki otobüs durağından şehrin birçok noktasına ulaşımı sağlamak mümkün. Diğer yandan Karaköy de bölgeye çok yakın olduğu için oradaki iskele de kullanılabilir. Gezerek, atmosferi soluyarak gelmek isteyenlere tarihi Tünel’den fünikülere binip Karaköy’e inmelerini, oradan Galata Köprüsü’nü yürüyerek Eminönü’ne ulaşmalarını tavsiye edebiliriz. Bu yöntemle Galata üzerinden eşsiz Yeni Camii manzarası içinizdeki keşif heyecanını ikiye katlayacaktır.

2 Yıla girerken

2 Yılı Geride Bırakırken

2 Yılı Geride Bırakırken

Her şey gezi tutkunu 2 kişinin bir araya gelmesiyle başladı. Yıllarca, kısıtlı zamanlarda ancak sayılarla sınırlı yıllık izinlerinde gezebilen 2 kişi…O yıllarda akıllı telefonlar, navigasyonlar  yoktu. Haritamızı açar, rotamızı belirler yola çıkardık. Hangi otelde kalınır, nerede ne yenir, nereler gezilir? Internet kullanımının günümüzdeki  kadar yaygın olmadığı o yıllarda tüm bunlar oldukça heyecan vericiydi. Heyecan diyorum çünkü sürprizlerle karşılaştığımızda olurdu. Beklenmedik sürprizleri tecrübe kabul edip her geziye tekrar ilk gün gibi heyecanla çıkardık.

Yıllar geçti, gezdikçe tecrübelerle donandık. Internet denen derya sayesinde gitmeden önce araştırır, soruşturur ve öğrenir olduk. Şartlar ne kadar gelişirse gelişsin biz keşif heyecanını hep canlı tutuyorduk. Sonra, yılların tecrübelerini, keşif noktalarını önce not almaya sonra yazmaya başladık. Kendimizce bir yazı-fotoğraf arşivi oluşturduk. Ankara’da yaşayan bu iki gezgin ruh, 9 sene önce İstanbul’a taşınınca işin içine bu büyülü şehri keşfetmek de girdi. Yazılar, fotoğraflar ve anılar biriktikçe tüm bunları bizim gibi gezi sever dostlarla paylaşma fikri doğdu. Çevremizden de bu yönde istekler gelmeye başladıkça, tamamen amatör bir ruh ve büyük sevgiyle Turrehberin doğdu. Tamamen bağımsız, herhangi bir sponsor ortaklığı olmayan ve sadece gönül işi yapan iki kafadar olarak gezerken hissettiğimiz heyecanı sizlerle paylaşmak bizi çok mutlu etti.  Yola çıkarken sadece yurtdışı rehberiniz olmayı planlarken, sizlerden gelen istekler doğrultusunda ibreyi yurtiçine de çevirmeye başladık. Hele hele İstanbul gibi büyülü bir şehirde yaşayınca, semt semt sokak sokak yazmamak olur muydu? Olmadı da. Güzel İstanbul’u sizlerle gezip, sizlerle öğrenmeye başladık. Biz yazdıkça siz sevdiniz, okudunuz. Heyecanımıza heyecan kattınız. Turrehberin artık tamamen yaşayan bir proje ve sizlerle keşfetmeye devam ediyor.  Sizlerden aldığımız tüm geri bildirimler ışığında gezmeye ve keşfetmeye devam edeceğiz.

Gezmek ciddi iştir. Turrehberin olarak bu işi gerçekten ciddiye alıyoruz.

Birlikte nice senelere.

Sagalassos-turrehberin

Sagalassos

Sagalassos

Ne yalan söyleyelim, Sagalassos ile buluşmadan önce buranın bu denli güzel ve ilgi çekici olabileceğini bilmiyorduk. Elbette hemen yakınında bulunan Sagalassos Lodge & Spa Oteli’nin Genel Müdürü olan sevgili Korkmaz Yaya’nın, her karşılaşmamızda “Gelsen, mutlaka çok beğeneceksin, tam senlik” demesi bende bir şeyler uyandırmıştı. Sagalassos’un, Türkiye’nin en önemli antik kentleri içerisinde, Efes harabelerinden sonra 2. gelmesi de dikkatimi çekmişti. Ancak yine de bu kadarını beklemiyordum. Buraya bir parantez açıp, tam bir otel yöneticisi olan Korkmaz Bey’i tebrik ediyorum. Dağın başında, ne çeşit imkânsızlık var ise hepsi ile boğuşup, bu denli kaliteli bir otel çıkarmak herkesin harcı değil. Aslında sırf bu otel için bile gidilir. O kadar söyleyeyim.

Sagalassos Nedir?

Sagalassos bence, Türkiye’nin sahip olduğu en önemli antik kentlerin başında gelmekte. Bunun sebeplerini ilerleyen satırlarda göreceksiniz. Tarihsel anlamda bakacak olursanız, Pisidia bölgesinin en önemli kentlerinden birisidir. Yağmacılık ve soygunculuk ile geçimlerini sağlayan Luwi’lerin, yerleşik hayata geçtikten sonra en gurur duydukları kentleridir. Burada bir parantez daha açalım. Luwi’lerin (veya Luvi’lerin) kendi zamanlarının ilerisinde bir ırk olduğu birçok yazılı kaynaktan (ağırlıklı olarak Hattilerden) doğrulanıyor. Anne, Atta ve Pati kelimelerinin Luvice olduğu ve asıllarının Anni, Atti ve Pati olduğunu öğrenmek benim için de ilginç olmuştu. Luviler aynı zamanda Anadolu’nun en eski yerleşik halklarından sayılmakta. İşte Sagalassos’da onların en güzel kentlerinden birisi.

Sagalassos Antik Kenti

Sagalassos antik kentine ulaşmak için önce Burdur’un Ağlasun ilçesine gidiyoruz. Oradan da Sagalassos kentinin bulunduğu Ağlasun dağına tırmanışa geçiyoruz. Yolda bizi önce Sagalassos Lodge & SPA oteli karşılıyor. Buradan da yaklaşık 4,5 km sonra şehrin ana caddesi hizasına kurulan seyir terası ve antik kent biletli girişine geliyoruz. Müze kart ile giriş yapabiliyorsunuz. Eğer kartınız yoksa, buradan alabiliyorsunuz. Taurus (Toros)’ların üzerinde bulunan kentin kurulumu 1400-1650 metreleri arasında yer alıyor.Sagalassos Kemer

“M.Ö 12,000 yıllarında bölgede toplamacı/avcı insanların varlığı biliniyor. Ancak bu bölgede bir yerleşim ismine ilk olarak Hitit kaynaklarında ve “Salawassa” adı ile rastlandığında tarihler M.Ö. 1400’lü yılları gösteriyor. Hititler bir mektupta “Salawassa”nın Luwi’lerin dağ kalesi olduğunu yazıyor. Sagalassos’un hemen burnunun dibinde (1,9 km ötesinde) Düzen Tepe adı verilen ve aynı döneme tarihlenen ikinci bir şehrin varlığı biliniyor. Her iki kent de aynı şeylerden (tarım ve çömlekçilik) geçimlerini sağlamakla birlikte Sagalassos’daki yapıların zarifliği ve el işçiliği, Düzen Tepe’dekiler ile uyuşamayacak kadar zıt.” Bunlar bizim değil, kazıların yönetimini yapan Prof. Marc WAELKENS’e ait değerlendirmeler.

