turrehberin.com
Göynük Genel

Göynük Gezi Rehberi

Göynük Gezi Rehberi

Her şeyin bir mevsimi varsa, Göynük’ü gezmenin mevsimi de sonbahardır. Aslında birçok gezimizin aksine, hiç planlamadan gittiğimiz bir yerdi Göynük. İstanbul’dan Ankara’ya gitmek için yola çıktığımızda otobanda bizi karşılayan yoğun trafik nedeniyle mecburen alternatif yol arayışına girdik. Çevre yolundan ilk sapağa girip eski yoldan hedefimize ulaşmaya karar vermişken, hadi Göynük’e diyerek rotamızı değiştirdik. İyi ki öyle yapmışız. Göynük’e girer girmez hissettiğimiz o muhteşem sakinlik duygusu, buraya daha önce neden gelmedik sorusunun beynimizde tekrar tekrar dönmesine neden oldu. Aracımızla ilerlerken, sağlı sollu tertemiz bakımlı konakları seyretmeye başlamıştık bile.

Aracımızı park edip sokaklarda gezmeye başlıyoruz. Merkezde bulunan Çınarlar Köprüsü’nü geçerek şırıl şırıl akan suyun kenarındaki çay bahçesinde oturarak yol yorgunluğumuzu atmak istiyoruz. Buranın havası gerçekten büyülü. Merkezde bulunan bu köprünün etrafında tescillenmiş anıt ağaçlar bulunuyor. Köprüden geçince yöresel ürünler satan esnafa rastlıyor, hem alışveriş hem de sohbet ediyoruz. Son yıllarda oldukça fazla turist alan bir merkez olmasına rağmen, hiç el değmemiş hali kendini korumuş. Esnafı sizi gelir geçer turist gibi görüp kazıklamaya çalışmıyor. Tam tersine gönülden yardım edip, hem ürünler hem de Göynük hakkında bilgi veriyorlar.

Eski ismi Koinon Gallicanon olan Göynük isminin, olgun-olgunlaşmış anlamındaki göynümüş kelimesinden geldiği tahmin ediliyor. Bir diğer söylenişe göre de Göynük, keçi kılından yapılan torba anlamına geliyormuş.

Sakin Şehir Göynük

Göynük şehir içiSon yıllarda Göynük’ü ziyaret edenlerin sayısının artmasının en önemli nedenlerinden biri de, ilçenin ‘Sakin Şehir’ unvanını kazanması. Osmanlı’dan günümüze kadar korunarak ve yaşatılarak getirilen tarihi, kültürü ve doğası ile Göynük, bu unvanı fazlasıyla hak ediyor. “Sakin Şehir” unvanına sahip olunması için gereken 70 ölçütü başarı ile yerine getiren Göynük’ün, Uluslararası CittaSlow Birliği’ne üyeliği, adının duyulmasında etkili olmuş.

Nereler Gezilmeli?

Göynük Zafer KulesiGöynük’ün tek meydanı olan geniş alana doğru yürüyoruz. Gelir gelmez ilk dikkatimizi çeken, ilçenin adeta sembolü olan Zafer Kulesi oluyor. 1923 yılında ilçenin Milli Mücadele’ye verdiği desteğin anısına, dönemin kaymakamı Hurşit Bey tarafından yaptırılan bu saat kulesi üç katlı, ahşap olarak inşa edilmiş. Altıgen taş temel üzerine, üç katlı olarak inşa edilen kulede, her katta yuvarlak kemerli, ahşap söveli pencereler ve ahşap balkon korkulukları bulunuyor.  Geçirdiği yangının ardından onarılan kule, Göynük’ün en güzel şehir manzarasına ev sahipliği yapıyor. Kuleye tırmandıkça, Göynük tüm güzelliğiyle bizi selamlıyor. 135 tanesi tarihi ev olmak üzere cami, türbe, çeşme ve hamam gibi toplam 162 sivil mimari eseriyle kentsel sit alanı ilan edilen ilçenin tüm sokaklarında tarihin izlerinin kokusunu duyuyoruz.

