turrehberin.com
Atatürk Müzesi Balmumu heykelweb

Atatürk Müzesi

Atatürk Müzesi

Şişli’nin en kalabalık caddelerinden biri olan Halaskargazi Caddesi’nde, koca binaların arasından bir ışık gibi parlayan Atatürk Müzesi binasının önündeyiz.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk 16 Mayıs 1919 sabahı bu evden çıkarak Bandırma vapuruyla Samsun’a özgürlük mücadelesine gitmiş.  Tarihi önemi çok büyük olan binanın giriş kapısının hemen üzerindeki yazı dikkat çekiyor: “Atatürk vatanın kurtuluşunu 1919 senesinde bu evde hazırladı.” Heyecanla kapıdan içeri giriyoruz. Hemen sağ tarafta Gençliğe Hitabe ve Ata’mızın kaleme aldığı bir yazı asılı.

Atatürk, Suriye Cephesi’nden ayrıldıktan sonra 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelerek Pera Palas’daki 101 no’lu odaya yerleşmiş. Bir süre burada kaldıktan sonra önce yakın dostu Salih Fansa’nın Beyoğlu’ndaki evinde kalmış, sonra da Şişli’deki bu üç katlı köşkü kiralamış. Bu köşke taşındıktan sonra, Akaretler’de kalan annesi ve kız kardeşini de yanına alarak evin 3. katını onlara ayırmış. Atatürk evin orta katına kendisi yerleşerek, arka bahçeye bakan odayı da yatak odası olarak kullanmış. Büyük salonu toplantı salonu olarak kullanılıyormuş. Atatürk ve silah arkadaşları işte bu toplantı salonunda vatanın geleceği için sabahlara dek sürek önemli toplantılar yapmışlar. Çalışma arkadaşları arasında, İsmet (İnönü) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy)Paşa, Kazım (Karabekir) Paşa ve Rauf Orbay gibi önemli isimler sayılabilir.

İşgalden Kurtuluşa

İstanbul’un işgal altında olduğu o günlerde bu evin duvarlarında yankılanan sesleri duyuyor gibi müzede ilerliyoruz. Kırmızı halılarla kaplı, ahşap korkuluklu merdivenlerden ağır ağır çıkarak, “Atatürk’ün Kurtuluş planlamasını yaptığı yer” olarak tanımlanan büyük salona ulaşıyoruz. Bir masanın başındaki balmumu heykeliyle Atatürk işte karşımızda. Üzerinde üniforma ve önündeki defterle bizi işgal yıllarının o hareketli günlerine götüren bu görüntü karşısında heyecanımızı saklayamıyoruz. Yine bu katta salonun karşısındaki odada dikkat çeken bir eşya da, Amerika Devlet Başkanı Roosevelt’in Atatürk’e hediye ettiği müzik dolabı. Dolabın hemen karşısında Atatürk’ün Selanik’te dünyaya geldiği evin maketi ve Atatürk’ün ‘Sahibinin Sesi’ etiketli dinlediği plağı. Gazi Mustafa Kemal Paşa adına Ankara’da düzenlenen nüfus kağıdı ve kartvizitleri aynı camekanda sergilenmiş.

Mustafa Kemal’in Aralık 1918 ve 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında yaşadığı bu ev, 28 Mayıs 1928’de İstanbul Belediyesi tarafından satın alınmış. Yapı, dönemin Belediye Başkanı Lütfi Kırdar tarafından “Atatürk İnkılabı Müzesi” olarak  15 Haziran 1942 tarihinde ziyarete açılmış.

Müze Koleksiyonu

Müzede başka yerde rastlayamayacağınız birçok hatırayı görme şansınız olacak. Atatürk Müzesi koleksiyonunun önemli bölümünü Atatürk`ün kişisel eşyaları, kıyafetleri, üniformaları, askeri ve sivil yaşamına ait fotoğrafları, el yazısı ile yazdığı çeşitli belgeleri, madalyaları, hatıra eşyaları oluşturmakta.

Müzeye kız kardeşi Makbule Atadan tarafından armağan edilen eşyalar arasında sivil giysiler, “Mustafa Kemal’’ armasını taşıyan mendil ve gömlekler ile iç çamaşırları bulunmakta. Müşir üniforması ve Sivas Kongresinde giydiği elbise, tarihi değeri önemle vurgulanacak parçalar arasında. Yazı takımı ile ilgili parçalar, sigara tabakaları, madalyalar ve hatıra eşyaları arasında yer almakta.

Ressam İbrahim Çallı ve Zeki Kocamemi tarafından yapılmış yağlı boya tablolar da koleksiyonun önemli parçalarından. Müzede orijinal eserler arasında V.Pisani tarafından yapılmış olan ve Kurtuluş Savaşı’nı simgeleyen suluboya tablolar da bulunmakta. Ata’mızın yatak odasının da sergilendiği müzede, daha önce hiç görmediğimiz bir avuç altın sarısı saç ve altın dişinin de görünce çok şaşırıyoruz. Hep fotoğraflardan gördüğümüz sapsarı saçları karşımızda görmek bambaşka bir duygu.

Müzenin bir güzel yanı da girişte hemen sağ taraftaki salonda bir kütüphanenin yer alması. Vaktiniz arsa oturup kitap sayfaları arasında kaybolabilirsiniz. 3. kat ise devrimlerle ilgili fotoğrafları, Atatürk hakkında yazılmış çeşitli kitapları, gazeteleri, ölümüne ait fotoğrafları ve bir kavanozun içinde bulunan Anıtkabir’den getirilmiş toprağı görebileceğiniz yer.

Şehrin en merkezi yerlerinden birinde yer alan bu müzeyi ücretsiz gezebilirsiniz. Müzenin çalışanları da çok güleryüzlü, ilgili ve yardımsever. Müzenin öneminin farkındalar ve ziyaretçi sayısının artması için ellerinden geleni yapıyorlar.

Unutmayalım ki böylesi önemli yerleri yalnız bırakmayıp ziyaretlerimizle desteklemek de bizlerin yükümlülüğüdür.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca SAĞLIK

Erciyes ve Kayseriweb

Kayseri Gezi Rehberi

Kayseri : Selçuklu Diyarı

Anadolu’da gezilmedik şehir kalmasın diye yola çıktık, bu seferki durağımız Kayseri. Eski adıyla Kaisareia veya Latince ismi ile Caesarea olan bu şehirde Türkler, Rumlar ve Ermeniler yıllarca kardeşçe yaşamışlar. Özellikle Talas ilçesi bu güzel birlikteliğin izlerinin görülebileceği bir yer. Talas şehir merkezine 8 km. mesafede yer alıyor. Mutlaka gidip Ermeni ustaların elinden çıkmış, Ali Dağı’nın eteklerinde arz-ı endam eden taş evleri görün. Böyle bir güzelliği daha önce neden görmediğinizi sorgulayacağınıza eminiz.

Kayseri Caddeleri

Tarihi şehir güzelliği ile bizi şok etti…

Kayseri, beklentilerimizin çok üzerinde güzellikte bir şehir. Geniş yolları ve kaldırımları, şehir içi ulaşımın kolaylığı, düzenli ve temiz sokaklarıyla bizleri şaşırttı. Bu düzenin tüm şehirler için örnek teşkil etmesini gönülden diliyoruz. Bilinen en eski yerleşim yerlerinden biri olan Kayseri’nin tarihi 6 bin yıl öncesine dayanıyor. Anadolu’nun en önemli kavşak noktalarından biri olan şehir, adeta bir müze kent durumunda. Helenistik dönemde Kapadokya’ya başkentlik yapmış. O zamanki adı ise Mazaka imiş. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Kayseri için şöyle demiş: “Kayseri’nin pastırması ve sucuğu padişahlara hediye gider. Erciyes Dağı eteğinde bulunduğu için havası soğukçadır. Bütün halkı zinde ve yiğittir. Şehrin zarifleri Farsça ve Arapça konuşur. Ama halkın dili Etrak (Türkçe) dilidir. Genellikle halk Ermeni dilini konuşur. Ama Kürt ve Rum lisanını konuşmazlar.” Çelebi’nin de söylediği gibi Kayseri’nin halkı sıcak, havası biraz soğuk. Sokakta gezerken her an bir esintiye hazırlıklı olun. Diri ve çivi gibi bir dağ havası sizleri bekliyor.

Kayseri’nin Cumhuriyet Meydanı

Cumhuriyet Meydanı

Kayseri, tarihi öneminin neticesi olarak önemli eserlere ev sahipliği yapıyor. Bu eserler çok güzel korunmuş. Biz, ziyaretimizde şehir merkezinde bir otel tercih ettik. Böylece gezimiz sırasında araç kullanmadan çok fazla yeri görme fırsatımız oldu. Şehrin merkezi konumundaki Cumhuriyet Meydanı, saat kulesi ve muhteşem Atatürk heykeliyle bir Anadolu şehrinin ne sürprizlere gebe olabileceğini kanıtlar nitelikte. Meydan oldukça geniş, bir tarafta devlet daireleri, diğer yanda tarihi eserler var. Şehrin hemen ortasından tramvay hattı geçiyor. İstediğiniz yere tramvayla ulaşabilmeniz mümkün. Sık sık geçen tramvay ve otobüslerle Talas’a kadar gidebilirsiniz.

Tarihi Devlet Binaları

Cumhuriyet Meydanı’ndan şehri seyrediyoruz. Hemen karşımızda başı dumanlı, zirvesi karlı Erciyes’i görüyoruz. Nasıl ki İstanbul’da Boğaziçi semtlerinde gezerken bir anda Boğaz’ı görür mest olursunuz, Kayseri’de de sokak aralarından geçerken Erciyes size işte böyle göz kırpıyor. Şehirde eski ve yeni iç içe geçmiş durumda. Her adımda antik bir kalıntı, bir kümbet veya han görüyor, mest oluyoruz.

Kayseri Kalesi

Kayseri Kalesi

Şehri baştan başa saran Kayseri Kalesi yol boyunca bize eşlik ediyor. 3.yy’da Roma devrinde yapılan ve 6.yy’da Bizans devrinde daraltılan Kayseri Kalesi ve Surlar; Selçuklu Sultanı I.Alaeddin Keykubat zamanında bugünkü şekliyle yeniden yapılmış. Karamanoğulları ve Osmanoğulları zamanında iki defa tamir görmüş. Kayseri şehir merkezini koruyan kale, günümüze kadar gelen eski varlığı ve zaman içinde yapılan ekleriyle tipik bir orta çağ kalesi durumunda. Şehir merkezinde gezerken kale duvarlarına yaslanıyor, o eski günleri hayal ediyoruz.

Kale’nin merkez bölümünün hemen karşısında ise meşhur Kazancılar Çarşısı var. Çarşının olduğu yerde daha önce, Şeyh İbrahim Tennuri’nin soyundan Hacı Muslihiddin adıyla bilinen Bezirci Hacı Mustafa bin Hacı Ahmed tarafından 16. yüzyılın ortalarında yapılmış bir cami ve çeşme varmış. Bu cami ve çeşme, büyük depremlerin birinde onarılamayacak biçimde yıkılmış. Daha sonra bu alana 1935 yılında Kazancılar çarşısı yapılmış.

Kazancılar Çarşısı

Çarşı cıvıl cıvıl ve ne ararsanız var. Baharat, kuruyemiş, kahve, mücevher, şarküteri, sucuk, salam, meyve, oyuncakçı da dâhil her istediğinize ulaşabileceğiniz çarşının yıldızları elbette kuyumcu dükkânları. Pırıl pırıl altınlar vitrinleri süslüyor. Biz alışverişimizin çoğunu bu çarşıda yaptık. Her gittiğimiz şehrin en eskisini bulmayı çok sevdiğimizi biliyorsunuz. Kayseri’de de bu kural bozulmadı.