Kısa bir tarihçe verecek olursak, şehir M.Ö 1000’lerde Frigler, M.Ö 700’lerde ise Lidya Krallığı sınırları içerisinde kalıyor.  Daha büyük şehir olan ve Sagalassos’un sadece 1,9 kilometre ötesinde bulunan Düzen Tepe’nin işsiz kıldığı Sagalassos’lu gençler Pers krallarının paralı askeri olarak savaşmaya başlıyor. Şehir, nihayetinde Perslerin emri altına giriyor. İşte tam da bu dönemde şehrin Grek kültürü ile ilişkisi başlıyor. Büyük İskender’in M.Ö 332 yılında oldukça zorlanarak ele geçirdiği Sagalassos ve boyun eğmez halkı bu tarihten itibaren farklı bir değişime uğruyor. Suriyeliler (Seleucid) ve Bergamalı Attalid’ler tarafından işgal edilse de M.Ö 2. Yy.’da komşu şehir Düzen Tepe tamamen boşalırken, yaşamına devam etmesini biliyor.

M.Ö 133 yılında ise Roma’nın emri altına giriyor. Ancak Sagalassos’u her şeyden öte etkileyen şey, Roma’nın getirdiği düzen ve huzur oluyor. Oldukça geniş tarım alanına hükmetmeye başlayan Sagalassos, Zeytin ve tahıl üretimi ile, Büyük Roma’nın ticaret ortaklarından biri haline dönüşüveriyor. Sagalassos’un çömlekçiliği de gelişmeye ayak uyduruyor ve Roma sınırlarında aranan bir ticari mal haline geliyor “Sagalassos kırmızı kil çömlekleri”. Önce Hellenleşen, ardından Romalı olan Sagalassos’un en büyük değişimi, M.S. 400 lerde şehrin Hristiyanlığı kabul etmesi olmuş.

M.S. 500’lerde ilk depremi yaşayan Sagalassos’un düşüş dönemi M.S. 550’lerde yaşanan salgın hastalık ile belirginleşiyor. Ciddi nüfus kaybına uğrayan şehir, kendini düzeltmeye çalışırken M.S. 590’da gerçekleşen ikinci büyük deprem ile kaderine boyun eğer ve İskender Tepesi olarak adlandırılan kısımda ufak bir nüfusun köye dönüşmüş yaşamına kalır. M.S. 1250’lerde ise, zaten bugünkü Ağlasun’a yerleşip, kervansaray ve hamam kuran Selçuklular tarafından tamamen yıkılır.

Bundan sonra doğa görevini yapar ve şehir unutulur. Ta ki 1706 yılında XIV. Louis’in görevlendirdiği Paul Lucas’ın buradan geçerken keşfetmesine kadar. Ancak buranın Sagalassos olduğunu 1824 yılında F.V.J. Arundell belirlemiş. O dönem, en iyi korunmuş Roma kenti ünvanını da kazanan Sagalassos, 1800’lerin sonunda Efes, Bergama ve Milet’in bulunmasıyla bir anda tekrar unutulmuş. Modern kazılar 1972 yılında başlasa da esaslı çalışmalar 1991’de Profesör Walkeens ile başlamış ve halen devam etmekte.

Gelelim Sagalassos Kalıntılarına

Bulutların Kenti Sagalassos, dokunulmamış hali ile bölgenin son 10,000 yılına ışık tutarken, biz de size, buraya gelince göreceklerinizi kısaca anlatalım. Biz kısaca anlatacağız ama siz gezerken en kısası 1 en uzunu ise yaklaşık 4 saat sürecek bir yürüyüş yapacaksınız. Yanınızda su mutlaka bulunsun. En azından Helenistik çeşmeye kadar idare edecek kadar. Orada buz gibi kaynak suyundan doldurursunuz.

Sagalassos Şehir Maketi

Gezmeye başladığınız nokta, aynı zamanda da giriş noktası olan şehrin Doğu kanadı. Buradan girdiğinizde şehri bir anlamda ikiye ayıran ve Necropolis’e yani mezarlıklara giden yol üzerinde olacaksınız.

Yolda 100-150 metre ilerledikten sonra sağınızda Odeon’u (Kapalı Tiyatro/ No:8) göreceksiniz. Sagalassos OdeonBuranın ilk yapımına başlanma zamanı olarak M.Ö 27-M.Ö 14 yılları arası İmparator Augustus zamanı olduğu belirlenmiş durumda. Ancak bitişi M.S. 200’lere kadar gitmiş. Doğu kapısı halen ayakta. Batı kapısı artık yok. Odeon yaklaşık 1500-2000 kişilik. Kesin bir bilgi yok çünkü tüm oturma taşları geç-antik dönemde sökülmüş. Bugün gördüğünüz hali M.S. 6. Yy’a ait görüntüsü. Büyük ihtimalle, bina tamamlandıktan sonra, belediye meclisi toplantıları da burada yapılmış. 3 metrelik bir heykel olduğu düşünülen Tanrıça Demeter’in heykelinin baş kısmı bugün Burdur Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Odeon’a sırtınızı verip Güney tarafa baktığınızda gözünüzün önüne gelen kısım Roma hamamı ve İlk hamamdır.Sagalassos hamam panoramik (No:9) Burası, bu şehri önemli kılan noktalardan bir tanesi. Çünkü buradaki ilk hamam, tipik bir İtalyan hamamıdır. Emsal örneğine Pompeii’de rastlanmakta. Bu hamam İmparator Augustus döneminde M.S 10-30 yılları arasında yapılmış. En önemli özelliği ise, Anadolu’da bulunan Roma hamamlarının en eskisi olması. İmparator Augustus döneminde buraya Güney İtalya’dan savaş gazileri yerleştirildiği için böyle bir hamamın yapılmış olabileceği düşünülüyor.

Hamamın Mermer Salonu veya İmparatorluk Salonu ise devasa heykellere sahipmiş. Bugün bunlardan bazıları parça parça da olsa Burdur Arkeoloji Müzesinde sergileniyor. Hristiyanlık ile birlikte, bu noktada da bazı değişiklikler yaşanmış. Hatta heykellerin bir kısmı kireç elde edebilmek için Sagalassos terk edilirken yakılmış.