Meydanın hemen arkasında Akşemseddin Hazretlerinin türbesi yer alıyor. Zaten Göynük’ün bir diğer adı da Akşemseddin Diyarı olarak geçiyor. 1389 yılında Şam’da doğan ve Fatih Sultan Mehmet’in hocası olarak ünlenen Akşemseddin, Göynük’ten geçerken burayı çok beğeniyor ve bu huzurlu ilçede vefat ediyor. Akşemseddin’in huzurundan etkilendiği ilçenin en merkezi yerinde bulunan makamından etkilenmemek mümkün değil. Türbenin hemen yanı başında bir hamam ve bir de cami bulunuyor. Gazi Süleyman Paşa Cami, 2. Osmanlı Padişahı Orhan Bey’in büyük oğlu Şehzade Gazi Süleyman Paşa tarafından 1331 ile 1335 yılları arasında yaptırılmış. Bölgedeki ilk Osmanlı eserlerinden biri olarak dikkat çekiyor.

Kalınabilecek Yerler

1890’da inşa edilen Hükumet Konağı, ilçenin en güzel yapılarından sadece bir tanesi. Göynük’ün önemli tarihi binaları arasında Akşemsettinoğlu, Caferler, Hacı Müderrisoğlu, Gürcüler ve Türksoylar Konaklarını sayabiliriz. Günümüzde bu tarihi evler restore edilerek pansiyon ve otel olarak hizmete açılmış.Göynük Evleri

Göynük’ten hatıra olarak ne alalım?

Mimari yapısı ve yerleşimiyle tam bir Osmanlı kasabası olan Göynük, Batı Karadeniz’in tüm coğrafi özelliklerini barındırıyor. Yüksek dağlar arasında inci gibi parlayan evleriyle Anadolu’daki Türk yaşayış şeklinin tüm özelliklerini görebileceğiniz ilçede, kadınlar geleneksel kıyafetlerini gündelik hayatlarında da kullanmaya devam ediyor. Beyaz üzerine bordo, kırmızı ve kahve tonlarının hakim olduğu çiçeklerle bezeli şallar, kendine özgü bir örtünme biçimini oluşturuyor. Dokumalarını “üçgen” olarak adlandıran Göynüklü kadınlar, tarlada, evde ve sokakta hep bu şalları kullanıyor. İpek Yolu üzerinde aynı hatta yer alan Beypazarı’nın kadınları dokuz güllü desenleri seçerken Göynüklü kadınlar yedi güllüsünü tercih ediyor.

Göynük’ün özellikleri

Göynük’te gerek halk, gerekse yerel yöneticiler tarihin ve kültürün değerini gerçekten çok iyi bilmişler. Göynük’te görüntüyü bozacak hiçbir yapı yok. Osmanlı sivil mimarinin en güzel örneklerinden olan evler bakımlı ve bembeyaz boyalı. Tarihi dokusunu korumakla kalmayan Göynük, geleneklerini yaşatmanın gayretini de gösteriyor. Göynük ile özdeşleşen, el tezgahlarında dokunan, kısa kenarları ve baş üstüne gelen kısmı desenli, ince pamuklu dokumanın birleşmesinden meydana gelen “Tokalı Örtme” 2016 yılında Türk Patent Enstitüsü tarafından “coğrafi işaretlerin korunması” kapsamında tescillenmiş.

Ne Yiyelim?