Kazancılar çarşısına gelmeden yol üzerinde bir dükkânda kutularda tahinleri gördük, hemen arkasından eski şekerleme kutularıyla dolu vitrini. Dükkâna girdiğimizde ise doğru yerde olduğumuzu anlamıştık. Topuzlar Şekerleme 1928’den beri aynı yerde hizmet veriyor. Renk renk şekerlemeler, çikolatalar ve özellikle tahin helvası denemeye değer.

Pastırmalar ve sucuklar her yerde

Bir diğer tarihi dükkân ise Tarihi Göncüler Pastırmacısı. Dükkân Gökdelen diye tabir edilen yerde. Gökdelen dediğimize bakmayın, uzun iki apartmanın alt katı. Bu binalar Kayseri’nin en eski büyük binaları olduğu için bu isimle anılırlarmış. Kayseri’de elbette her taraf sucuk ve pastırma satan dükkân dolu. Fakat biz temizliği, güler yüzü, ilgileri ve tarihi geçmişleri sebebiyle Göncüler’i tercih ettik. Sucuk, pastırma, mantı ve kesme makarnaları meşhur. Üstelik kargo hizmetleri de var, daha ne olsun.

Kayseri Kapalı Çarşısı

Alışveriş işini de hallettikten sonra rotamızı Kapalı çarşı’ya çeviriyoruz. Tarihi Kapalı Çarşı 1497’de Kayseri sancak beyi Mustafa Paşa’nın kapalı çarşı ve bedesten yaptırma kararı üzerine inşa edilmiş. İlk inşa edildiği dönemde 15 bölümden oluşan, ancak 1700’lü yıllarda meydana gelen büyük yangından sonra günümüze ancak 3 bölümü ulaşan çarşı yaklaşık 600 esnafıyla Kayseri ticaretinin merkezi konumunda. Bu çarşı, İstanbul’daki Kapalı çarşı’dan sonra 2. Büyük kapalı çarşı olma özelliğini taşıyor.

Tarihi Kayseri Evleri

Çarşı’dan çıkıp Kazancılar’a doğru giden yoldan 15-20 dakika yürüyerek Tarihi Kayseri Evleri mahallesine ulaşıyoruz. Burası 88 dönüm arazi üzerinde ve Setönü olarak da anılıyor. Tarihi evlerin, eski yaşam tarzının ve esnafın yaşatılması amacıyla Belediye tarafından kurulan bu alanda görülmeye değer evler var. Ermeni mimarisi burada da bizi etkisi altına alıyor. Fakat bu mahallede eksik olan bir şeyler var. Henüz tam oturmamış ve tarihi doku ziyaretçilere çok aktarılamamış. Bizce üzerinde biraz daha çalışılmalı ve tanıtımı yapılmalı.

Seyyid Burhaneddin Tırmizi Türbesi ve Arkeloloji Müzesi

Arkeoloji Müzesi Bahçesi

Bir şehri tanımanın en iyi yolu o şehri adım adım yürümektir diyoruz ve Arkeoloji Müzesine doğru ilerliyoruz. Müze taşınma dolayısıyla kapalıydı. O nedenle sadece bahçedeki eserleri görebildik. Hemen karşısında ise Mevlana Celaleddin Rumi’nin hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tırmizi Türbesi (1165-1244) yer alıyor.  Ömrünün son yıllarını Kayseri’de geçiren Seyyid Burhaneddin hazretlerinin türbesi bugün Kayseri’de en çok ziyaret edilen türbelerin başında yer alıyor. Çok geniş bir bahçesi var, tarihi mezarlar ve mezar taşları da bu bölgenin geçmişinin ne kadar eskiye dayandığının bir işareti niteliğinde.

Seyyid Burhaneddin Tırmızi Türbesi

Kümbetler Şehri

Yolun karşısına geçip yürümeye devam ediyoruz. Her adımda karşımıza bir kümbet çıkıyor. Kümbet, Anadolu Selçukluları zamanında yapılan, kendine özgü yapısı olan anıtmezarlardır. Genellikle büyük devlet ve din adamları için yapılırmış. Kayseri’de şehrin dört bir yanında Selçuklu izlerine rastlamak mümkün. Emir Han Camii ve kümbeti de bu eserlere en güzel örneklerden biri.

Emirhan Kümbeti

Şehir surlarının dışında kalanların konaklaması için 13. yüzyılda han olarak inşa edilen yapı, şehrin surların dışına taşması ile camiye dönüştürülmüş. Yapı güneybatıdan şehir surlarına yaslanan, derinliğine dikdörtgen planlı, beş sahanlı avlusuz bir han. 1188 yılına tarihlenen kümbetin içinde Emir Han’dan başka, iki yakınının daha mezarı yer alıyor. Han’ı gezdikten sonra yola devam ediyoruz. Yol üzerinde devlet dairelerine ve Kültür Bakanlığı’na dair şahane yapılar görüyoruz. İzlemeye ve fotoğraf çekmeye doyamıyor, bu güzelliklerin korunması için temennide bulunuyoruz.

Kayseri ve Milli Mücadele

Milli Mücadele Müzesi

Yol bizi Milli Mücadele Müzesi’ne getiriyor. Oldukça etkileyici bir bina olan Lise bahçesine giriyoruz. Müze’nin hemen yan tarafında ise Kayseri Lisesi var. 1863 yılında kurulan Kayseri Lisesi, eğitim alanında çok önemli çalışmaların yapıldığı, çok değerli kişilerin yetiştirildiği bir kurum olarak adını tarihe yazdırmış.

Aslen bir Rum köyü olan Talas (eski adıyla Mutalaski) Türkiye’de kurulan en eski Amerikan okullarından biri olan Talas Amerikan Koleji’ne ev sahipliği yapmış. Rumlar ve Ermeniler için açılan bu kolej, yerel nüfusun yapı değiştirmesiyle karma eğitime geçmiş. Bu önemli iki okul yıllar içinde birbiriyle yarışır hale gelmiş.

Meclis Kürsüsü

Kayseri Lisesi sadece eğitim alanında değil, Milli Mücadele’deki önemli yeriyle de dikkat çekiyor. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’nın işgal edilme riski olduğu için Millet Meclisi bir süreliğine Kayseri’ye taşınmış. Bu sebeple Kayseri ikinci başşehir unvanını dalmış. Şimdi müze olan bina o dönemde Meclis olarak kullanılmış. Kürsü getirilmiş, özel çalışmalar yapılmış. Hatta o dönem gazeteler bile Kayseri’de basılmış. O matbaa ve döneme ait gazeteler müzede sergileniyor.

Müze içinde sergilenen matbaa

Mezun veremeyen bir başka lise

 

Kayseri Lisesi’nin 62 öğrencisi Sakarya Meydan Muharebesi’ne gönüllü olarak katılmış. Savaşta hepsi şehit düştüğünden, 1920-1921 eğitim-öğretim yılında Kayseri Lisesi mezun verememiş. Bu hüzünlü hikâyenin anısına okulun bahçesinde bir anıt dikilmiş. Tüm şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anıyoruz.

 

Atatürk Evi

Atatürk Evi

Bu duygularla doluyken Atatürk Evi’ne geliyoruz. İmamzade Reşit Ağa’nın inşa ettirdiği bu 19. yüzyıl yapısında, 19-21 Aralık 1919 tarihleri arasında Heyet-i Temsiliye Reisi olarak şehre gelen Mustafa Kemal misafir edilmiş. Bugün ayakta kalabilen klasik Kayseri evlerinin birkaç örneğinden biri olan konağın dışı kesme taşlarla kaplı, ahşap malzemeden inşa edilmiş. Ağaçtan motiflerle süslü olan çatı uçları ve cumbanın alt saçakları dikkat çekiyor. Yapı, 1978 yılında Kültür Bakanlığınca kamulaştırılmış, 1983’te Atatürk Evi olarak hizmete girmiş, 10 Aralık 1998’de ise binanın ikinci katı Atatürk Müzesi haline getirilmiş.

Atatürk Evi’nin müzeye dönüştürülen bölümünde, Atatürk’ün kentte çekilmiş fotoğrafları ve Kayseri’de yayınladığı beyannameyi içeren 41 adet eser sergileniyor. Ücretsiz gezebileceğiniz müzede yöresel konağın dantel perdeleri, iç dolapları ve şark bölümlerini görmek de mümkün.

Cıncıklı Camii

Cıncıklı Camii

Müzeden çıkar çıkmaz Cıncıklı Camii’ni görüyoruz. Camii, Çiğlizade Hacı Ahmet Ağa tarafından 1664-1665 tarihlerinde inşa edilmiş. Kare planlı olarak kesme taştan inşa edilen caminin, kule minaresinde diğer minarelerden farklı olarak silindirik bir merdiven sistemi uygulanmış.

Kayseri Kalesi’nin Sivas kapısından geçerek çarşıyı gezmeye devam ediyoruz. Hedefimiz Hunat Hatun Camii ve Külliyesi. Şehir içinde gezerken çok düzenli ve temiz alt geçitler gördük. Yürüyen merdivenlerle halkın işi kolaylaştırılmış.

Hunat Hatun Külliyesi

Hunat Hatun Külliyesi

Eminönü’nde pis kokudan geçmekte zorlandığımız alt geçitleri düşününce içimiz burkuluyor. Alt geçitten geçiyoruz, merdivenden çıkınca karşımızda tüm haşmetiyle Hunat Hatun Külliyesi’ni görüyoruz. Şehrin orta yerinde muhteşem işçilikte bir kapının önüne geliyoruz. Burası, Alaeddin Keykubad’ın karısı, II. Keyhüsrev’in annesi  Mahperi Hatun tarafından 1237-1246 yılları arasında yaptırılmış. Medrese, türbe ve hamamdan oluşan bu külliye, gerek genel görünüşü, gerekse yapılış şekliyle Anadolu’da bulunan Selçuklu eserlerinin en güzel ve en önemli örneklerinden biri. Burada Hunat kelimesine de değinmek istiyoruz. Alaaddin Keykubat’ın eşi Mahperi Hatun’un Müslüman olmadan önceki adı da Huant imiş. Bu isim zamanla Türkçeleşmiş ve Hunat olmuş. Kayseri’de bir mahalle bu isimle anılıyor. Hunat Çarşısı, Hunat bakkalı, Hunat durağı vs.

Hunat Hatun Camii

Oturum alanı 2.203 metrekare olan yapı görülmeye değer.  Caminin batı cephesindeki ana giriş kapısı şaheser bir arabesk süsle donatılmış. İlk görüşte üzerimizde oluşturduğu etki devam ediyor, kapıdan giriyoruz. İçerisi de aynı özenle yapılmış. Uzaklardan bir ney sesi geliyor ki mest olmamak elde değil. İçeride ebru atölyeleri, ney üstatlarının yer aldığı mekânlar ve sahaflar var. Atmosfer büyüleyici. Fakat ortamı bozan en önemli unsur her zamanki gibi ‘insan’. Sosyal medyaya koyacağı tek bir fotoğraf için oradan oraya koşturup, peşindekileri de koşturup şekil şekil poz verenlere rağmen bu muhteşem yapının lezzetine varmaya çalışıyoruz. Keşke bu güzellikleri önce gözümüze, sonra ruhumuza kaydetmekle yetinebilsek…İnsanoğlu başkaları için yaşamayı bırakıp özünün kıymetini bildiğinde, dünya çok daha güzel bir yer olacak eminiz.