Burada yol sizi bir tercihe mecbur bırakacak. Ya yoldan yürümeye devam ederek Stadyum ve Nekropollere doğru gideceksiniz, ya da sonradan konulan metal bir merdivenden inerek kendinizi alt agorada bulacaksınız. Biz önce yoldan yürüyerek Kuzey ve Batı Nekropollerine gittik.

Batı Nekropolü, Stadyuma (No:17) uzanan yol üzerinde yolun sağında kalan kısımda bulunan lahitlerin bulunduğu yaklaşık 5 hektarlık alanmış. Kuzey Nekropolü ise dağın neredeyse düz olan taş yüzeyine yontularak yapılmış, geneli Hristiyanlık öncesi küllerin gömüldüğü ufak kaya mezarlarından oluşuyor. Ölülerin yakılması sonucu kalan kemikler ve küller bir kap içinde kaya mezarlara yerleştirilerek üzeri taşla kapatılırmış.

Mezarlığın olduğu yerde ibadet yeri de olmalı değil mi?

İşte buradan, kaya mezarlarını karşımıza alıp sağ yoldan devam edince hafif bir yokuşu tırmanıp kule gibi bir yere (No:14/Kuzey Heroon)ve önünde bulunan Dor Tapınağına (No:16) gelmiş olacaksınız. Tapınak Dor tarzı yapılan bir tapınak. Heroon ise şehrin önde gelenlerini hatırlamak adına yapılan anıt eserler. Kimi zaman bu kişilerin mezarları da bu heroonlarda bulunurmuş. Buradaki oldukça önemli birisi olmalı zira çok güzel bir işçilik ile yapılmış. Duvar üzerindeki işlemeler ve kişinin heykelinin baş kısmı yine Burdur Arkeoloji Müzesinde. Daha sonra şehir duvarı ile birleştirilip kule olarak da kullanılmış.

Yol sağa doğru kıvrılarak sizi Üst Agora’ya getirecek (No:12) Burada, Sagalassos’un belki de en önemli eseri olan Antoninler Çeşmesi (No:13) Sagalassos ÇeşmeŞehrin ilk Hristiyan bazilikası ve eski belediye meclisi olan Aziz Mikael Bazilikası (No:15) ve meclis binasını (No:11) göreceksiniz.

Buranın bir kademe altında ise Macellum (No:10) yani gıda pazarı bulunuyor. Üst Agora özellikle depremlerden sonra, Pazar yeri olarak kullanılmaya başlanmış.

Sagalassos Helenistik Çeşme

Doğu kanadına devam ettiğiniz zaman önce Helenistik bir çeşme ve hemen yanında, buranın çatılı tek binası göze çarpıyor(No:19). Çatılı bina aslında burada bulanan Neon Kütüphanesini korumak için yapılmış. Sagalassos Neon KütüphanesiKütüphaneyi yaptıran Neon ve Hristiyanlar tarafından sanatı yıpratılmış olsa da Truva Savaşı kahramanı Achilles’i resmeden sanatçı Dioskoros, isim ve imzalarından ötürü günümüze ismini duyurabilmiş durumda. Kütüphanenin tabanındaki yarık ise 2. depremin izlerini bize sergiliyor.

Helenistik çeşmeden suyunuzu içip bu muhteşem kütüphaneyi de gezerek tepeye tırmanmaya devam ederseniz karşınıza dünyanın en yüksek alanına yapılan antik tiyatro çıkacak. Sagalassos Antik Tiyatro(No:20) İmparator Hadrian, Sagalassos’u tüm Psidia’nın kült kenti ilan edince, buraya 9,000 kişilik tiyatro yapılmış. Biz de bu tiyatroya bakıp, şehrin nüfusu 30-35 bin olmalı diye düşünürken, yerel halkın sadece 5000 kişi olup, tiyatronun Pisidia’dan gelenler için yapıldığını öğrendiğimizde şaşırmıştık.

Buradan şehre bakmak size muhteşem bir görüntü sunacak.

Yokuş aşağıya devam ettiğinizde kendinizi tekrar hamamların olduğu noktada bulacaksınız. Merdivenler ile aşağıya indiğinizde Hadrian Çeşmesi, Apollon Tapınağı, Aşağı Agora, Tiberium Kapısı, Sütunlu cadde, Erken Bizans Surlu yol ve güney giriş kapısı ile Hadrian ve Antoninus Pius Kült alanına geleceksiniz. İşte bu bölge, 600 – 1300 lü yıllar arasında, yani şehrin ikinci deprem sonrası terkedilip köye dönüştüğü dönemden, köyün Selçuklular tarafından yıkıldığı döneme kadar insanların yaşadığı bölge.

Tüm şehri gezdiğiniz takdirde, değişik dönemlerin ve karma ırkların yaşadığı bu şehirde yaşanmışlıkları daha net anlayabiliyorsunuz. Ufak bir kaleden Roma’nın ticaret ortağı lüks bir şehre, oradan da yıkık harabe bir köye dönüşüm. Hatta yüzyıllar süren unutulmuşluk. Yaşamın anlık olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Konaklama için kuşkusuz tercihiniz Sagalassos Lodge olmalı. Bu kadar huzurlu bir oteli, böylesine güzel bir ortamı, normal bir zaman ve yerde bulmak zorken, böyle bir yerde bulmak ayrı bir mucize. Sadece Sagalassos için değil, kafa dinlemek için bile gidilecek bir yer.

Özellikle yaz aylarında ve yine özellikle hafta içlerinde giderseniz, hem otel hem de antik kent için rahat bir gezi yapabilirsiniz.

Fotoğraflar : Çağrı Sağlık, Tuğrul Sağlık

Balat Yiyecek Sokağı

Balat’ın Tatları

Balat’ın Tatları

Balat İstanbul’un içindeki kaçış noktalarından. Gezdik, tarihini araştırdık, yazdık-çizdik, bol bol fotoğraf çektik. Bir de yazı yazdık, sizlerin beğenisine sunduk. Havalar iyiden iyiye ısındı ve keşif duygusuna engel olunamaz duruma geldi. Kış, soğuk, kar-buz sevmem diyenlerdenseniz artık sizin için de gezi mevsimi geldi. Bu kez, Haliç’ten esen püfür püfür rüzgâr eşliğinde Balat’ın lezzet duraklarını birlikte keşfetmeye ne dersiniz? Hadi buyurun.

Balat’ı özel kılan en önemli unsur hiç şüphesiz yaşanılan bir semt oluşu. Geziniz sırasında semt sakinlerinin yaşamlarına tanık olup doğallığın keyfine varabiliyorsunuz. Semt, içinde bulunduğu yenilenme sürecinin etkisinde ve her zevke uygun birçok lezzet durağına ev sahipliği yapıyor. Biz de bu yazımızda bu mekânlardan bazılarını sizlerle paylaşmak istiyoruz. Başlamadan önce belirtmek istediğimiz bir nokta var: Biz gurme değiliz. Sadece sizleri bilgilendirmek amaçlı, görüp deneyimlediğimiz keyifli mekânları paylaşmak niyetindeyiz. Bu işi, işin erbaplarına bırakıyoruz.