Peki Göynük’te ne yenir, ne alınır? Biz hemen çarşı içinde bulunan Osmanlı Restoran’da mola verdik. Sahibi ve çalışanları gayet güler yüzlü. Hoş bir esnaf lokantası. Özellikle yöresel elde kesme eriştesini tavsiye ederiz. Evinize götürmek için satın almanız da mümkün. Bir de yöreye özgü uğut tatlısı var ki bin derde deva. Biz ilk kez duyduk ve hemen satın aldık. Buğdayın çimlendirmesiyle yapılan bir çeşit marmelat olan uğut, tamamen doğal. İçinde hiç şeker olmamasına karşı tadı şekerli gibi. Şeker demişken, yöreye özgü şeker fasulyeyi almadan dönmeyin. Lezzetine doyulmuyor bizden söylemesi. Göynük mutfağının en önemli lezzetlerinden biri de elbette tarhana. Hemen hemen her öğünde bir kase tarhana çorbası sofradaki yerini alıyor. Tarhananın yanında yemek için yöreye özgü Keş peynirini almayı unutmayın.

Daha Fazlası?

Göynük’e kadar gitmişken yemyeşil doğanın içindeki Sünnet ve Çubuk göllerini de görebilirsiniz. Bu göller ve çevresi birçok dizi ve film için plato olarak kullanılmış. Çubuk Gölü’nün kenarındaki yel değirmenleri ise, bir dizi için yaptırılmış. Şu anda terk edilmiş durumda olsalar da göl manzarasıyla birlikte eşsiz bir güzellik oluşturdukları kesin. Dileriz ki bu yel değirmenleri turistik açıdan değerlendirilerek kullanıma açılır.

Göynük öyle huzurlu, öyle keyifli bir yer ki, sayfalarca anlatsak yetmez. Sonbahar bitmeden bu güzelliği siz de görün istiyoruz; zira Göynük bunu fazlasıyla hak ediyor.

Fotoğraflar ve Yazı : Gonca SAĞLIK

Gaziantep Yazısıweb

Gaziantep Gezi Rehberi

GAZİANTEP : YEMEK ZEVKİ VE TARİHİN BİRLEŞTİĞİ NOKTA

Çok uzun zamandır gitmek istediğimiz yerde, Gaziantep’teyiz. İstanbul’dan sabah çok erken uçtuğumuz için henüz şehir uyanmadan Gaziantep’e varıyoruz. Şehir uyanmamış fakat beyran ve katmerciler çoktan uyanmış. Buraya geldiğinizde sabah kahvaltı usulü bu. Biz de, Antep’in yemek kültürüne olan bağlılığımızı göstermek için önce Metanet’e geldik. MetanetDükkana girer girmez buram buram sarımsak kokusuyla kendinize geliyorsunuz. Beyran, Gaziantepliler için bir çorba değil, başlı başına bir yemek. Metanet çalışanlarının söylediğine göre vakit öğlen oldu mu beyran tükeniyormuş. Hemen karşısında da aynı yere ait katmerci var. Fakat biz katmer için Zekeriya Ustanın yerine gitmeye karar veriyoruz. Aynen bu yazıda olduğu gibi, Gaziantep’e de gezmekten çok, yemek üzerine bir girişimiz oluyor böylece.Zekeriya Usta

Günaydın Antep

Sabahın erken saatinde Gaziantep sokaklarında yürüyoruz. Esnaf yavaş yavaş dükkanlarını açmaya başlıyor. Tek tip binalar ve dükkanların atmosferini hissediyor, bambaşka bir yerde olduğumuzu fark ediyoruz. Bu duygularla katmerciye ulaşıyoruz. Küçücük bir dükkan, insanlar omuz omuza katmer yiyor. Biz de bulduğumuz bir masaya oturup siparişimizi veriyoruz. Anlatanlardan tecrübeliyiz. 2 kişi için tek katmer yetiyor hatta artıyor. Yanına çay söylüyoruz fakat görüyoruz ki yerli halk, tatlı olan katmerin yanına süt içiyor. Biz de bu kurala uyuyor, bu lezzetlerin keyfini çıkarıyoruz.