Sahabiye Medresesi

Sahabiye Medresesi

Yönümüzü tekrar Cumhuriyet Meydanı’na çeviriyoruz. Hedefimiz Sahabiye Medresesi. Kapı oyma işçiliğiyle ünlü olan bu yapı, Selçuklu sultanı 3. Keyhüsrev Dönemi’nde Selçuklu vezir Hüseyin oğlu Sahip ata Fahreddin Ali tarafından 1267 senesinde yaptırılmış. Bir büyük ve iki küçük dershane (eyvan) ve küçük odalardan oluşan yapı klasik medrese tarzının güzel örneklerinden sadece biri. İşlemeli kapının etkisinde kalarak avluya giriyoruz. Mekân şu anda test ve sınavlara hazırlık kitaplarının satıldığı bir yer olarak kullanılıyor. Ortada masalar var, çay ocağından içeceğinizi alıp oturabiliyorsunuz.

Medrese Kapısı Taş Oyması

 

Kayseri’de tüm medrese yapılarında bu çay ocakları aynı sistemle hizmet veriyor. Serin avluda bir süre mola verdikten sonra yakın mesafede yer alan Gevser Nesibe Hatun Darüşşifası’na doğru ilerliyoruz. Şehrin çok güzel bir yanı parkların ve yeşil alanların fazla olması. Üstelik hepsi tertemiz ve bakımlı. Aslen Kayserili olan Mimar Sinan’ın bir heykelinin olduğu parkın içinden ilerleyerek şifahaneye ulaşıyoruz.

Gevser Nesibe Hatun Şifahanesi

Rivayete göre Gevser Nesibe Hatun’un gönül verdiği saray baş sipahisi ile evlenmesine ağabeyi I. Gıyâseddin Keyhüsrev karşı çıkar. Baş sipahi, hükümdar tarafından cepheye gönderilir ve şehit düşer. Bu duruma çok üzülen Gevher Nesibe Sultan kederinden yatağa düşer, vereme yakalanır. Tüm çabalara rağmen durumunda iyileşme olmaz. Durumu öğrenen ve kız kardeşini ölüm döşeğinde ziyaret ederek özür dileyen I. Gıyâseddin Keyhüsrev, ondan son isteğinin ne olduğunu sorar. O da ağabeyine, kendisi gibi devasız hastalığa yakalananlar için bir şifahane yaptırmasını vasiyet eder.

Gıyâseddin Keyhüsrev, bu vasiyet üzerine 1204’te dârüşşifa ve tıp medresesinden oluşan birbirine bitişik külliyenin inşaatını başlatır. Yapı, 1206’da tamamlanır. Çifte Medrese olarak da anılan yapı aynı zamanda Selçuklu Müzesi olarak düzenlenmiş. Kent tarihinden yola çıkarak Anadolu orta çağına ve Selçuklu Uygarlığına odaklanan müze tematik bir yaklaşımla planlanmış. Bir kısmında Selçuklu Medeniyeti ile ilgili uygarlığı ön plana çıkarılan müzenin, diğer kısmı ise şifahiye özelliğini ön plana taşımakta.  Selçuklu Uygarlığı ile ilgili olan kısımda; ‘Selçuklu Kenti’, ‘mimarisi’, ‘sanatı’, ‘bilimi’, ‘giysisi’ gibi unsurlar ile ‘Kayseri’de Selçuklular’, ‘Anadolu’da Selçuklular’ gibi kısımlar yer almakta. Şifahiye ile ilgili kısımda ise; ‘hastalıklar’, ‘tedavi yöntemleri ve aletleri’, ‘bilginler’, ‘ecza’, ‘su ve sağlık’, ‘müzik ile tedavi’, ‘renk ile tedavi’ gibi kısımlar bulunmakta.

Selçuklu Yıldızı

Zeynel Abidin Türbesi

Bu güzel yapıdan çıkıyor, Hunat Mahallesinde yer alan Zeynel Abidin Türbesi’ne doğru ilerliyoruz. Kayseri’de İmam Sultan adı ile anılan Zeynel Abidin, 1414 yılında Kayseri’de vefat etmiş ve mezarı üzerine bugünkü yerde mütevazı bir türbe yapılmış. II. Abdülhamit zamanında, 1886 yılında ise Zeynel Abidin’in mezarının bulunduğu yere mevcut türbe inşa ettirilmiş. Kare planlı bir yapı olan türbenin üzeri kubbe ile örtülmüş.

Zeynel Abidin Türbesi

İbrahim Tennuri Türbesi

Şehirdeki bir önemli türbe de Cumhuriyet Mahallesi’ndeki Şeyh Cami olarak bilinen caminin bitişiğinde yer alan Şeyh İbrahim Tennuri Türbesi’dir. Ünlü gezgin Evliya Çelebi, Kayseri hakkında bilgi verirken, bu şehirde bulunan büyük evliya kabirleri arasında Şeyh Hazreti İbrahim Tennuri’yi de saymaktadır. Türbe, klasik Selçuklu devri kümbetlerinin son örneklerinden. İbrahim Tennuri, Fatih Sultan Mehmet ile birlikte Akşemseddin’in mürididir. Türbe 2. Bayezid tarafından 1484 senesinde yaptırılmış.

Şehrin güzellikleri bitmiyor

Bu güzel eserlerin etkisi altında yürürken büyük binaların arasında muhteşem bir yapı gözümüze ilişiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığına ait bu yapı Kayseri’nin tanınmış simalarından A. Necmettin Feyzioğlu adıyla bir Halk Kütüphanesi olarak kullanılıyor. Eski Kayseri mimarisiyle yapılmış konak tarzı bu yapı şehrin ortasındaki güzelliklerden sadece biri.

Yapımı sırasında Mimar Sinan’ın 97 yaşında olduğu Kurşunlu Camii, şehrin görülmesi gereken eserleri arasında yer alıyor. 16. Yüzyıl’da yaptırılan, tek minareli ve revaklı yapının asıl ismi Hacı Ahmed Paşa Camii olmasına rağmen kurşun kaplama kubbesinden dolayı halk arasında ismi Kurşunlu Cami olarak kalmış.

Yorulduysanız Kıvılcım cafe olarak bilinen Avgunlu Medresesi ve Türbesi’ne uğrayıp bir kahve molası verebilirsiniz. 13. Yüzyıla ait bu Selçuklu yapısı uzun süre atıl durumda kaldıktan sonra yenilenerek bir kitap-kahve ortamına dönüştürülmüş. Selçuklu Müzesi’nin hemen karşısında, Mimar Sinan heykelinin arka tarafında yer alan yapı gençlerin uğrak noktası.

Döner Kümbet

Selçuklu tipi kümbetlerin en ünlülerinden biri de üzerindeki tuğla süslemelerle öne çıkan Kayseri merkezdeki Döner Kümbet. 1276’da, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad, kızı Şah Cihan Hatun için yaptırmış. Yani aslında asıl ismi Şah Cihan Hatun Kümbeti ama kümbetin döndüğü efsanesi ile ismi zamanla Döner Kümbet kalmış.

Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi

Şehirdeki bir önemli yapı da Ermeni cemaatine ait en önemli 7 kiliseden biri olan Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi. Milli Mücadele Müzesi’nin hemen karşısında yer alan kilisenin temelleri 1191 yılında atılmış. Şu anda tadilatta olduğu için etrafı çevrilerek kapatılmıştı. Fakat buna rağmen görkemli kubbesi ve yapısıyla şehrin önemli yapılarından biri olduğu belli oluyor. Şehirdeki bir diğer kilise de 1857 tarihli, bir Ortodoks Kilisesi. Kilise mübadele sonrası kapatılıp depo olarak kullanılmaya başlanmış ama daha sonra restorasyonu yapılıp yeniden ziyarete açılmış. Şu an aktif olarak ibadete açık değil.

Kayserili Mimar Sinan

Kayseri deyince akla gelen isimlerden biri de hiç şüphesiz Mimar Sinan’dır. Koca Sinan Kayseri’ye bağlı Ağırnas’da doğmuş. Bu ev günümüzde de Mimar Sinan Evi olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. Ağırnas’a kadar gelmişken, yer altı şehrini görmeden dönülür mü? Kasabanın girişinde Aşağı Pınar mevkiinde bulunan Ağırnas Yeraltı Şehri, dehlizleri, mağaraları, yeraltı şehir kalıntılarıyla günümüzden en az 3000 yıl öncesinden insanların oturduğu anlaşılan bir yerleşim merkezi. Ağırnasın geçmişi ile ilgili Selçuklular dönemine ait  tarihi belgeler bulunmadığını öğrendik. Fakat Osmanlı Dönemi’ne ait 1500 yılında yapılan tahrir defterindeki bilgilerden o döneme dair bilgiler edinmek mümkün.

Yemek mi dediniz?

Tarihin içinde kaybolup gittik, nerede ne yenir bahsetmedik. Çünkü biz yeme-içme işiyle ilgili değiliz. Fakat her yazımızda olduğu gibi bu yazımızda da bir-iki noktaya değinmeden, birkaç ipucu vermeden geçemeyeceğiz. Şehir gezimizde yoruldukça Kayseri’nin meşhur Nevzine tatlısının izini sürdük. Bol cevizli, pekmezli..Fakat bulamadık. Evet yanlış okumadınız, Kayseri’nin içinde Nevzine bulamadık. Kime sorsak, o tatlı burada pek yenmez dedi. E haliyle çok şaşırdık. Fakat pes etmedik, Kayserili arkadaşlarımızla görüştük ve şehir merkezinden biraz uzakta bir restoran olan Kaşık-la’da aradığımızı bulduk. Bizim bildiğimizin biraz dışında üzeri fıstıkla bezenmiş tatlının adı da değişmişti ama olsun; biz aradığımız tatlıyı bulmuştuk. Yanında da Kayseri’nin meşhur içeceği böbrek dostu Gilaburu suyunu içtik. Böylece tatlı-ekşi dengesini de yakaladık. Kayseri yağlaması, mantısı ve su böreğiyle Kaşık-la bizleri memnun etti. Her şeyden önce güler yüzlü çalışanları vardı ki bu lezzetten bile önemli.

Akşamüzeri yorgunluk kahvemizi de Bürüngüz Camii’nin hemen önündeki köy kahvesi tarzı yerinde içtik. Eskiden ”iki Kapılı Mescid” in bulunduğu yere, Refik Bürüngüz tarafından 1977 yılında inşa ettirilen ve meydana cepheli bu cami, klasik mimarı tarzı temsil ediyor. Büyük bir kubbeyle örtülen caminin cam işçiliği ve kubbe süslemesi dikkati çekici. Önündeki eski dükkânların 1985’te kaldırılmasıyla Kale ile birlikte meydana hâkim hale gelmiş.

Daha neler var neler

Kayseri’yi gezmek için en az 2 güne ihtiyacınız olduğunu belirtelim. Şehri baştan başa gezseniz bile ilçeleri ve çevresindeki görülecek yerleri bitirebilmeniz mümkün değil. Oralar nereler mi? Kocasinan’daki Şeker Gölü,Talas’taki Derevenk Vadisi, Tomarza ilçesindeki Berçin Yaylası, Erkilet yolu üzerinde bulunan Beşparmak Kümbeti, Barsama Vadisi, Talas’ta bulunan Yaman Dede Camii, Hacer Vadisi, Aladağlar Milli Parkı içinde yer alan Kapuzbaşı Şelalesi, M.S. 4. Yüzyıla ait kaya kiliseleriyle meşhur Soğanlı Vadisi, Bürüngüz Camii, Gülük Camii, Akkışla Kalesi, Bayramhacı Kaplıcası…

Bitti sandıysanız daha bitmedi. Görülecek yerler içerisinde daha Eratna Beyliği’ni kuran Aleaddin Eratna tarafından yaptırılan Köşk Medresesi, Sırçalı Kümbet, Türkiye’nin ilk esnaf ve sanatkârlar müzesi olan Ahi Evran Müzesi, Erciyes Dağı’nın güney eteklerinde yer alan Gereme Harabeleri, halılarıyla ünlü Bünyan’daki Ulu Camii, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından 1160 yılında yapılan bir külliyenin parçası olan Merzifonlu Çarşısı, Pınarbaşı ilçesinde bulunan Melikgazi Kalesi, tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmayan Develi Kalesi, Melikgazi’de bulunan Güpgüpoğlu Konağı Etnografya Müzesi, Bünyan ilçesinde bulunan Karadayı Köyü sınırlarında olan ve Anadolu Selçuklularının şehre hediyesi Karatay Han, Dulkadiroğulları döneminden kalan önemli bir tarihi eser olan Şahruh Köprüsü ve Sultan Sazlığı.. İşte Kayseri böylesine saklı bir hazine.