Balat Sahil Restoran

Balat’ın en bilinen mekânlarından olan Sahil Restoran, tazecik mezeleri ve uygun fiyatıyla dikkatleri çekiyor. Çalışanları güler yüzlü. Kastamonu dağlarından toplanan mantarlardan hazırlanan mezelerini mutlaka denemelisiniz. Ana caddede Balat otobüs durağının 50 metre kadar ilerisindeki bu mekâna bir fırsat oluşturup gitmenizi tavsiye ediyoruz.

Agora Meyhanesi

Agora Meyhanesinin adını duymayanınız yoktur zannediyoruz. Şarkılara konu olmuş bu meyhane, doğal yapısı, eski taş duvarları, bu duvarları süsleyen tarihi fotoğraflarıyla mutlaka uğramanız gereken yerlerin başında geliyor. Mekâna girer girmez o dokuyu fark edeceksiniz. Güler yüzlü çalışanları ise ayrı güzellikte. Agora’nın teras kısmı da açık. Muhteşem sanat musikisi eşliğinde lezzetli meze ve balıklarının yanında uygun fiyatları ile de tercih edilebilir.

Cibalikapı Balıkçısı

Balat’ın temiz ve uygun fiyatlı balık restoranlarından biri de Cibalikapı Balıkçısı’dır. Porsiyonları oldukça büyük. Burada yiyeceğiniz balığı Boğaz’da yiyecek olsanız 2 katından fazla hesap ödeyeceğinizden şüpheniz olmasın. Haliç’e karşı keyif yapabilir, Galata Kulesi manzarasına doyabilirsiniz. Çeşit çeşit otlardan yapılan mezelerle doyup, balığa yer kalmayabilir. Bizden söylemesi.

Cafe Vodina

Cafe Vodina, semtin en işlek caddesinin üzerinde, çok tercih edilen mekânların ilk sırasında. Burası Balat Sanat Evi olarak da biliniyor. Şanslı gününüzdeyseniz, bir etkinliğe, söyleşi veya sergiye denk gelebilirsiniz.

Cook Life

Cooklife BalatCook Life Balat ise mekânların yoğun olduğu yerlerden biraz uzakta olmasına rağmen, pan kekli şirin kahvaltısıyla müdavimlerini ağırlıyor. Buraya daha çok turistlerin geldiğini söylemek yanlış olmaz.

 Cafe Naftalin

İlgi çekici bir diğer yer de Cafe Naftalin. Mekân sahipleri vejetaryen ve sundukları yiyecekler de et yemezlere özel. Bizden söylemesi. Ayrıca Mardin ve yöresine ait çok lezzetli kahveleri tatmak imkânı bulabilir, güler yüzlü personeliyle kahveler hakkında sohbetler edebilirsiniz. İçeri girdiğinizde 70’li yıllarda bir evde olduğunuzu hissedeceksiniz. Mutlu olacağınız huzurlu bir yer burası.

Perispiri Balat

Mekâna girdiğinizde albenili dekorasyon ve manzara karşısında mest olacaksınız. Fakat bu mutluluğun yemeklerin lezzeti ve ilgisiz çalışanlarıyla karşılaşınca biteceğini söylemek isteriz. Hele fiyatlar…Balat bölgesinin en pahalı mekanı olduğunu söyleyebiliriz. Boğazdaki otelleri geride bırakır, o derece. Bizden söylemesi.

 Molla Aşkı Terası

Sadece bilenlerin gittiği bu mekân için Karagümrük’e çıkmanız gerekecek. Birçok tarihi mekânı tepeden görme şansını yakalayabileceğiniz terasta 40 çeşit malzemeyle yapılan çayın tadına bakmanızı öneriyoruz.

Âşıklar, Abdallar ve Meczuplar Kafe

İşte sadece bilenlerin gittiği ve sonrasında müdavimi oldukları bir yer daha. Duvarlarında çini tabakların, işlemelerin ve Mevlevi dervişlerin fotoğraflarının sergilendiği bu mekân oldukça sıra dışı. Sıradanlığın dışına çıkmasının nedeni, maddi yetersizliği olan ailelere yardım toplanması ve ihtiyaç sahibi çocuklara ücretsiz ders veriliyor olması. Bir mekâna müdavim olmak için bunlardan güzel sebep olabilir mi?

Köfteci Arnavut

Sahilde bulunan köfteci 1937 senesinde kurulmuş. Bölgenin eskilerinin müdavimi olduğu mekân oldukça eski ve bakımsız. Tipik esnaf lokantaları gibi düşünün, daha küçük ve çeşit az. Fakat nostalji sevenler için memnun edici olabilir. Su şişeleri bile insanı eski yılara götürecek şekilde. Bu tarz birçok lokantada olduğu gibi kredi kartı geçerli değil.

Aşk-ı Rüba Kafe        

Balat’da közde Türk kahvesi içebileceğiniz tek yer. Küçük bir mekân, yol üzerinde olduğu için etrafı seyretmek için ideal. Sahibinin yaptığı tatlıları güzel. Sert kahve sevenler için Süryani kahvesi önerilebilir. Fiyatları ise Balat ortalaması ve mekânın özelliklerine göre birazcık yüksektir.

Cumbalı Kahve

Cumbalıkafe-turrehberinSinagogun karşısında turkuaz dekorasyonuyla dikkat çeken mekânın kahveleri gerçekten çok iyi. Özellikle Türk kahvesi. Lezzetli olmasına lezzetli fakat çekirdeği Yemen mocha matarindan çekildiği için mi bilemeyiz fiyatı 10 TL. Bu fiyat Bebek Otel fiyatıdır, o parayı da Boğaz manzarasına verirsiniz ancak.

Coffee Department

Cumbalı Kahvenin hemen karşısında bir mekân daha. Kahveleri lezzetli de olsa Nişantaşı’ndan fırlamış gelmiş gibi duran bu mekân Balat severlerin çok ilgisini çekecek gibi görünmüyor. Çünkü semtin dokusunu hissedebileceğiniz bir ortamı maalesef yok.

Balat Kadraj

Kahvelerin bir araya toplandığı Kürkçü Çeşmesi Sokak’ta bulunan mekân, 70’li yıllara ait pop şarkılarının güzelliğiyle sizi davet ediyor. Oldukça hoş, sade ve güzel tatlılar yiyebileceğiniz mekânda Türk kahvesinin yanında yaban mersini suyu ikram ediliyor. Bu ayrıntı çok önemli. Çünkü Türk kahvesi yanında tatlı ve su olmadan ikram edilmemeli. Her yiyecek ve içeceğin sunum için olmazsa olmazları vardır. Buna dikkat eden mekânlara bir yıldız da bizden gelsin.