Almacı Pazarı

Gaziantep Almacı ,Pazarıİlk durağımız Gaziantep’in en eski çarşısı olan Almacı Pazarı. 250 yıllık geçmişiyle ahilik anlayışı, kültürel tarihi ve kuşaktan kuşağa aktarılan meslekleriyle öne çıkan çarşıda ne ararsanız var. Kültür yolu üzerinde bulunan tarihi çarşı sadece Gazianteplileri değil Türkiye‘nin farklı noktalarından gelen insanların da uğrak yeri haline gelmiş durumda. Önce çarşının ismine bir göz atalım. Geçmiş dönemlerde elma çok pahalıymış ve zor bulunurmuş. O kadar kıymetliymiş ki sadece hastalara götürülür, taneyle satılırmış. Bu pazarda da bir dönem sadece elma ve armut satılırmış. İsmini bu kadar kıymetli olan elmadan alan Almacı Pazarı’nda bugün elma bulmak zor. Elmadan hatıra kalan yegane şey çarşının girişindeki elma heykeli.

Almacı Pazarı’na girdiğinizde baharata karışmış salça kokuları eşliğinde çıtır çıtır Antep fıstıkları gözümüzü alıyor. Bu pazarda yok yok. Pestiller, sucuklar, nar ekşileri, güneşte kurutulmuş biber ve domates salçaları, kuruyemişler, Arap çayları, yöresel şerbetler neler neler.. Zaten burada dükkan önlerinde avuç avuç ikramlıklar veriliyor. Geri çevirirseniz ayıp kabul ediliyor, aman geri çevirmeyin. Biz ilk gittiğimizde alışveriş ettiğimiz Nasıroğlu ticarete çeviriyoruz yönümüzü. Hemen zahter çayımız geliyor, mis gibi dağ kekiğinin kokusu eşliğinde alışverişimizi yapıyoruz. İlk gelişimizde yükümüzü beraberimizde taşımıştık. Bu kez tecrübeliyiz, aldıklarımızı kargoyla eve teslim istiyoruz. Kargo ücretsiz, aklınızda olsun.

Bakırcılar Çarşısı

Burada işimizi bitirince yönümüzü Almacı Pazarı’nın hemen karşısında bulunan Bakırcılar Çarşısı’na çeviriyoruz. İsminin Bakırcılar olduğuna bakıp sadece bakır işleri var sanmayın. Bu çarşıda birçok el sanatı ürün, işin erbapları tarafından yapılıp satışa sunuluyor. Taş döşeli sokakları, ahşap kaplı dükkanları ve güler yüzlü esnafıyla bu çarşıda uzun zaman geçirmeniz mümkün. Çarşı çok düzenli ve üstü kapalı. Bu nedenle ferah bir gezi yapma fırsatınız doğuyor. Sağlı sollu dükkanlarda harıl harıl çalışan esnaf ve bakırları döverken çıkan o ritmik ses..Tık tık tık…Bambaşka bir dünyaya girdiğinizi fark ediyorsunuz.Bakırcılar Çarşısı

Çarşının arka taraflarına doğru ilerliyoruz ve el işlemeciliğinin şahane örneklerini seyrediyoruz. Bakırcılar Çarşısı’nda yer alan dükkanların yapım tarihi kesin olarak bilinmiyor. 19. Yüzyılda yapıldığı düşünülen çarşı, tek katlı dükkanlardan oluşuyor ve hanlar bölgesi içinde yer alıyor. Kemerli girişlerle sokağa açılan dükkanlar düzgün kesilmiş sert kalker (keymıh) taştan yapılmış. Gaziantep çarşısında gezerken açılan her kemerli kapı sizi başka bir dünyaya götürüyor zaten. Kapıların ardında geniş avlular, muhteşem çift cepheli evler, hatta çarşı içinde çarşılar göreceksiniz. Almacı Pazarı ve Bakırcılar Çarşısı’nın içinde yöresel üreticilere ait yerler var. Biz her gittiğimiz yerde geleneksel tahin helvası yapan bir yer bulma geleneğimizi bozmayarak Kasapbaşı Helva’yı buluyoruz. Doğal tahinden yapılan bu helvayı yemediyseniz, ben tahin helvası yedim demeyiniz. O derece lezzetli.Yemeni