Özel bir paragraf Erciyes Dağı için

Ve elbette Erciyes Dağı. Kayseri deyince akla ilk gelen yerlerin başında gelen Erciyes, son yıllarda kayak turizminin merkezi durumuna geldi. 30 milyon yıl önceki patlamaları sayesinde Kapadokya’nın oluşmasını sağlayan Erciyes (3917m) sönmüş bir volkan. Erimeyen kar nedeniyle olsa gerek, Hititler ona Beyaz Dağ anlamına gelen bir isim takmışlar. Harkasos toz karı, zorlu tırmanış rotaları, zengin florası, faunası ve yaylaları ile kayak meraklılarının, sporcuların, doğa aşıklarının ve macera tutkunlarının her mevsim akınına uğrayan Erciyes  Dağı, sadece kış mevsiminde değil ilkbahar ve sonbaharda da ayrı güzel. Doğal ortamda yapacağınız bahar yürüyüşlerine eşlik edecek kelebekler sizi mest edecek.

Yazının başında da belirttiğimiz gibi, Kayseri beklentilerimizin çok üzerinde ve son dönemlerde gezdiğimiz şehirler arasında en dikkat çekici yerlerden biri. Mutlaka vakit ayırın, plan yapın ve Kayseri’ye gidin görün. Kayseri Kapadokya bölgesine olan yakınlığıyla da ilgi çekiyor. Gelmişken her iki rotayı da keşfetme şansınız olur kimbilir?

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca Sağlık

 

 

 

açık denizweb

Kilyos : İstanbul’un yazlık yeri

Kilyos : İstanbul’un yazlık yeri

Belgrad Ormanının arasından ilerliyor, hem gözümüze hem ruhumuza bayram ettirerek Kilyos’a geliyoruz. İstanbul’un sayfiye yeri bu şirin beldenin kıymetini sadece yazın bilmek olmaz ki.. Kilyos her mevsim güzel. Koca şehrimizin Karadeniz’e açılan sahili, her daim dalgalı denizi, uçsuz bucaksız kumsalları, çay bahçeleri ve temiz havasıyla emrinize amade.

Biz hafta içi sakin bir sabahı tercih ediyoruz. Amacımız şehrin keşmekeşinden birkaç saat çalabilmek. Yerleşimin çok eski çağlarda başladığı Kilyos, o yıllardan günümüze kadar balıkçı kasabası olarak adını duyurmuş. Kilyos’un yıldızı Roma İmparatorluğu döneminde parlamış. İmparatorluk yıkılınca Bizans topraklarına katılan bu şirin belde, coğrafi konumu ve denize hâkim oluşu sebebiyle uygarlıklar için hep gözde bir yer olmuş. Bu balıkçı kasabası uzun bir süre Cenevizlilerin hâkimiyetinde kalmış. Haçlı Seferleri döneminde bölgede yaşanan kargaşadan sonra Osmanlı hâkimiyetine giren Kilyos, Levanten nüfusuyla her dönem kozmopolit bir yerleşim merkezi olmuş.



Cumhuriyet döneminde Sarıyer ilçesine bağlanan Kilyos’un turizm anlamında gelişmesi 1960’lı yıllara denk gelmekte. İstanbul’un önde gelen ailelerinin yazlıklarının olduğu bölgede bu evlere günümüzde de rastlamak mümkün. Özellikle çarşı içinde gezerken 60’lı yılların kokusu burnunuza gelecek.

Kilyos ‘ta bir başka Ceneviz Kalesi

Bölgenin en önemli tarihi yapısı Cenevizlilerden kalma kale. Askeri alan içinde kalan kale, Sultan 2. Mahmut döneminde restore edilmiş. Kalenin ortasında bir de sarnıç var. Sarnıçların yağmur sularıyla dolması için çok da güzel bir sistem kurulmuş. Taş yapımı kalenin kemerli ve korunaklı muhafız bölümleri aynen korunmuş. Kalenin içinde 8 top bulunuyor. Kale kapısının üzerinde Sultan 2. Mahmut’un bir de tuğrası var. Üç yüksek noktadaki su terazileri kaledeki sarnıçtan su dağıtan sistemin birer parçası durumunda.

Kilyos isminin Rumca ‘kum’ anlamına gelen Kilya sözcüğünden türediği söylenir. Beldenin adı resmi kaynaklarda Kumköy diye geçmekte. Zaten geçmişte Kilyos’un nüfusu ağırlıklı olarak Rumlardan oluşuyormuş.1877 Rus Harbi sonrası göç almaya başlayan beldede, 1923-1924 mübadelesi ile Rumlardan eser kalmamış.

Kilyos’ta bir de anıt ağaç özelliğini taşıyan çınar ağacı bulunmakta. Kilyos Kalesi arenasında bulunan ağacın boyu 28 metre, çevresi 34 metre. Ağacın üzerinde bulunan künyede 563 yaşında olduğu yazılı. Kilyos’un eskileri, bu ağacın İstanbul’un fethi anısına diktirildiğini söylüyorlar.

Kilyos deyince hepinizin aklına hiç şüphe yok ki deniz geliyor. Yaz mevsiminde çok sayıdaki plajlar tatil yörelerini aratmayacak kadar kalabalık oluyor. Özellikle hafta sonları iğne atılsa yere düşmeyecek kadar yoğun olan sahiller, kış mevsiminde oldukça ıssız. Kumsala inip yürüyüş yaptığımızda sahildeki beyaz atları görüyoruz. Adeta kartpostal güzelliğindeki bu manzaraya, atları ürkütmemek için uzaktan bakmayı tercih ediyoruz.

Kumsaldan devam edince sahildeki iki taş iskeleye geliyoruz. Bu iskeleler 18. Yüzyılda yapılmış birer tarihi eser. Köy balıkçıları tarafından aktif olarak kullanılan iskelelerin üzerinde balıkçı ağları onarılmayı bekliyordu. Rüzgârın etkisiyle iyice kabaran denizin coşkusuyla şahane fotoğraflar çektik. Kayıkhanede bir kahve içip Kilyos’a tepeden bakabileceğimiz bir çay bahçesinde çıtır çıtır yanan odun sobasının yanında köy kahvaltısı ettik.

Tarihi eser yönünden çok zengin olmasa da, doğal güzelliği ve deniziyle şehir merkezine 30 km. mesafedeki bu belde sakinliği seven gezginleri bekliyor.

Gonca SAĞLIK

Atatürk ün odasıweb

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas Atatürk Müzesi için yine Pera Palas Otel’in önündeyiz. Sade, vakur ve iddialı duruşuyla Tepebaşı’nda boy gösteren bu bina tarihte öyle çok olaya tanıklık etmiş ki. Bu merakla otelin kapısından içeri giriyor ve ilk anda o eşsiz mimarinin etkisi altında kalıyoruz. Birkaç basamak çıkıp Kubbeli Salon’a giriyoruz. Bu salon otelin kalbi desek yanlış olmaz. Bir yorgunluk kahvesi söyleyip etrafı incelemeye başlıyoruz. Koyu bordo rengin hâkim olduğu salonun kubbeleri çok etkileyici. Az ileride bir kütüphane, gösterişli koltuklar, duvarlarda tablolar ve bir piyano. Her gün çay saati adı altında bu piyanodan çıkan şahane melodileri duymak, klasik şarkılara eşlik etmek mümkün. Piyanoyu çalan ise dünyaca ünlü caz sanatçımız İlham Gencer. Bizim kendisini dinleme ve sohbet etme şansımız oldu. Size tavsiyemiz bu fırsatı kaçırmayın, bu etkinlikteki yerinizi alın.

Otelin kendisi müze

Oteli gezmeye başlıyoruz. Kalın ve gösterişli halılarla kaplanmış merdivenlerden usulca çıkarken bu otelde neler yaşandığını şöyle bir hatırlıyoruz. Otelin yapılma nedeninin ucunda bir gezi var. Paris‘ten İstanbul‘a Orient Express treni ile gelmek isteyenler için 1892’de yapılan otel İstanbul’un ilk lüks oteli olma özelliğine sahip. Doğuya seyahat etmek üzere yola çıkan yolcular arasında bürokratlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler ve zenginler var. Haliyle bu yolcuları ağırlayacak bir lüks otel ihtiyacı doğuyor ve o dönemin İstanbul’unun Avrupa’sı kabul edilen Pera’da (Beyoğlu) 3 yıl gibi kısa bir sürede dönemin en pahalı ithal taşları kullanılarak bir otel inşa ediliyor. Açılışı da şanına yaraşır ihtişamlı bir baloyla yapılıyor.

Pera Palas 1950’li yılına kadar Ortadoğu’nun en gözde otellerinden bir olmuş. Otelde kapı kollarına varıncaya dek her şey ilk günkü özelliğini koruyor. Türkiye’nin ilk elektrikli asansörüne sahip bina, saraydan sonra tek sıcak su kullanılan yapı olarak da tarihteki yerini almış.

İstanbul’u modernleştiren mimar

Binanın mimarı İstanbul’un çok fazla önemli yapısında da ismini görebileceğimiz Alexandre Vallaury.  Osmanlının kalıplaşmış mimari yapısal özelliklerini yıkmasıyla bilinen Vallaury, İstanbul’un modernleşme yolundaki önemli yapılarına yaptığı katkılarla ismini tarihin tozlu sayfalarına yazdırmayı başarmış.

Pera Palas tarihi önemi kadar ağırladığı konuklarıyla da ünlü. Bu konuklardan bazıları, II. Elizabeth, VIII.Edward, Kral Zogo, Maria Callas, Jacqueline Kennedy, Agatha Christie, Pierre Loti, Ernest Hemingway ve ünlü casuslar Mata Hari, Cicero’dur. Fakat bu konuklar arasında öyle bir isim var ki, bir milletin kaderini değiştirmiş, bu toprakların büyük kahramanı olarak adını altın harflerle gönüllere ve tarihe yazdırmış. Bu isim ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten başkası değil. Büyük komutan işgal yıllarında burada kalmış, yıllar içinde burayı adeta ikinci evi gibi kullanmış. Burada kaldığı oda, doğumunun 100. Yılında bir müze haline getirilmiş. Bu sebeple Pera Palas bir müze otel özelliğini taşıyor.

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas’ın muhteşem mimarisi ve özelliklerinin etkisinde kalmışken 101 no’lu odaya geliyoruz. Ata’mızın kaldığı bu müze oda her gün 10.00-11.00, 15.00-16.00 saatleri arasında ücretsiz gezilebiliyor. Odada bir görevli, hem Türkçe hem de İngilizce konuşarak ziyaretçileri bilgilendiriyor.