Makam-ı Balat

Kokoreç, pastırmalı Boşnak köftesi ve et sevenler için ideal bir mekân. Sıcak, samimi ve hizmet kalitesinin üst seviyede olduğu bu lokantaya uğramanızı öneririz. Sahibi hoş sohbet ve semte oldukça hâkim. Geziniz hakkında güzel fikirler alıp sohbet edebilirsiniz.

 Lotus Cafe&Shop

Lotus Kafeİncirli kek seviyorsanız, bu bile buraya uğramanız için yeterli bir sebep. Yanına da tazecik kahve. Lazanyasını denemedik fakat övgü dolu yorumlar aldığımızı söyleyebiliriz. El yapımı takı ve objelerin satışı da yapılıyor. İlgililerine duyurulur.

Maison Balat

Zamanda bir yolculuğa çıkacağınız bu minik dükkâna mutlaka girin. Kış mevsiminde salep için. Ürünleri tek tek inceleyin, keyfini çıkarın. Hafta sonu kahvaltı için gitmek istiyorsanız mutlaka arayın, yer ayırtın. Sahipleri çok samimi, sohbet etmek keyif veriyor. Güler yüzle karşılandığınız yerlerin değerini bilin. Hem cafe hem de antikacı olan bu mekândan beğendiğiniz eşyaları satın alabiliyorsunuz.

İncir Ağacı Kahvesi

İsmiyle müsemma incir ağacının altında yer alan bu kahvenin en meşhur tatlısı da incir tatlısı. Fener Rum Lisesi’ne çıkarken sağdaki merdivenlerin üstünde yer alan kahve çok sakin ve huzurlu. Hatta otururken horoz sesi bile duyduk. Duvarlarında çok sevilen eski sanatçıların kara kalem resimlerinin yer aldığı bu kahveye mutlaka uğramalısınız.

Fida Cafe

Balat’ın yeni açılan cafelerinden biri olan Fida Cafe, kahvaltısı, gözlemesi ve iç mekânıyla dikkat çekiyor.

Fanaraki

El yapımı tatlı ve yemekleriyle sizi fethedecek, bizden söylemesi.

Pavita Balat

Kendinizi evinizde hissedeceğiniz bir aile işletmesi. Kahvaltısı anne elinden çıkmış gibi. Mantısını denemenizi tavsiye ederiz.

Karaköy Kahvesi

Denize karşı püfür püfür bir kahve keyfine ne dersiniz? Fonda eski şarkılar. Türk kahvesi çok iyi. Kışın soba başında sohbetler için ideal. Tarihi atmosferin içinde deniz manzarası eşliğinde keyif yapmak için tercih edebilirsiniz. Belirtmekte fayda var, yol kenarında olduğu için biraz gürültü var.

Pop’s Balat

Balat’ın en yeni ve en huzur bulacağınız mekânlarından biri. Sahipleriyle hoş sohbetler ederek, içerideki rahat koltuklarda kendinizi gerçekten evinizin rahatlığında hissedebileceğiniz bu mekân uzun yıllar eczane olarak hizmet vermiş. O eczaneden kalma bir de eski tip tartı var. Hani çocukken eczaneye gider tartılırdık ya. İşte onlardan. Zemin döşemesi, pencereleri ve tavan süslemesiyle çok dikkat çeken mekâna mutlaka gidin, keyifli sohbetler eşiğinde buzlu kahvenizi için. Ya da Türk kahvesini deneyin, lezzeti gerçekten eşsiz. İnsana huzur veren böylesi mekânların çoğalmasını diliyoruz.

Forno Balat

Ve Balat’ın bizce en iyilerinden biri Forno Balat. Tertemiz, her müşteriyle özel ilgilenilen, pideleri ve pizzasıyla efsane bir yer burası. Ev yapımı limonata ve minik kurabiyeler tam tadında. Açık mutfak olduğu için tertemiz olduğunu gözlerinizle görüyorsunuz. Masamızda tahta servis tabaklarıyla ilgili konuşmamıza kulak misafiri olan görevli, tabakların makinede düzenli yıkandığını söyleyerek işlerine ne kadar sahip çıktıklarını ispatladı. Fiyat ortalaması da gayet iyi olan Forno’da, hafta sonları açık büfe kahvaltı servis ediliyor. Unutmadan ekleyelim, mekan Pazartesi günleri kapalı.

Tarihi Taş Fırın (Evin Unlu Mamulleri)

Balat’ta Tahta Minare Mahallesi’nde bulunan fırın, 1923 senesinde Rum usta Vasili tarafından kurulmuş. Binanın ön üst cephesinin üzerinde kuruluş tarihi Latince ve Osmanlıca olarak yazılmış. Kurulduğu günden beri ne fırın, ne odunun cinsi ne de ürünlerin yapılış tekniği değiştirilmemiş. Günün her saatinde sıcacık galetaların tadına bakabileceğiniz bu tarihi güzelliğe uğramadan bir Balat turu düşünülemez.

Tarihi Hızır Çavuş Fırını (1897)

Balat’a gelip o şahane simitlerinden almadan olmaz. Balat simidinin özelliği bol susamlı ve yumuşacık olması. Büyük ve küçük boyları var.

Bir gezi cenneti olan Balat’ta burada ismini sayamadığımız yöresel mutfaklara ait o kadar çok mekan var ki.. Biz belli başlı ve denediğimiz mekânları anlatmaya çalıştık. Şimdi sıra sizde, gidip Balat’ı keşfedin, tatlarını yerinde deneyin.

Fotoğraflar : Gonca Sağlık, Tuğrul Sağlık, Çağrı Sağlık

Yazı : Gonca Sağlık

Rumeli Hisarı

Rumeli Hisarı

Rumeli Hisarı

 

Boğaz’ın incilerini keşfe Rumeli Hisarı ile devam ediyoruz. Rumeli Hisarı, ‘hadi Hisar’a kahvaltıya gidelim’ cümlesinin kurulmasına sebep olan bir semt olmaktan çok öte bir öneme sahip. 