Bakırcılar Çarşısı’nın ve Antep çarşılarının bir geleneksel ürünü de elbette ki yemeniler. Renk renk ürünlerini dükkanların girişine asmış yemenicilere giriyoruz. En meşhurundan daha az tanınmışına göre fiyatlarda ciddi fark olduğunu belirtelim. Yemeni kelime anlamı olarak başı ve ayağı kapatan anlamına geliyor. Yemenilerin ünü artık Gaziantep sınırlarını aşmış durumda. İlk giydiğinizde çok kaygan olduğunu hatırlatalım. İşin ustaları tabanının asfaltta yürüdükçe çizileceğini, ortaya çıkan liflerin yeri vantuz gibi tutacağını söylüyorlar. Bizden hatırlatması.

Tarihi Tahmis Kahvesi

Çarşı gezisi bitecek gibi değil, yürüdükçe karşımıza bir sürpriz çıkıyor. Kah bir handa gösterilen bir tabureye ilişiyor, esnafın ikram ettiği bir bardak çayı içiyoruz; kah bir sokak içinde muhteşem işlemeleriyle bir cami minaresini seyrediyoruz. Bu kadar yorgunluğun üzerine bir kahve molası vermek üzere Tahmis Kahvesi’ne geliyoruz. Türkmen Ağası ve Sancak Beyi Mustafa Ağa Bin Yusuf tarafından, Mevlevihane Tekkesi’ne gelir getirmesi amacıyla yaptırılan bu kahve günün her saati kalabalık. Gaziantep’e gelip de buraya uğramayan yok gibidir. Tahmis, kahvenin dövüldüğü yer anlamına geliyormuş. Buraya geldiğinizde menengiç kahvesi içecekseniz içinde şeker var. Bizim gibi bu lezzeti sevmeyenler Türk kahvesiyle devam edebilir. Tahmis Kahvesi’nde kahvenin yanında bakır kase içinde kuruyemiş geliyor. Burada bu yemişlere ‘eğlencelik’ dendiğini de öğrendik.Tahmis Kahve

Kahveden çıkınca, hemen yanında bulunan Mevlevihane’ye giriyoruz. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin en büyük Mevlevihanesi olan Gaziantep Mevlevihanesi, günümüzde müze olarak hizmet veriyor. Mevlevihanenin kitabesine göre Ayıntab Sancak Beyi Türkmen Mustafa Ağa bin Yusuf tarafından yaptırılmış. Mevlevihane çok hoş bir avluya bakan karşılıklı iki binadan oluşuyor. Hemen yan tarafında da 1638 yapımı Tekke Camii var. Camiinin önünde yöresel ürünler ve Gaziantep peyniri bulabileceğiniz bir de küçük çarşı var. Fiyatları oldukça ekonomik, yolunuz düşerse uğramadan dönmeyin.Gaziantep Mevlevihanesi

Bey Mahallesi

Gaziantep Bey MahallesiMevlevihane’den çıkınca Antep’in en eski mahallerinden biri olan Bey Mahallesi’ne doğru yürümeye başlıyoruz. Yürüdükçe şehri gözlemliyor, her detayı fark ediyor ve bol bol fotoğraf çekiyoruz. Yol üzerinde Yuşa Aleyhisselam ve Pir Sefa Türbesi’ni görünce bir kısa mola veriyor, sonrasında Bey Mahallesi’ne ulaşıyoruz. Bu mahalle Antep’in tarihi dokusunu hissedip evlerini görebileceğiniz en güzel yer. Dar sokakları, çelik cumbalı evleri, müzeleri, mis kokan sahaflarıyla işte Gaziantep diyoruz. Burada ilk durağımız Gaziantep Atatürk Anı Müzesi.