Odanın içinde gezerken duygulanmamak elde değil. 1917 senesinden sonra bu duvarların içinde bir tarih yazılmış, çok önemli toplantılar yapılmış. Atatürk’ün şahsi eşyalarının sergilendiği oda, çok sevdiği şafak pembesi ve gündoğumu rengiyle döşenmiş. Sergilenen eşyalar çeşitli müze ve müzayedelerden elde edilmiş. Atatürk’ü anlatan yabancı kitaplar, imzalı kartpostallar, aile fotoğrafları, dönemin dergileri ve madalyalarını görmek mümkün. Ortada duran sehpada o döneme ait Ulus, Son Posta ve Cumhuriyet gazeteleri de sanki az önce okunmuş da oraya bırakılmış gibi.

Odada camekân içerisinde sergilenen 2 adet halı dikkatimizi çekiyor. Görevli anlatınca işin esrarengiz yönü tüylerimizi diken diken etmeye yetiyor:

Mucize Halı Hikayesi

1929 yılında zamanın Hindistan mihracelerinden biri Atatürk’ü ziyarete geliyor. Ve Atatürk’e unutulmaz bir hediye vermek istiyor. Bunun için kâhinine farklı bir hediye hazırlaması emrini veriyor. Kâhin de küçük bir halı dokutuyor ve mihraceye sunuyor. Halıyı çok beğenen Mihrace, Atatürk’e hediye ediyor Buraya kadar her şey normal. Asıl şaşırtıcı olan halının üzerindeki şifre. Halının üzerinde bir saat motifi var ve bu saat 09.07’yi gösteriyor. Bilindiği gibi Atatürk’ün ölüm saati 09.05. Ancak beyin, kalp durduktan sonra 2 dakika daha yaşayabiliyor. Yani halıdaki saat Atatürk’ün beyin ölümünün gerçekleştiği saat. Ve saatin etrafı 10 adet kasımpatı çiçeğiyle süslenmiş. Yani 10 Kasım. Bu ilginç detaydan etkilenmemek mümkün değil.

101 no’lu oda her yönüyle bizleri etkisi altına alırken aklımıza şu not geliyor:

İşgal güçleri komutanı General Harrington olmak üzere bir kısım işgal askerleri Pera Palas’ta salonunun bir köşesinde otururlarken Mustafa Kemal, tüm ihtişamıyla Orinet Bar’dan içeri girer ve oturanların dikkatini çeker. Komutanlar, görevlilerden gelenin kim olduğunu sorarlar ve Mustafa Kemal olduğunu öğrenirler. Onlar için Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşı’nın en ünlü komutanlarından biridir. Bu nedenle de masalarına davet etmek isterler. Ancak Mustafa Kemal, her zamanki kıvrak zekâsıyla “Her ne kadar şu anda İstanbul’un sahibi onlar gibi görünse de, yakında gidecekler. Bu nedenle kendileri burada misafirdir. Bizde de misafirler ağırlanır. O yüzden arzu ederlerse onlar benim masama buyurabilirler!” der.

Büyük askeri dehası karşısında tüm dünyanın saygı duyduğu Ata’mızı rahmetle ve minnetle anarken, bir otelin duvarları ardında ne çok giz saklandığına bir kez daha şaşırıyoruz.

Her köşesinde bir sır saklı olan İstanbul’u sevmek için bir nedeni daha heybemize ekleyip, keşfetmeye devam ediyoruz.

Yazı ve Fotoğraflar: Gonca SAĞLIK

Sen Pier Han Duvarıweb

Sen Piyer Hanı

Sen Piyer Hanı

Karaköy Bankalar Caddesi’nden bir ara sokağa girince çift kanadı açık bir kapı ve hemen yanındaki Sen Piyer Hanı tabelası ilgimizi çekiyor. Rotamıza kısa bir ara verip hanı incelemeye başlıyoruz. Bu şahane yapı, Bankalar Caddesi ile Eski Banker Sokağının kesiştiği yerde bulunuyor. Sokak dar, karanlık ve bakımsız. İlk bakışta tenhalığından çekinsek de, Han’ın güzelliği bizi kendine çekiyor. Bu sokak İstanbul’un en eski sokaklarından. Cenevizliler döneminden kalma çok sayıda eser barındırıyor. Fakat çoğu bakımsız, yalnızlığa ve yıkılmaya terk edilmiş durumda. Galata surları bu bölge için çok önemli. Semtin tarihini Galata yazımızda aktarmıştık. Bu bölge için çok önemli ailelerden biri de hiç şüphesiz Kamondo Ailesi. Bu aile Galata’yı var eden çok sayıda eser yaparken, son yıllarında ekonomik kaygılarından ötürü yok etmek konusunda da etki sahibi olmuş. Yapılardaki taşları satıp para kazanma düşüncesi nedeniyle bazı eserler zarar görmüş. İşte bu eserlerden biri Sen Piyer Han.

Osmanlı Bankasının Ev Sahibi Sen Piyer Hanı

Tamamı taş olan bina, Fransız Elçisi Comte de Saint Priest tarafından yaptırılmış. Yapılış tarihinin 1770-1775 yılları olduğu tahmin edilen yapı, birden fazla binanın birbirine bağlanmasından oluşuyor. Kâgir yapı birden fazla onarımdan geçirilmiş. Hanı önce dışardan incelemeye başladığımızda Ceneviz armalarının hala durduğunu görüyoruz. Armalar arasında St. Priest ailesinin “Fluur de Lys” armasını da görmek mümkün.

Osmanlı Bankası inşa edilirken, Hazine’ye ait altınlar uzun süre bu handa saklanmış. Daha sonra ise Osmanlı’da ilk Merkez Bankası görevini yerine getiren Osmanlı Bankası ilk olarak bu binada faaliyete geçmiş. (1856) Osmanlı Bankası 1892 senesinde Bankalar Caddesi’ndeki yeni binasına taşınınca, bina han olarak kullanılmaya başlanmış. Bu yeni binanın mimarı Fransız kökenli Vallaury, Osmanlı Bankası’nın buradan taşınmasından hemen sonra şair Chernier’in anısına adını taşıyan bir kitabe koydurmuş. Şairin bu binada doğduğunu ortaya atan iddialar olsa da, tarihlere bakıldığında bunun doğru olmadığını anlamak kolay olacak. Zaten bu kitabe de binanın boşaltıldığı geçmiş yıllarda yerinden kaldırılmış. Burası bir dönem İtalyan Ticaret Odası olarak da kullanılmış.

Vandalizm Daimi Problem

Bilindiği üzere Karaköy-Galata bölgesi tarihsel süreç içinde bir liman bölgesi olarak sosyal ve ticari anlamda önem taşımış. Ticaretin kalbinin attığı merkezlerdeki böylesi hanlar da hep çok önemli olmuş. Günümüze kadar ulaşabilen ve birinci sınıf tarihi eser statüsünde yer alan bu yapıları korumak, hak ettiği değeri vermek büyük önem taşıyor. Gelin görün ki binanın bugünkü hali içler açısı. Tarihi duvarlar sprey boyalarla boyanmış, yazılar yazılmış ve resimler çizilmiş. Hanın içine giriyoruz, izinsiz girilmemesi ve fotoğraf çekilmemesi yönünde uyarı yazısı dikkatimizi çekiyor. Yanımıza gelen görevli de bizi bu yönde uyarınca kapıdan içeri girdiğimiz yerden görüntü alabiliyoruz. Mermer merdivenlerdeki aşınmışlık, geçmişte buradan nicelerinin gelip geçtiği düşüncesiyle, bizi çok etkiledi. Nice yaşanmışlığın olduğu bu binalar nasıl da değerli.

Böylesi önemli eserlerin hak ettikleri değere kavuşabilmeleri temennisiyle yolumuza devam ediyoruz.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca Sağlık

CAmi genelweb

Arap Camii

Arap Camii

Karaköy’ün bilinmeyen yanı Perşembe Pazarı’nın sokaklarında Arap Camii’nin izini sürüyoruz. Bu sebeple, alışılmış, sosyal medyanın insanı yutan ‘bir yerde olma’ furyasının akışına karşı duruyor, semtin ihmal edilen diğer yanını gezmeye başlıyoruz.  Hafta içi iş saati olduğu için her yer çok kalabalık. Çarpık binalar arasında ilerlerken karşımıza tüm haşmeti ve tarihin ağırlığını taşıyan güzelliğiyle Arap Camii çıkıyor. Alıştığımız camilerden çok farklı. Bizi kendisine çekiyor ve gezmeye başlıyoruz.

Bilindiği üzere Hz. Muhammed (S.A.V), “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” buyurmuştur. Bu Hadis-I Şerif’in peşine yüzlerce Müslüman, İstanbul’u fethetme hayaliyle yaşamış. İslam Ordusu gerek karadan gerekse denizden bu büyülü şehri 3 kez kuşatmış. 3. Kuşatma 717 senesinde ünlü komutan Mesleme bin Abdülmelik tarafından yapılmış. Bu kuşatmada Galata bölgesi ele geçirilmiş. 1 yıl süren kuşatma sonrasında kale içi fethedilemese de 7 sene boyunca askerleriyle birlikte burada kalmış. İşte bu dönemde Abdülmelik Bizans kralı Leon ile bir anlaşma yaparak ibadet edebilmeleri için Arap Camiini inşa ettirmiş. 1300 yıldan eski olan bu Camii’de İstanbul’da ilk ezan sesi duyulmuş. Arap Camii İstanbul’un ilk Camisi olarak tarihteki yerini gururla almış.

Abdülmelik, 7 yıl sonra Şam’da başlayan ayaklanmaları bastırması için geri çağırılınca İstanbul kuşatması da sona ermiş. Müslümanlar bölgeyi terk ettiği halde Camii 800 yılına kadar asıl haliyle kalmış. Daha sonra Galata bölgesine egemen olan Cenevizliler’in baskısıyla camii kiliseye çevrilmiş. Çan kulesi de o yıllarda ilave edilmiş.

Fatih’li dönem ve sonrası Arap Camii

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden 2 yıl sonra ise yapı aslına; Çan kulesi minareye, kilise de camiye döndürülür. Fatih Sultan Mehmet, Caminin avlusuna Mesleme bin Abdülmelik adına bir makam yaptırır. Bazı rivayetlerde Mesleme’nin kabrinin Arap Camii’nin önünde olabileceği dile getirilir. Arap Camii’nin bir özelliği de ahşap olması. Bir de ilginç bilgi var, binanın ahşap yapısına tahta kuruları asla yanaşmıyormuş. İsmini ise, 1492’den sonra Endülüs’ten bölgeye göç eden Araplardan aldığı rivayet edilir. Mimari yapısının Endülüs eserlerine benziyor olması bu rivayeti güçlendirir nitelikte.

Caminin mimari yapısı Arap mimarisiyle benzerlik taşıyor. Minare yapısı Emevi Camii’nin bir benzeri durumunda. Yapı, tarihsel süreç içinde birden fazla yangın geçirmiş. Camiye yapılan en önemli katkı da 2. Mustafa’nın eşi Saliha Sultan tarafından yaptırılan Şadırvan olmuş.

Karaköy Perşembe Pazarı’nın sokaklarında kaybolduğumuz bir günde karşımıza çıkan eser, Mahkeme Sokağı’ndan sola dönünce karşınıza çıkacak. Siz de gidin, Karaköy’ün ihmal edilen bu güzel sokaklarındaki tarihe tanıklık edin.