Semti keşfetmeye Rumeli Hisarı ile başlamazsak olmaz. Hisarın tarihine kısaca bir göz atalım: Boğazın en dar noktası olan semte ismini veren Rumeli Hisarı 1452 yılında İstanbul’un fethi hazırlıklarında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış. Bu muhteşem eser dört ay gibi kısa bir sürede tamamlanmış. İnşaatın planını Fatih bizzat kendisi yapmış. O dönem Rumeli Hisarı’nın ismi Boğazkesen imiş. İnşaat bittikten sonra Yeniçeri birlikleri buraya yerleştirilmiş, Bizans’a giden yardımlar yapının stratejik konumunun avantajıyla çok rahat engellenebilmiş.Rumeli Hisar Topları Surlara yerleştirilen toplar sayesinde düşman gemilerin geçişi durdurulmuş. Fatih Sultan Mehmet 30.000 m2’lik bir alanda inşa edilen bu hisarı yaptırarak, bugün Hisarüstü dediğimiz bölgeyi de güvence altına almayı düşünmüş. Rumeli Hisarı, üçü büyük bir küçük dört kule ve bunları birbirine bağlayan sur duvarlarından meydana gelmiş. Hisar’ın Dağ Kapısı, Hisarpeçe kapısı, Dizdar kapısı ve Sel kapısı olmak üzere dört ana kapısı var. İlk yıllarda Hisarpeçe kapısının önünde bir iskele olduğu rivayet edilmekte. Hisar’ın üç büyük burcu dönemin komutanlarının isimlerini taşımakta. İstanbul’un fethinde çok büyük öneme sahip eser, fetihten sonra daha çok hapishane olarak kullanılmış. 1953 senesinde restore edilerek açık hava tiyatrosu haline getirilen hisarda, birkaç sene öncesine dek yaz aylarında ünlü seslerin konserlerini izleyebilmek mümkündü. Rumeli Hisarı SütunCumhuriyet döneminde yapılan kamulaştırma hareketinden sonra ise önemli bir nüfus Rumeli Hisarı’nın içindeki yerleşim alanlarında yaşamaya başlamış. Boğaziçi’nin en eski Türk yerleşim bölgeleri işte buralardadır.

Rumeli Hisarı günümüzde müze olarak hizmet ediyor. Giriş ücreti 10 TL(2017 itibarıyla). Öğrenci ziyaretleri ücretsiz. Müze kart geçiyor. Giriş için gişeye ödeme yaptıktan hemen sonra yanımıza bir görevli koşuyor ve surlara-burçlara çıkışın yasak olduğunu söylüyor. Tüm surların kapıları kilitli durumda. Biz de biz ziyaretçilere uygun görülen yerlerde gezmeye başlıyoruz. İlk intibamız bu muhteşem yapının gereken ilgiyi görmediği yönünde oluyor. Oysa ziyaret ettiğimiz gün Pazar ve hemen aşağıdaki kahvaltı mekanlarının önü tıklım tıklım kalabalık; her yer insan ve araba dolu..Koskoca Hisar’ı bizimle birlikte 5 kişi geziyordu. İnsanların ilgisizliği kadar, yetkililerin de ilgisiz olduğu kesin. Böyle tarihi bir yapının tam göbeğinde kocaman bir tuvalet binası inşa etmenin başka bir açıklaması olabilir mi? Tuvalet tabi bir ihtiyaç ama daha gözden uzak bir yere yapılamaz mıydı? Bu düşücelerle hırpalanmış, bakımsız ve oldukça kaygan merdivenlerden çıkıyoruz. Karşımızda eşsiz bir manzara ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü. Tam karşıda Anadolu Hisarı. Fatih ve askerlerini saygıyla ve rahmetle anıyor; büyük kahramanlıkları önünde şapka çıkarıyoruz. Zirveden amfi bölümüne iniyoruz. İlk yapıldığı yıllarda burada bir mescid varmış. Zamanla yıkılmış, son yıllarda sadece bir kırık minaresi kalmış. Şimdi ise tüm haşmetiyle kocaman bir mescid sizleri karşılıyor. Ücretli bir müzenin tam ortasında böylesi büyük ve her haliyle yepyeni olduğu belli bir ibadethanenin neden yapıldığını düşünsek de elbet bir bildikleri vardır diyerek gezimize son veriyoruz.

Rumeli Hisarı’ndan işte bu düşüncelerle çıkıyoruz. Sahildeki insan kalabalığının içinden geçerek, bir semti tanımanın en iyi yolu olan ara sokaklara dalıyoruz. Yokuş tırmandıkça karşımıza çıkan evler, ağaçlar ve atmosfer bizi büyülüyor. Oldukça dik yokuşları tırmandıkça görüyoruz ki Hisar kayaların üzerine kurulmuş bir semt. Zirveye tırmandıkça çok çok güzel bir köprü manzarası karşılıyor bizi. Mest oluyor, seyretmeye doyamıyoruz. Sardunyalarla süslü pencereler ve eşsiz manzara eşliğinde yürümeye devam ediyoruz. Koca duvarlar ardında bir kiliseye rastlıyoruz. Rumeli Hisarı KiliseSurp Santuht Ermeni Kilisesi olduğunu öğrendiğimiz yapı ilk dönemlerinde ahşap mimariye sahipmiş. Bu ilk yapı 1816 senesinde yıkılmış, 1856 senesinde tekrar inşa edilerek ibadete açılmış. 1972 senesinde çıkan bir yangında ise tamamen harap olmuş, 6 sene sonra tekrar onarılmış. Bu nedenle mimari açıdan çok da ilgi çekici değil maalesef.

Şahane binalar arasından sokakta kedileri besleyen ihtiyar amcalara selam verip sahile iniyoruz. Boğazın incisi tüm semtler gibi şahane bir İstanbul manzarasıyla karşı karşıyayız. 2. Köprü ve Hisar karşımızda. Hafta sonu olduğu için çok kalabalık. Size tavsiyemiz bu sahile hafta içi sabah saatlerinde gelin ve sakinliğin tadını çıkarın. Sahile iner inmez göz alıcı ve kocaman bir yapı karşılıyor bizi.Yusuf Ziya Paşa Köşkü Bu yapı Yusuf Ziya Paşa Köşkü. Efsane adıyla Perili Köşk. 1900’lü yılların başında inşa edilen köşk, 2002 senesinde özel bir şirket tarafından kiralanmış. Hafta içi ofis, hafta sonları da müze olarak kullanılıyor. Dünyada bu uygulamanın başka bir benzeri var mı bilinmez fakat İstanbul’da böyle bir durumu ilk kez görüyoruz. Hafta sonları bir sanat müzesi haline gelen binada üst düzey yöneticilerin odalarını dahi ziyaret edebiliyorsunuz. Giriş 10 TL. 12 yaş altı çocuklar ücretsiz. Hava şartları uygunsa kule şeklindeki terasa çıkıp manzaraya doyabilirsiniz.

Gezimizin son durağı sahildeki restoranlar oluyor. Her zevke hitap eden mekânlar var. Bir kahve içip sahilin tadını çıkartmak istiyorum derseniz, Nar Cafe’ye bir uğrayın deriz. Çünkü bina oldukça tarihi, asansör yıllar öncesinden kalma. Oda oda düzenlenmiş enfes bir atmosfer.