Tarihi Bey Mahallesi’nde bulunan ve iki binadan oluşan yapının birinci bölümünde; Atatürk’ün konakladığı mekanın bir benzeri ve kullandığı şahsi eşyaların orijinalleri sergilenmekte. Ortak avluya bakan ikinci bölümde ise; Atatürk Araştırma Kitaplığı ile Antep Savunması’nın anlatıldığı Sözlü Tarih Araştırma Odası yer almakta. Bu bölümde Antep Savunması kahramanlarının sinevizyon gösterileriyle anlatıldığı salon ve halkın o dönemlerde kullandığı eşyaların örnekleri sergileniyor. Atatürk’ün kaldığı odanın, orijinal eşyalarla canlandırıldığı Anı Müzesi’nde, burayı ziyaretinde kullandığı kahve fincanından okuduğu kitaplara; kent tarihini anlatan yüzlerce yayından, dönemin kahramanlarının hikayelerine dek pek çok değerli eser sergileniyor.Gaziantep Atatürk Müzesi

Müzenin avlusunda Atatürk’ün Bey Mahallesi nüfusuna kaydını gösteren nüfus cüzdan örneği ile Gaziantep’e verilen İstiklal Madalyası için bir yer yapılmış. Avludaki İstiklal Madalyasının önüne sabitlenmiş bir yazı dikkatimizi çekiyor: “Antep Savunması, yürekleri vatan sevgisiyle dolu Anteplilerin imkansızı gerçekleştirmelerinin destanıydı. 10 ay 9 gün boyunca her türlü sıkıntıya göğüs geren Anteplilerin bu onurlu mücadelesinin sonucunda, TBMM, 8 Şubat 1921 tarih ve 93 sayılı kanunla kente ‘Gazi’ unvanını vermişti. “Gazi” unvanı alan ilk ve tek kent olan Gaziantep, 2008 yılında çıkarılan kanunla ise, 87 yıl sonra İstiklal Madalyası’na kavuştu ve Türkiye’deki “İstiklal Madalya”lı dört kentten biri olma şerefine nail oldu.”

Atatürk Nüfus Cüzdanı Tablosu

Atatürk Müzesi duvarında bulunan Atatürk’ün Nüfus Cüzdanı kopyası

Yanyana Müzeler

Antep’in “Gazi” oluşunun şanlı geçmişini gururla gördüğümüz bu müzeden gözlerimiz nemli çıkıyor ve hemen karşısındaki Oyuncak Müzesi’ne giriyoruz. Aslında niyetimiz oyuncak görmek değil. Müzenin yer aldığı bina Antep’in eski evlerinin mimari yapısını görebileceğiniz en güzel örneklerden biri. Müze restore edilirken evin temelinde ortaya çıkan iki katlı mağara da ziyarete açılmış. Bu mağaralar ile birlikte dünyanın çifte mağaralı ilk oyuncak müzesi olan Gaziantep Oyuncak Müzesi’ni sadece 2 TL. karşılığında gezebiliyorsunuz. Müze çocuklara ücretsiz. Mağara sergi salonunda, 24 farklı ülkeden, ulusal kıyafetleri giydirilmiş çocuklar ve ait olduğu ülkelerin mimari yapılarının sergilendiği bir bölüm oluşturulmuş. Gaziantep Oyuncak Müzesi

Oyuncak müzesiyle yanyana bir müze daha var. Türkiye’nin ilk Turizm ve Tanıtma Bakanı olan Ali İhsan Göğüş’ün kızı Gazeteci–Yazar Zeynep Göğüş tarafından satın alınmış ve bina Gaziantep Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı ve KUDEB ekibi tarafından restore edilmiş. Ailenin kullandığı özel eşyaların yanısıra, yöresel eşyaların da yer aldığı müzenin üst katı Bey mahallesi manzarasına hakim bir kahve olarak düzenlenmiş. Gaziantep’in en eski mahallesini tepeden izlemek için uygun bir yer.