Gonca SAĞLIK

Cukurcuma genel fotoweb

Çukurcuma

Çukurcuma

Beyoğlu bölgesinin gezmekle bitmeyeceğinin bir kanıtı olan Çukurcuma ’dayız. Adını bölgenin en çukur köşesinde bulunmasından ötürü aldığı düşünülebilir. Bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet fetih zamanı, ‘Cuma namazını şu çukurda kılalım’ demiş.İsim hikâyesi ne olursa olsun, ismiyle müsemma bir yer burası. Galatasaray bölgesinden Karaköy’e inerken çukur bir alanda nostaljik saatler geçirmeye hazır olun. Nostaljik diyoruz çünkü İstanbul’un en meşhur antikacıları burada yer alıyor. Son yıllarda gerek bu dükkânları, gerek restore edilmiş binaları, kafeler ve evleriyle keşif sevenlerin önemli duraklarından biri olmuş durumda. Buraya geçmişin satıldığı semt desek yanlış olmaz. Antikacılarda neler yok ki. Ünlü yalılardan çıkma kıymetli avizeler, dönemin bisküvi kutuları, resimler, mobilyalar, takılar, aynalar, oyuncaklar ve hatta bebek arabaları.. Aradığınız tüm antika eşyalar bu sokaklarda sizleri bekliyor.

İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Çukurcuma’nın tarihinin 5 asır önceye dayandığı biliniyor. Art Nouveau tarzında binaların arasında yürürken kendinizi bir Avrupa şehrinde hissedeceksiniz. Semtin farkını net olarak anlayabilmek için Taksim’den başlayın ve Sıraselviler üzerinden yürüyerek Çukurcuma’ya ulaşın.

Semt elbette sadece antikacılardan ibaret değil. Semtin adıyla anılan Camii, bugünkü halini 1823’dek Firuzağa yangınından sonra almış. Çukurcuma Camii ve hemen karşısındaki çeşme semte değer katıyor. Semtin bir diğer önemli simgesi de Asri Turşucu. Adile Naşit ve Münir Özkul’un başrolünü paylaştığı ‘Neşeli Günler’ filmini bilmeyenimiz var mı? İşte bu filmin çekildiği, turşu limondan mı sirkeden mi yapılır kavgalarının yaşandığı bu dükkân 1938’den beri hizmet veriyor. Kapıdan içeri girer girmez mevcut atmosferiyle sizi o günlere götürecek turşucuda 40’a yakın çeşit turşu satılıyor. Turşuların tadına bakıyor, anılarımızı tazeliyor ve semti keşfetmeye devam ediyoruz. Buradan çıkıp sola döndüğünüzde 50 metre kadar sağda Adile Naşit Çıkmazı’nı göreceksiniz. Turşucu ve bu çıkmaz Cihangir ve Çukurcuma’nın kesiştiği bölgede yer alıyor. Daha önce Cihangir yazımızda da bahsettiğimiz halde burada yazmadan edemedik.

Çukurcuma ve Faik Paşa

Çukurcuma Beyoğlu bölgesinin en küçük yerlerinden biri. Fakat buna rağmen hiç bıkmadan saatlerce gezebilir, her sokakta bir sürprizle karşılaşabilir, tüm bu eylemleri hiç ama hiç sıkılmadan gerçekleştirebilirsiniz. Bu keyif noktalarından biri de Faik Paşa Sokağı. Burası aslında ufak çapta bir yokuş. Peki kim bu Faik Paşa?

Erol Taş Sokağı

Faik Paşa aslında yoksul bir İtalyan ailenin çocuğu olarak Yunanistan’da dünyaya gelen Francesco Della Suda isimli bir eczacı. Ailesini kaybedince İstanbul’a getirilen Francesco 1844’te Mekteb-i Tıbbiye’den mezun olunca İstiklal Caddesi’nde İstanbul’un ilk eczanelerinden biri olan Büyük Eczane’yi (Grand Pharmacie Della Suda) açmış. Kısa zamanda padişahın eczacılığına yükselerek ‘Paşa’ ünvanını alarak Faik Paşa adıyla anılmaya başlanmış. Yokuşun başındaki gösterişli evde oturduğundan bu sokağa ismi verilmiş. İtalyan tarzı yüksek taş binalarla çevrili bu sokağın evlerinin ilginç bir de hikâyesi var: Zamanında bu sokakta bir tarafta zenginler, diğer tarafta hizmetkârlar ve sıradan halk yaşarmış. Zenginlerin evleri gösterişli, yüksek, heykel ve motiflerle süslüyken, diğer taraftaki yapılar daha alçak, gösterişten uzak ve sade olarak inşa edilmiş. Sokağa girdiğinizde bu farkı hemen anlayacaksınız.

Semtin bir önemli binası ise 1. Milli Mimari Dönemi’nin önemli ismi Mimar Kemaleddin Bey’e ait. Günümüzde otel olarak kullanılan bu görkemli bina, 1911-1913 yılları arasında Evkaf Nezareti’nin isteğiyle 3. Vakıf Han olarak inşa edilmiş. Bugünkü adıyla Corinne Otel, neo-klasik tarz Osmanlı eserlerine en güzel örneklerden biri.

Keyifli, tarihle kucak kucağa bir gün geçirmek istiyorsanız Çukurcuma’ya gidin, pişman olmayacaksınız.

Gonca SAĞLIK

Nasıl gidilir: Çukurcuma’ya İstiklal Caddesi’ndeki yokuşlardan aşağı keyifle yapılacak bir yürüyüşten sonra ulaşmak mümkün. Yol üzerindeki manzaralar çevreyi keşfetmek için ideal. Taksim üzerinden geliyorsanız Sıraselviler’i takip edip Cihangir’e inebilir, oradan Çukurcuma’ya ulaşabilirsiniz. Keyifli keşiflere…

 

Abdülmecid Efendi Köşküweb

Abdülmecid Efendi Köşkü

Abdülmecid Efendi Köşkü

İstanbul öyle güzel bir şehir ki, gördüğümüz-görmediğimiz, bildiğimiz-bilmediğimiz her köşesine dağılmış saklı  güzelliklerden biri olan, Abdülmecid  Efendi Köşkü ’nden bahsedeceğiz bu sefer. Köşk, güzel Kuzguncuk’un sırtlarında bulunan Bağlarbaşı Korusu içinde adeta arz-ı endam ediyor. Sanatsever kişiliğiyle, resim ve müziğe olan ilgisiyle ve yaptığı tablolarla bilinen son halife Abdülmecid Efendi, bu köşkü yazlık olarak kullanırmış. O dönemlerin önde gelen sanatçıları, edebiyatçıları ve siyasetçileri bu köşkte ağırlanır, çinilerle döşeli verandalarda uzun sanat sohbetleri yapılırmış. Döneminin adeta bir kültür merkezi olan köşk, gerek iç, gerek dış görüntüsüyle oldukça etkileyici. Bienal kapsamında halkın ziyaretine açılmasını fırsat bilerek ziyaret ettiğimiz köşk, Koç topluluğunun mülkiyetinde olup ziyarete kapalı. Bu tür sanat etkinliklerinin güzelliği böylesi güzel mekânların kıymetiyle bütünleştiğinde, ortaya şahane görüntüler çıkıyor. Bizlere düşen de bu etkinlikleri takip ederek bu keşif fırsatlarını kaçırmamak olacaktır.

Abdülmecid Efendi Köşkü ‘nün içi

 Abdülmecid Efendi Köşkü dış ve iç görünümüyle oldukça etkileyici bir yapı. Şehrin kalabalığının içinde ağaçlar içindeki bakımlı bahçe içinde ilk gördüğümüzde zaman sanki geriye sarıyor. Mısır Hıdıvi İsmail Paşa’nın 1880’li yıllarda oğlu Tevfik Paşa için av köşkü olarak yaptırılan yapı, 1895’te Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınarak Abdülaziz’in oğlu Abdülmecid Efendi’ye (1868–1944) tahsis edilmiş. Şehzade Abdülmecid Efendi harem ve müştemilat binalarıyla genişletilen yapıların günümüze ulaşan selamlık bölümünü 1918 yılına kadar yazlık konut olarak kullanmış. Abdülmecid burada resim yaparmış. Resim yapmak için Çarşamba günlerini tercih ettiği de edindiğimiz bilgiler arasında. Köşk, diğer günlerde ise dönemin sanatçılarının, edebiyatçılarının ve siyasetçilerinin sık sık toplandığı bir kültür merkezi durumundaymış.  200 dönüme yakın bir koru içinde yer alan ve 1903 yılında onarım gören köşkün bazı kaynaklarda mimar Alexandre Vallaury tarafından tasarlandığı belirtiliyor.

Köşke girdiğimizde ilk dikkatimizi çeken büyük bir salon oluyor. Verandadaki işlemeler göz alıcı. Duvarlarındaki ve tavanlarındaki altın yaldız çerçeveli panolar içindeki kalem işleri, duvar ve yerlerdeki çinileri, çeşmeleri, şöminesi, Avni Lifij resmi, mermer havuzlu büyük salonu, üst katta pencerelerdeki vitrayları ve diğer eşsiz detaylarıyla çok ince ve detaylı bir zevki yansıtıyor. II. Dünya Savaşı sırasında bir süre askerlerin kaldığı köşkün zeminindeki çiniler bozulunca Kütahya’da yenileri yaptırılmış. Köşk, çiniler açısından son derece zengin. Köşkün inşası sırasında Kütahya’da sır altı tekniğinde üretilerek zemine, duvarlara, balkonlara, çeşme ve şömineye monte edilmiş. Üst kattaki odalardan biri yerden tavana kadar çiniyle kaplı. Natüralist ve hatai motifleriyle bezeli çok renkli çiniler köşkün değerini ve güzelliğini arttırmış. İkinci katta doğuya bakan ve köşkün ibadet odalarından birinin süslemeli tavanında Kuran-ı Kerim’den ayetler yazılı.

Ultra Modern Halife

Sanatın ve kültürün yüceltildiği bir ortamda büyüyen; Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca bilen, askeri ve siyasi olarak da çok iyi ve özel bir eğitim alan Şehzade Abdülmecid Efendi aynı zamanda aydın, sanat koruyucu, ressam ve hattat’mış. Yurt dışından getirttiği yayınlarla dünya sanatını takip eden Abdülmecid Efendi, Türk ve yabancı ve ressamlardan özel resim dersleri almış. Figürün ön planda olduğu ‘Harem’de Goethe’ ve ‘Harem’de Beethove tabloları  oldukça önemli. Kadınları her zaman koruyan ve toplumsal hayatta istedikleri mesleği seçip iyi bir konumda olmalarını savunan Abdülmecid Efendi’nin müzikle olan yakın ilgisi de biliniyor. Keman, viyolonsel, piyano çalan ve Franz Liszt’den dersler alan son halife Abdülmecid Efendi edebiyat, sanat, siyaset çevreleri; önde gelen yerli ve yabancı aydınları ile dostluklar kurmuş. Recaizade Mahmut Ekrem, Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Şevket Dağ, İbrahim Çallı, Namık İsmail, Sami Boyar, Feyhaman Duran, Avni Lifij, Fausto Zonaro, Abdülhak Hamit Tarhan ve Pierre Loti yakın arkadaşlarından bazılarıdır.

Yazının başında da belirttiğimiz gibi biz köşkü düzenlenen bir sanat etkinliği sayesinde gezdik. Normalde ziyarete kapalı. Biz buradan bilgi verelim, siz ilk etkinlik fırsatını değerlendirerek bu güzel köşkü keşfedin.

Yazı ve Fotoğraflar: Gonca SAĞLIK

Eski Foça Evlerweb

Eski Foça Sakin Liman

Eski Foça : Sakin Liman

Yıllar önce Ayvalık’tan İzmir’e giderken yol kenarındaki Eski Foça sebze pazarını görüp durmuştuk. Tazecik ege otlarını, güler yüzlü esnafını, ucuz ve kaliteli alışverişi çok sevmiş; alışveriş sonrası merkeze inip bir de çay içmiştik. O zamanki rotamız Alaçatı-Çeşme olduğu için bu güzel balıkçı kasabasında geçirdiğimiz birkaç saatle yetinmek zorunda kalmış, bir daha gelmeye, tadını çıkarmaya karar vermiştik. Eski Foça o kısacık anlarda bile kalbimizde yer etmeyi başarmıştı.