Nasıl gidilir:

Kabataş ve Taksim’den kalkan Sarıyer, İstinye dereiçi, Reşitpaşa ve Bahçeköy otobüslerine binip, Rumeli Hisarı durağında inmelisiniz.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca Sağlık

Yeniköy-turrehberin

Sakin Sessiz Yeniköy

Sakin Sessiz Yeniköy

İstanbul ve sakinlik kelimesi pek yakışmıyor gibi görünse de, içinde gizli güzellikleri de barındırıyor ve Yeniköy de tam böyle bir yer. Şehrin hem ortasında hem de çok sakin… Üstelik bu kural hafta sonları dahi bozulmuyor. Hangi mekâna gitseniz günün her saati boş masa bulmanız mümkün.

Yeniköy Sarıyer’e bağlı, İstinye ve Tarabya arasında kalıyor. Tarihinin Bizans dönemine kadar uzandığı rivayet edilse de bunun için net bir kaynağa ulaşmak mümkün değil. Bu güzel sahil semtinde Türkler ve Rumlar uzun süre birlikte yaşamışlar. Bölgede çilek yetiştirildiği için Komarodes anıyla anılırmış. Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar ise Geniköy ismiyle anılan semte, bu yeni dönemle birlikte Yeniköy denmeye başlanmış. İstanbul’un fethi sırasında harap bir semt olan Yeniköy, fetih sonrası yeniden imar edilerek güzelleştirilmiş. 16. Yüzyıl sonlarında bölgeye Doğu Karadeniz bölgesinden zengin tüccar ve denizciler gelip yerleşmiş. Günümüzde de varlıklı ve İstanbul’un eskilerinin yerleşik olduğu semt, sahil boyu yalıları ve eski evleriyle göz kamaştırıyor. Fakat bir ayrıntı; bu yalıların çevresi yüksek duvarlarla çevrili olduğundan geziniz esnasında görmeniz çok zor. Ancak tekne turlarına katılarak bu görsel şölene şahit olabilirsiniz.

Bu kadar tarih yeter, şimdi keşfe başlıyoruz. Semtin her daim sakin olduğunu yazının başında belirtmiştik. Bu sakinliğin keyfini çıkarayım, bir de keyif kahvesi içeyim derseniz tereddütsüz adresiniz Yeniköy Kahvesi olmalı. Kahve ile ilgili yol üzerinde görebileceğiniz tek iz, isminin yazılı olduğu sarı levha. Yeşilliklerle dolu bir merdivenden çıkıyorsunuz ve asmaların altındaki bu güzel mekâna ulaşıyorsunuz. Dış mekânı ayrı içi ayrı güzel bu kahvenin. Eski radyolar, Mustafa Kemal Atatürk’e ve bölgeye dair fotoğraflara bakarak keyfinize keyif katabilirsiniz. Kahvenin çok da hoş bir kütüphanesi var. Kahvenizin yanına havuçlu-tarçınlı kekinizi söylemeyi unutmayın. Üstelik sabah saatlerinde giderseniz kek sıcacık oluyor.

Kahvede keyif yapıp, gezi rotanızı belirledikten sonra merdivenden inmeyip ters yöne yukarı doğru çıkın. Asmalarla çevrili muhteşem bir yolda zamanda yolculuğa çıkacağınıza teminat verebilirim. Sağlı sollu kuş yuvaları, döneminin evleri, uzaklardan gelen eski bir şarkı ve kocaman Arnavut kaldırımı taşlar…Şahane. Bu muhteşem minik yoldan pazar yerine çıkacaksınız. Biraz sola ilerleyin ve muhteşem Boğaz manzarasını en tepeden seyredin. Az ileride Rumlardan kaldığı tahmin edilen eski bir bina var. Uzun zaman boş kalan bina bugün özel bir okul olarak kullanılıyor. Fakat boş durumdayken çok daha çekici ve güzeldi bunu belirtmeden geçmek olmaz.

Şimdi yokuş aşağı evleri izleyerek merkeze inme zamanı. Yol üzerindeki eski kilisenin kapısı kapalıydı, içeri girmek mümkün olmadı. Fakat cami, kilise ve sinagogların bir arada oluşları bölgenin çok kültürlü ve güzel yapısını anlayabilmek için güzel bir örnek.

Ana caddeye indiğinizde asırlık dev çınarların gölgesinde yürümeye başlayın. Popüler olmuş restoranlar, mantıcılar ve balıkçılarla dolu bu caddede damak zevkinize uygun bir lezzet mutlaka bulacaksınız. Az ilerideki parkta oturup semti seyredin. Parkın hemen karşısında ise çok bilinen Emek Kahve var. Fakat biz bu mekânı, daracık ve yumurta kokulu atmosferi, deniz görelim diye oturulan daracık ve soğuk bahçesi nedeniyle pek sevemedik.

Yeniköy, sahil yolunun genişliği ve spor yapmaya uygun oluşu nedeniyle de oldukça şanslı semtlerden. Uzun sahilinde günün her saati yürüyüş yapanlara rastlamak mümkün. Bu yürüyüşü Tarabya’ya kadar uzatırsanız şahane köşkler göreceğinizi belirtelim. Fakat bu sahile özellik katan beyaz zincirli demirleri maalesef kaldırmışlar. Bu pek hoşumuza gitmedi.

Yürüyüş yaptıktan sonra semtin ana caddesinden keşfe devam ediyoruz. Bölgede tarihi birçok yapı var. Bunlar içinde en dikkat çekeni meydanda bir parkın içinde yer alan 1805 tarihinde yapılmış Mihrişah Valide Sultan Çeşmesi.  Yol güzergâhının değişmesi nedeniyle sırtı ana yola dönük kalan bu çeşme, yılların ve özensizliğin getirdiği tahribattan nasibini almış. Çeşme, tek cepheli ve tamamen mermerden yapılmış.  Bir diğer eser de yolun solunda kalan ve muhteşem deniz manzarasına sahip Osman Reis Camii.  Bina 1635 yılında inşa edilmiş. Renkli ve orijinal kapısıyla dikkat çekiyor. Yeniköy Sinagogu ve Sait Halim Paşa Yalısı da semtin ilgi çekecek nitelikteki yapılarından.

Yeniköy deyince tarihi börekçisinden bahsetmeden olur mu? Laf olsun diye tarihi değil üstelik, 1817’den beri oradalar. Çeşit çeşit çıtır börekler, üzümlü çörek, poğaça, açma, un kurabiyesi, peksimet ve odun ateşinde taş fırında pişirilen daha birçok lezzet. Ürünlerin hiçbir kimyasal koruyucu içermediğini öğrenince demli bir bardak çayla börek keyfine başladık; çok da iyi ettik.

Bizim anlatacaklarımız kısaca bu kadar. Daha fazlası için Yeniköy sizleri bekliyor.