Kendirli KilisesiKendirli Kilisesi

Bu müzeyi de gezdikten sonra Bey Mahallesi’nden çarşı içine doğru iniyoruz. Ana caddenin üzerinde karşımıza muhteşem bir yapı olan Kendirli Kilisesi çıkıyor. Kilise, Gaziantepli Katolik Ermeniler tarafından, Fransa Kralı III. Napolyon, Fransız misyonerler ve katoliklerin maddi desteği ile 1860 yılında inşa edilmiş. Zaman içerisinde hayli yıpranan kilise, 1898 yılında yıkılarak yerine günümüzdeki kilise yapılmış ve 1900 yılında ibadete açılmış. Planı, Roma’daki Saint Fransua Kilisesi’nden örnek alınan yapı bir süre öğretmenevi lokali olarak kullanılmış. Bugün ise Avrupa Birliği kapsamında yenilenme sürecinde olan kilise, şehrin görülmesi gereken yapıları arasında yer alıyor.

Baklava mı dediniz?

Bu kadar gezdikten sonra sıra Gaziantep Mutfağı’nı keşfetmeye geliyor. Dünyada şehrin adıyla anılan tek mutfak olma özelliğini taşıyan Gaziantep mutfağının lezzetini anlatmaya gerek yok..Gurme değiliz ama yemeklerin lezzetini, çeşidini ve tazeliğini anlatmakla bitiremeyiz. Gaziantep deyince ilk akla gelen antep fıstığı ve baklavadır. Biz bu lezzetleri şehrin hemen orta yerinde 1887’den beri hizmet veren İmam Çağdaş’ta denedik. Yemekler, hizmet, garsonlar iyi ama lavabolar kötüydü. Bu kadar büyük markaya bunu elbette yakıştıramadık. Fakat havuç dilim baklavanın o az şekerli bol antep fıstıklı lezzetiyle bunu unuttuk gitti. Antep’e yolunuz düşerse baklava ve türevi alışverişinizi buradan yapın. Biz bir önceki Antep ziyaretimizde bir tavsiye üzerine Koçak’a gitmiştik. İstanbul’a döndüğümüzde yediğimiz baklavaların olumsuz etkilerini yaşadık, oldukça ağırdı ve rahatsız etti. İmam Çağdaş ise baklavasıyla bizden tam not aldı. Zaten daha sonra öğrendik ki, şehrin yerlileri İmam Çağdaş’ı, turistler Koçak’ı tercih ediyormuş..Gaziantep Baklava

Zincirli Bedesten ve Bayazhan

Bu lezzet şöleninden sonra hemen karşısında yer alan Zincirli Bedesten’e gidiyoruz. XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinde Darendeli Hüseyin Paşa tarafından yaptırılan Zincirli Bedesten, halk arasında “Kara Basamak Bedesteni” olarak biliniyor. Uzun yıllar kasaplara ev sahipliği yaptığı için et hali olarak da adlandırılan tarihi yapı, restorasyon çalışmaları sonrasında 73 dükkan ile  ticari faaliyette bulunmak isteyen özellikle baharatçı ve turistik eşya satıcılarına otantik bir ortam oluşturmuş. Beş kapısı bulunan bedestenin Güney kapısındaki dört mısralık kitabenin yazarı Kusiri’dir. Çarşıda sabun, şal, yöresel baharatlar ve cam süsleme sanatının güzel örneği olan cam süsler bulabilirsiniz.Gaziantep Zincirli Bedesten