Nisan’da Eski Foça bir başka

Bu kararımızı bir Nisan vakti uygulamaya karar verdik. Önce kalacağımız yeri araştırmaya başladık. Doğallık, temizlik ve güven kalacağımız yer için olmazsa olmazlarımızdan. Özellikle aile, çoluk-çocuk bir tatil yapacaksanız bunlar çok önemli. Üstelik bizim bu gezimizde aile büyüklerimiz de misafirimiz olacaklardı. Yani konaklamanın önemi gittikçe yükseliyordu. Yanlış otel tercihinin en büyülü gezi rotasını bile mahvedebileceğini biliyoruz.

Foça Hotel 1887

Sosyal medyanın ve önsezilerimizin gücüyle Foça Otel 1887 ismine rastladık. Tanıtımında ‘Foça’daki büyük eviniz’ yazısını görünce bizim için doğru yer olduğunu düşünerek tercih ettik. Ne de güzel etmişiz. İstanbul’dan altı-yedi saat sürecek araba yolculuğumuzu her zamanki gezgin ruhumuzla, gördüğümüz her kahverengi tabelanın izini sürerek 12 saate çıkarmıştık. Önceden rezervasyon yaptırıp otelin güler yüzlü genç işletmecisi Meltem Hanım’la görüşmüştük. Yolculuk planlanandan uzun sürünce ve otele girişimiz gecikince nerede kaldığımızı merak ederek bizi arayan Meltem Hanım hiç görmeden kalbimizi fethetti.

Otele gittiğimizde ise fikrimiz hiç değişmedi. Güler yüzlü ve bilinçli işletme sahipleri, tertemiz şahane odalar, günün her saati sıcak çay ve anne kurabiyesiyle, ‘Foça’daki büyük eviniz’ sözünün hakkını veren bir yerdi burası. Odaların tümü antika eşyalarla dolu. Eski zaman çevirmeli kırmızı telefonlar, ahşap yatak başları, çekmeceler, banyoların karo taşları, duvardaki askılıklar ve sabahları anne usulü pişi kokan kahvaltılar. Biz bu oteli çok sevdik, çok güzel ağırlandık. Otel şehrin merkezinde, arabanızı park edip tüm eski Foça’yı yürüyerek gezebilir, hemen önünden denize girebilirsiniz.

Şimdi bu kadar övgü dolu söz yazınca reklam karşılığı iş yaptığımız sakın düşünülmesin. Biz ücreti karşılığı kaldık. Bu bizim en temel prensibimizdir. Bunu her zaman belirtiyoruz. Burada amaç, işini bu kadar seven, önemseyen, özenli işletmelerin desteklenmesi ve devam ettirilmesidir. Günübirlik sıradan hizmetlere, ne hizmet versek gelenimiz var anlayışına artık dur demeliyiz. Hak ettiğimiz hizmetleri almak en doğal hakkımız ise, bunu hakkıyla yapanları desteklemek de önemli görevlerimizdendir. Bu vesileyle Foça Otel 1887 Otel’in tüm işletmecilerine teşekkür ediyoruz. Yolunuz düşerse güler yüzlü Meltem Hanım’a bizden çokça selam götürürsünüz.

Kısaca Tarih

Eski Foça, Osmanlı’nın son dönemleri ve erken Cumhuriyet yıllarında sakin bir balıkçı kasabasıymış. Hemen arkasındaki Top Dağının arasından kıvrılarak indiğinizde, tüm güzelliği ve yel değirmenleriyle sizleri karşılayan bu şirin kasaba, yıllar içinde gelişerek turizmcilerin ilgisini çekmeye başlamış. Akdeniz foklarının yurdu, İyonyalıların 12 antik şehrinden biri olan Foça günümüzde hala balıkçılıkla geçimini sağlayanların merkezi konumunda. Balıkçılık burası için çok önemli gelir kaynaklarından biri. Çarşıda sahildeki balıkçı heykeli de aslını unutmayan Foça’nın en güzel simgelerinden biri.

Kent Antik Çağ’ da bir İyon yerleşimi olarak ortaya çıktığında civar denizde yaşayan foklardan dolayı Phokaia adını almış. Foça’da soyları tükenmekte olan Akdeniz foklarını korumak amacıyla devletin ve üniversitelerin araştırma merkezleri mevcut. Avlanması kesinlikle yasak olan fokun balıkçılar tarafından da korunduğunu söyleyen bir balıkçı, bu konuda Foçalıların ne denli hassas olduklarının altını çiziyor. Foklar ayrıca WWF dünya örgütü tarafından da koruma altına alınmış durumda.

İsmi Fok, simgesi Horoz – Kafalar karışmasın

Araştırıldığında, Eski Foça’nın simgesinin aslında horoz olduğu görülüyor. Tarihte Phokaialılar tahtadan horoz heykellerini meclislerine, tapınaklarına ve gemilerinin burunlarına koyarlarmış. Rivayete göre, kentte saklı olduğuna inanılan bir altın horoz varmış. Arkeologlar eski Foça’nın altında bir tarih yattığını dile getiriyorlar. Şehri gezerken etrafta irili ufaklı çok sayıda kazı çalışmasını görmemiz de buna işaret ediyor. Ayrıca eski liman tarafında da çok eski bir Athena Tapınağı kalıntıları bulunmakta.

İrili ufaklı parçacıklı adalardan oluşan Foça’da görülmesi gereken yerlerden biri de Siren Kayalıkları. Yunan mitolojisine göre Siren, kayalık ve boş adalarda yaşadığına inanılan deniz yaratıklarının ismi. Foça denizinde Orak Adası yakınlarında bulunan, hiçbir canlının yaşamadığı küçük adacıklar “Siren Kayalıkları” adıyla biliniyor. Fok balıklarının da yaşam alanı olan Siren Kayalıkları görülmeye değer. Yaz aylarında kayalıklara tekne turları olduğunu hatırlatalım. Çok uygun fiyata, Orak Adası, Siren Kayalıkları ve İncir Adası’nı görmeniz mümkün.

Foça’nın Karataşı

Antalya’dan başlayıp İzmir’in orta kesimine kadar uzanan Türk Rivierası’nın içinde bulunan Foça, Rum mimarisi evleriyle ve taş sokaklarıyla bizleri etkisi altına aldı. Otelimizin merkezi konumda olması sebebiyle yürüyerek Küçük Deniz olarak bilinen küçük limana indik, oradan Reha Midilli Caddesi’ni takip ederek manzarayı seyre daldık. Sahil boyunca yürüyünce bir yanımız deniz, balıkçı tekneleri, suyun sığ kısmında pelikanlar, ördekler ve kuğular; diğer yanımızda şahane panjurlarla bezeli rengârenk kapılı taş evler. Elimizde de Foça’nın meşhur sakızlı dondurması. Adeta bir rüyanın içinde gibiyiz.

Derken taş bir avluya düşüyor yolumuz. Etrafımız güller, çiçekler ve ortada bir karataş ve Ataol Behramoğlu’nun dizeleri:

“Karataş’a bir kez ayak basan

Foça’dan ayrılmazmış derler

Foça da sizi bırakmaz zaten

Kalbinizle bastıysanız eğer”

Efsaneye göre bu karataşa ayak basan Foça’ya tekrar tekrar gelirmiş. Biz de, bu güzel yere tekrar gelelim diye taşa kalbimizle bastık.

Eski Foça Kale ve Surlar

Sahile tekrar iniyor ve Beşkapılar Kalesi ve Surlara doğru yürümeye başlıyoruz. Balıkçı heykelinin orada yönümüzü bulmak için uğraşıyoruz. Yön gösteren ne bir tabela ne işaret yok maalesef. Yolumuzu bulmak isterken eski bir hana giriyor böylece orayı da görmüş oluyoruz. Daha sonra aşağı inip sahildeki yolu takip ederek kaleye ulaşıyoruz. Biz gittiğimizde surlara sahilden çıkmak mümkün değildi, kapalıydı. Antik Çağ’da kentin doğusundaki tepeler üzerinden geçen surlar, Athena Tapınağı’nın bulunduğu yarımadayı da kuşatmaktaydı. Hem antik hem de onun üzerinde bulunan bugünkü Eski Foça, bu surların çevrelediği alanın içerisinde kalıyor.

Athena Tapınağı Kalıntıları

Ortaçağ’dan kalma, şehrin etrafını çevreleyen surların en iyi korunmuş bölümleri, yarımada üzerindeki Bizans, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerinde onarılan bölümler. Şimdi kısmen tahrip olmuş mazgallı ve kuleli surun yan yana dizili 5 kapısının bulunduğu bölümü şehre giriş için kullanılmış. İç kısmında Türk hamamı kalıntıları bulunan surların iç kısmına, çarşı içinden biraz yokuş tırmanarak ulaşıyoruz. Oldukça geniş bir yeşil alan ve rengârenk çiçekler eşliğinde Foça’yı tepeden seyre dalıyoruz. Hemen buradaki Fatih Camiinde Foçalılarla sohbet ediyoruz. Fatih Cami, ilçenin Türk dönemine ait en önemli yapılarından biri. Yapıda 2 kitabe bulunuyor. 1531 tarihli avlu kapısındaki kitabeye göre avlu kapısı, Mustafa Ağa adlı bir kişi tarafından yaptırılmış; ana giriş üzerindeki kitabeye göre ise yapı, Kanuni Sultan Süleyman’ın emri ile yeniden inşa ettirilmiş. Cami, günümüzde hâlen kullanılmakta.

Burada bir küçük eleştirimiz olacak: Surlara yürüdüğümüz yolda çöp bidonlarından taşan çöpler hem görüntü hem de koku olarak hoş olmayan bir durum sergiliyordu. Bu önemli ayrıntıya dikkat çekmek isteriz. Kulenin bu bölümü 1983 yılında restore edilmiş. Kale UNESCO Dünya Kültür Mirası aday listesinde yer alıyor. Bu listeye adı girmiş bir mirasın çöp kokularıyla gölgelenmiş olmasını tarih bilincine yakıştırmak mümkün değil..

Güzel bir yürüş ve ödül gibi bir müze.

Surlara tırmanmak için çıktığımız yolu geri inerek sahile ulaşıyoruz. Surları inceleyerek yaptığımız yürüyüşün sonunda, yolun sonundaki müzeyi buluyoruz.. Denizciliği Tanıtma, Sevdirme, Yaygınlaştırma Merkezi olarak geçen bu müzede denizcilikle ilgili materyaller, objeler, bilgi, belge ve dokümanlar bulunuyor. Gezmenizi önemle tavsiye ederiz. Zira bir yeri tanımak için önce sokaklarını gezmeli, tepelerine tırmanmalı; sonra varsa müzelerini ziyaret etmelisiniz.

Eski Foça’nın bir güzel tarafı da denizinin mavi bayraklı olması. Merkeze yakın çok sayıda plaj var. Fakat merkezde her yerde dilediğiniz gibi denize girebiliyorsunuz. Kaldığımız otelden bir adım ötesi sahildi. Önü kumsal. Dilediğince yüzen insanlar. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Denize girmek için arabanıza binip onca yol kat etmenize gerek yok.

Gelecekte buralıyız

Burası öyle sakin bir yer ki, emeklilikte yerleşmek istediğimiz yerler içindeki listeye ismini ‘altın’ harflerle yazdırdı. Çeşme, Alaçatı ve Bodrum gibi aşırı kalabalık değil. Bu çok güzel anlatılmaz bir keyif. Etraftaki insanlarda tam bir yazlıkçı rahatlığı var. Geceleri gümbür gümbür müzik çalan gece kulüpleri yok. Yürüyerek her yere ulaşıyorsunuz. Çarşıdaki asmanın altındaki pastaneden poğaça, kurabiye alıp sahildeki çay bahçesinde yiyebiliyorsunuz.