 

Nasıl gidilir:

Beşiktaş ve Kabataş’tan kalkan, Sarıyer, Garipçe, Rumeli Feneri ve Bahçeköy otobüslerine binerek Yeniköy’e ulaşabilirsiniz.

Yazı ve fotoğraflar : Gonca Sağlık

pessinus antik kenti

Pessinus, bir kültün son hali

Pessinus, Tanrıların Anasının bilinen ilk evi

Pessinus, Küçük Asya’da bulunan eskinin ünlü Kral yolu üzerindeki en büyük ticari şehirlerinden birisiymiş. Meşhur Mitolojik Kral “Eşek Kulaklı” Midas (M.Ö 738 – 696) bu bölgede çok kuvvetli bir Frig medeniyetini yönetmişti. (Midas’ın Gordion’da bulunan tümülüsünden çıkan eşyaları ve kafatası şu an Ankara Medeniyetler Müzesi’nde sergilenmekte). Şehrin ilk keşfi 1834 yılında Fransız Charles Texier tarafından olmuş. 1967 – 1973 yılları arasında Ghent Üniversitesi tarafından kazı alanı olarak kazı çalışması yapılmış ve daha sonra 2009 yılından itibaren Avustralya, Melbourne Üniversitesi bu çalışmayı üstlenmiş.

Şimdi bu bilgilere ne gerek var diyecekseniz. Bir seyahat esnasında Sivrihisar üzerinden Ankara’ya giderken, günümüzde Sivrihisar’ın 13 km. ötesine düşen bu antik Pessinus kentinin, aslında tanrıların anası olan Kibele’nin, veya daha önceki versiyonu olan Kubaba’nın bilinen ilk tapınağına sahip olması nedeniyle sizlere anlatıyoruz.

Bilmeyenler için hatırlatalım, Kubaba yani Ana Tanrıça (Tanrıların anası), sadece Anadolu’da değil, Kibele olduktan sonra (Kybele/Cybele) tüm Avrupa’ya ve Kuzey Afrika ile Arap Yarımadasına da yayılmış.

Bizim burayı yolculuk öncesi duymuşluğumuz vardı ancak yerini yurdunu bilmiyorduk. Ta ki o gün Sivrihisar’dan geçerken “yakında görülecek nereler var?” merakı uyanıp, kısa bir süre sonra Ballıhisar Köyü’nde tarihi şehir kalıntıları olduğunu öğrenene kadar. Bir ticaret şehrinin denizden 950 metre yukarıda kurulması için, rahat savunulabilir ve suya yakın bir yerde olması gerekir diye düşünürken, Ballıhisar köyünün de eski adı Sangarios olan Sakarya nehrinin vadisine kurulduğunu öğrendik.

Büyük bir hevesle, 13 kilometre yakın bir mesafe diyerek yola çıktık. Ancak, o 13 kilometre bitmek bilmedi. Antik Roma döneminden kaldığını zannettiğimiz 1,5 şeritlik, sağında solunda hiçbir yaşam izi olmayan çukurlu bir asfalt bozması yolda ilerlerken, ne bir tabela gördük, ne de tünelin ucunda bir ışık.

Nice zaman sonra, bir çobanın otlattığı koyunları antik mermer taşlara benzetirken, bir kısmının hakikaten antik mermer taş olduğunu anlayınca ayrı bir heves geldi. Birbirinden ayrık köy evlerinin arasından geçerken, hiçbir Anadolu köyünde olamayacak kadar sessiz ve boş bir köy ortamı gördük. “Antik kente gerek yok. Köy zaten antik olmuş.” derken, köhne bir tabela üzerine “Tapınak Alanı” yazıldığını ve yarı balçık dar yolu işaret ettiğini gördük. Arabada kısa bir “devam edelim / etmeyelim” tartışmasından sonra devam ettik. Etmez olaydık.

Genişçe bir arazinin etrafı tel örgü ile sarılmış ve içeri girilmez tabelası asılmış. Önünde de kısa bilgi tabelaları konmuş. Ama anlayana aşk olsun.

Biraz Kibele, Kubaba araştıran birisi olarak, adını bu şekilde öğrendiğim Pessinus antik kentinin kazılan kısmından bir şey anlamak zor. Daha yapılacak çok şey var.

M.Ö 8. yy. da yani yaklaşık 2800 yıl önce Kibele kültünün dini bir merkezi olarak anılmaya başlanan şehrin, M.Ö. 3. yy. da, rahiplerle donanmış bir tapınağa sahip olduğu biliniyor. Celt’lerin M.Ö 278’de bölgeyi işgali ve sonrasında Romalıların M.Ö 205’de bölgeye gelmeleri ile birlikte, “Magna Mater Idaea” Roma kültürüne girmiş. İda’nın Büyük Anasının en önemli simgesi olan siyah büyük taş (meteor taşı), Roma’ya taşınmış.

M.Ö 65’li yıllarda, rahiplerinin güçleri kaybolmuş olan Pessinus, kutsal alan olma özelliğini de kaybetmeye başlamış. Ancak Ankara’daki Augustus Tapınağının baş rahiplerinin M.S 31 ve M.S. 36 yıllarında yine Pessinus rahipleri olduğunu biliyoruz.

Tapınak alanının haricinde fazla açığa çıkartılmış bir yer göze çarpmıyor. Ama konuyla ilgili yazılarda daha birçok alandan bahsediliyor. Halk ise yani buranın yerlisi olan Ballıhisar köylüleri ise durumlarından hiç memnun değil. Eninde sonunda bu topraklardan çıkarılacaklarını düşünüyorlar. Bu sebeple de çoğu bir anlamda köyü terk etmiş.

Daha çok yeni ziyaret ettiğimiz bu kalıntılara bir şekilde uğramayı düşünüyorsanız, bizden ufak bir uyarı. Çok büyük beklentilere girmeyin.

logo

Yurt dışı gezi rehberi olarak hazırlanan Turrehberin'de sizlere, dünyanın birçok noktasını tanıtmanın haricinde, ülkemizden ilgi çeken yerleri de beğeninize sunuyoruz. Çeşitli gezi haberlerinin haricinde, kimi zaman garipsediğimiz olayları da sizlerle paylaşıyoruz. Gezginler için sanal bir Han olmaya başlayan sitemiz için, sizin de tavsiyelerinizi bekleriz. 

Bizi Takip Edin

  • TWITTER

    Bizi takip edin, haberdar olun

  • INSTAGRAM

    Instagram'da da varız

  • PINTEREST

    Bizi Pinlemeyi unutmayın!

  • FACEBOOK

    Takip edin ve Paylaşın

  • GOOGLE+

    +1'leyelim lütfen...

  • E-POSTA

    Soru sormak bedava :)

Güney Amerika

Pasifik

Copyright 2015 © All Rights Reserved / Tüm hakları saklıdır.

Hosted by PBS Tasarım

Site Haritası