Öyle teferruatlı sofralara gerek yok mutlu olmak için. Tatil yerlerinde, popüler yerlerde veya her şey dahil otellerde özellikle akşamları yemeğe iki dirhem bir çekirdek gidenlere, topuklu ayakkabıların üzerinde salınarak yürüyenlere hep hayret ve şaşkınlıkla bakmışımdır. Tatil rahat edip dinlenme yeri iken, kendine bu eziyet niye? Yüzünde tonlarca makyaj, her akşama bir kıyafet ve ona uygun ayakkabı-çanta-saat vs vs.. Hatta hiç unutmam Antalya bölgesinde Rixos Otellerinin birinde kaldığım bir tatilde akşam yemeklerinde bir kadınla hep yanyana masalara denk geliyorduk. O eşiyle, ben eşimle yemeğe iniyoruz. Kendisi düğüne gider gibi giyinmiş, ben bir elbise, bez ayakkabı, saçlar toplanmış. O bana, ben ona şaşkın bakarak bir haftalık tatili geçirmiştik.

Oysa tatil keyif yeridir, kafayı boşaltmak için fırsattır. Katı kuralları sevmez. İşte bu yüzden Eski Foça bizim gibi bez ayakkabılarından vazgeçmek istemeyenlerin bir numarası olacak özellikte bir cennet. Her köşesiyle doğal, keyif veren ve dinlendiren.

Eski Foça Yeryüzü Pazarı

Eski Foça’nın bir de Yeryüzü Pazarı diye isimlendirilmiş meşhur pazarı var. Yıllar önce yoldan geçerken bizi durdurup, Foça’yla tanıştıran pazarın ta kendisi. Bu pazarın özelliği Slow food ilkelerine uygun, temiz ve adil satış yapılması. Bu Pazar sadece üreticilerin yer aldığı bir Pazar olma özelliğini taşıyor. Bunun bir örneğini de Sığacık’ta görmüştük. Eski Foça Yeryüzü Pazarı, her Pazar 08:30-18:00 arasında siz ziyaretçilerini bekliyor. Pazarda, zeytinyağından, Ege’nin meşhur yeşilliklerine, peynirden, reçellere ve doğal ekmeklere kadar birçok ürüne ulaşmak mümkün.

Eski Foça’ya kadar gelmişken Kozbeyli köyünü görmeden olmaz. Tarihi yapıları, doğal güzelliği, şirin kahvesini çok duyduk. Biz de gezdik, gördük ve dibek kahvemizi içtik. Hafta sonları çok kalabalık olduğunu duyduk, malum sosyal medyada meşhur olan yerler böyle zamanlarda insan akınına uğruyor.

Kalabalıkları sevmiyorsanız Eski Foça’yı en güzel ziyaret zamanları her iki bahar mevsimi olacaktır. Gezi tarihlerinizi hafta içi günlere denk getirirseniz, sakin huzur dolu bir tatil kaçınılmaz olacak.

Siz bizi dinleyin, Eski Foça’ya gidin..Bizden de selam söyleyin.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca SAĞLIK

Çarşı girişiweb

Anafartalar Çarşısı : Güzelliği Adında Saklı

Anafartalar Çarşısı : Güzelliği Adında Gizli

Soğuk bir Ocak sabahı Ulus’ta, şehrin tarihinin en önemli tanığı olan Anafartalar Çarşısı ’ndayız. Toplumsal hafızaların asla silinmeyen, silinmemesi ve korunması gereken mihenk taşları vardır. Bu çarşı Ankara için işte o mihenk taşıdır.

Çarşı’nın hikâyesi 1960’lı yılların başında, Ankara İmar ve Emlak İşletmesi T.A.Ş.’nin açtığı yarışma ile başlamış. Yarışmayı Tayfur Şahbaz, Ferzan Baydar ve Affan Kırımlı’nın projesi kazanmış. Çarşının dekorasyonunu mimar Ruşen Dora yapmış.

Kimi Ankaralılar "yürüyen merdivenli", kimileri "dönen merdivenli çarşı" olarak hatırladığı Anafartalar’da, herkesin birkaç anısı mutlaka vardır. Anısı olanlardan biri olarak çarşıya girdiğimiz an o eski yıllar gözümüzde canlandı. Ankaralıların iyi bildiği Gima market uzun yıllar burada hizmet vermişti. Anafartalar Ankara’nın ilk yürüyen merdivenli çarşısı olma özelliğini taşırken bir de Gima’nın yürüyen merdivenleri o dönem burayı cazibe merkezi konumuna getirmişti. Yerlerdeki karo taşlar, geniş dükkânlar, oyuncakçılar, saatçiler, büyük ve ferah koridorlarıyla Ankaralılar için çok önemli bir çarşı durumundaydı. 

 

Sanat Galerisi mi, Halk Çarşısı mı?

Duvarda sanat 5web

Anafartalar bir çarşı olmanın çok ötesinde bir müze konumunda.. Çarşıya girer girmez sizi karşılayan, neredeyse her koridorunda birer sanat eseri arz-ı endam ederken, önünden geçenler bunun farkında mı? Füreya Koral, Seniye Fenmen, Attila Galatalı, Arif Kaptan, Cevdet Altuğ ve Nuri İyem’in eserleri çarşının iç duvarları, kolonları ve merdiven boşluklarında yer alıyor. Çarşının içindeki seramik, rölyef ve resimlerde insan, doğa, doğadaki dönüşüm süreçleri, evrenin sonsuzluğu ve ay kraterlerinin özellikleri anlatılmış.

Çarşı hatırat 2web

Çarşının Tarihi

Çarşı 10 Kasım 1964 senesinde açılmış. İçindeki eserler de o tarihten beri orada. Eser sahibi sanatçılar, inşaat sürerken sabah günün ilk ışıklarıyla buraya gelip eserlerini yapmaya başlar, gün kararana dek çalışırlarmış. İlmek ilmek, emek emek çalışılarak koca çarşı adeta bir sanat müzesi haline getirilmiş. Bu eserlerin bir örneğinin sadece Fransa’da olduğunu biliyor musunuz? Böylesi önemli eserler bugün ne durumda? Bir dönem kültür ve sanatın başkenti diye gurur duyduğumuz Ankara’nın sakinleri bu eserleri biliyor mu? Bilinmiyorsa iğneyi biraz da kendimize batırıp, bu kıymetli eserleri anlatmaya devam etmeliyiz. Her birey kendi sorumluluğunu bilirse kıymet bilenler artar belki? Kim bilir?..

Ya Yıkılırsa! Var Mı Böyle Bir İhtimal?

Çarşı içinde gezmeye, bu eserleri incelemeye devam ediyoruz. Böylesi kıymetli eserlerin birçoğunun önünde mağazalara ait elbise askıları, çorap seleleri var. Onları bir kenara çekip eserleri görmek isterken esnafın tepkisiyle karşılaşıyoruz. Gezi boyunca Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar mezunu Ressam Demet Köken bize eşlik ediyor ve eserler hakkında bilgi veriyor.

Birden Çok Sanatçının Komplike Galerisi

Füreya Eserweb
Büyük seramik eserweb
Sütun eserweb

Anafartalar Çarşısı’nın Ulus Çarşısı’na bakan kapısında Attila Galatalı’nın büyük seramik panosu çarşıya girenleri karşılarken, ikinci giriş kapısında Füreya Koral’ın çamur sanatı temeline yatan eseri yer alıyor. Diğer katlarda Füreya Koral’ın daha küçük boyutlu ikişer seramik panosunu, bir başka usta kadın seramik sanatçısı Seniye Fenmen’in ise ikişer çalışmasını görebiliyoruz.. Arif Kaptan, Nuri İyem ve Cevdet Altuğ’un yapıtları ise çarşının birinci, ikinci ve üçüncü katlarındaki kolon ve duvarlarda sergileniyor. Yürüyen merdivenin yanındaki duvarlarda ise Cevdet Altuğ’un duvar rölyefi bulunuyor. Füreya Koral demişken, Ayşe Kulün’in Füreya’sını anımsıyoruz. O meşhur Füreya yoksa sanatçı Füreya’mı? Merak ediyorsak, kitabı okuyalım bakalım, görelim kimmiş?

Çarşı içi sanatweb
Duvarda sanat3web

Sakin bir çarşı

Anafartalar Çarşısı’nda eski hareketlilikten eser yok. Fakat esnaf işinin başında. Zemin katla birlikte 5 kattan oluşan çarşının büyük bölümünde gelinlik, abiye ve nişan kıyafetleri satılıyor. Üst katta yabancı ve ucuz ürünlerin satıldığı dükkânlar oldukça hareketli. Onun dışında koridorlar sessiz, eserler ilgisiz ve yalnız.

Türk seramik sanatı açısından bir okul niteliği taşıyan Anafartalar Çarşısı, sadece bu özelliğiyle bile görülmeye değer.

Çarşı esnafweb
Çarşı içiweb
Sanatsal açıweb

Çanakkale'de Anafartalar Geçilmedi. Peki ya bu Anafartalar Çarşısı?

Çanakkale’deki büyük destan olan Anafartalar Zaferi’nden adını alan bu çarşı milletindir. Bir dönem yıkılacağına dair haberler çıkmıştı. Uzun süredir ses yok. Bu duruma dikkat çekmek için çarşı içinde kilitli camekân içinde bir köşe oluşturulmuş. Dünden günümüze fotoğrafların ve çarşı hakkında bilgilerin yer aldığı köşeyle yıkım kararına karşı bir tepki oluşturulmak istenmiş. Dileriz bu karar kaldırılmış olsun. Dileriz şehrin hafızası silinmesin. Dileriz başta Anafartalar Caddesi ve Çarşısı olmak üzere Ulus ve Kızılay bölgesi eski değerine kavuşsun. Cumhuriyet eserleriyle dolu bu bölgelere itibarları geri kazandırılırsa, şehir kimliğini geri kazanır. Aksi halde bu ülkenin başkenti bir AVM çılgınlığında boğulup gider.

Anafartalar Çarşı Önü Heykelweb
Ya yıkılırsaweb

Anafartalar Çarşısı’nda gezilip, alışveriş edilen; sonra çıkıp Akman Pastanesinde boza içilen günlere selam olsun.. Yazının sonunu Ayşe Kulin’in o güzel romanından bir alıntıyla getirirken, Anafartalar’ın önünde bir duvara çıkıp Atatürk Heykeli’nin gölgesinde bugünkü Ankara’yı seyre dalıyoruz…

 

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca SAĞLIK

Yurt dışı gezi rehberi olarak hazırlanan Turrehberin'de sizlere, dünyanın birçok noktasını tanıtmanın haricinde, ülkemizden ilgi çeken yerleri de beğeninize sunuyoruz. Çeşitli gezi haberlerinin haricinde, kimi zaman garipsediğimiz olayları da sizlerle paylaşıyoruz. Gezginler için sanal bir Han olmaya başlayan sitemiz için, sizin de tavsiyelerinizi bekleriz. 

Bizi Takip Edin

  • TWITTER

    Bizi takip edin, haberdar olun

  • INSTAGRAM

    Instagram'da da varız

  • PINTEREST

    Bizi Pinlemeyi unutmayın!

  • FACEBOOK

    Takip edin ve Paylaşın

  • YouTube

    Abone olup video izleyebilirsiniz.

  • E-POSTA

    Soru sormak bedava :)

Copyright 2015 © All Rights Reserved / Tüm hakları saklıdır.

Hosted by PBS Tasarım

Site Haritası

Gizlilik Kuralları