Zincirli Bedesten’den sonra bir şehir turu atıyor ve mola için Bayazhan’a geliyoruz. Bir tütün tüccarı olan Bayaz Ahmet Efendi tarafından 1909 yılında yaptırılan Bayazhan; Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından Gaziantep kent kültürü ve tarihinin tanıtılması amacıyla müze haline getirilerek, Bayazhan Gaziantep Kent Müzesi adıyla 2009 yılında hizmete açılmış. Bayazhan Kent Müzesi’nde Gaziantep’in tarihi, turistik yerleri, doğal güzellikleri, ekonomisi, el sanatları ve mutfak kültürü hakkında ziyaretçilerin bilgi alarak şehri tanımaları sağlanmakta. Bunun yanı sıra, Gaziantep’in yöresel el sanatlarından kutnu, sedef, bakır işlemeciliği gibi sanatlara ait eserleri de bulabilirsiniz. Bayazhan’ın içinde yöresel mutfağın güzel örneklerinin sunulduğu bir de restoran bulunuyor. Özellikle akşam yemeği için yer ayırtmadan gitmeyin, tıklım tıklım oluyor.

Gaziantep Kalesi

Şehrin orta yerinde yer alan Gaziantep Kalesi’ni görmeden olur mu? Türkiye’de ayakta kalabilen kalelerin en güzel örneklerinden birisi olan kalenin çevresi parklarla düzenlenmiş. Ara sokakların hepsi ayrı bir güzellik taşıyor. Kale, heybeti ve bir sır gibi gizlediği tarihiyle şehir merkezinde, Alleben Deresi’nin güney kenarında, yaklaşık 25-30 m. yükseklikte görülebilen bir tepe üzerinde bulunuyor.Gaziantep Kalesi

Gaziantep Kalesi’nin çevresinde yer alan hanlardan biri olan Gümrük Han’da bir kahve molası veriyoruz. Hacı Ömer Efendi tarafından 1873-1878 yılları arasında yaptırıldığı bilinen handa, el sanatlarının en güzel örneklerinin yer aldığı dükkanlar bulunuyor. Hediyelik eşya alışverişi için çok ideal bir yer.

Pişirici Kasteli

Pişirici KasteliBu kısa moladan sonra, şehrin önemli yerlerinden biri olan Pişirici Kasteli ve Mescidi’ne geliyoruz. Ağa Camii’nin hemen yan tarafında yer alan kasteli güleryüzlü ve bilgili güvenlik görevlisi eşliğinde geziyoruz. Görevli önce uzun uzun anlatıyor, dinlemezseniz çok kızıyor. Sonra kastelin ortasındaki suya nazır fotoğraflarınızı çekiyor. Pişirici Kastel’i, Gaziantep’deki tarihî yapılar içerisinde günümüze ulaşan kastellerin en eskilerinden biri. Kastelin üst örtüsü yol seviyesinde olup, biri kuzeyden, diğeri doğudan olmak üzere, iki merdivenle iniliyor. Kelime anlamı olarak “suyun taksim edildiği yer” anlamına gelen kastel, türkülere bile konu olmuş. Selçuklu mimarisinin özelliklerini taşıyan Pişirici Mescidi’nin inşaa tarihi birçok kaynakta 1282 senesi olarak gösteriliyor.Girişte havuz, çimecelik (banyo) ve helâların olduğu alan yer alıyor. Mescidin tavan kısmı oyma taştan olup, mescidin tam ortasında yüz yıllardır fokur fokur kaynayan berrak su, insanı etkisi altına alıyor.

Gaziantep’in çeşitli bölgelerinde bulunan sular, yeraltı kanallarıyla belli merkezlere getirilerek, bu merkezlerden de kanallar yardımıyla, zaman içerisinde şehrin önemli ölçüde su ihtiyacını karşılamış. Bu kanallar genel olarak kentin önemli arterlerinden ve cami altlarından geçirilmiş. Evler de, su ihtiyaçlarını karşılayabilmek için genellikle bu kanallar üzerine ya da yakınına kurulmuş ve bu evlerden kanallara kuyu açılmış. Bu kuyular aynı zamanda sıcak yaz aylarında erzakların kuyulara sarkıtılarak uzun süre muhafaza edilmesinde de kullanılmış. Su mimarisinin eşsiz örneklerinden olan kasteller, yeraltında insan eliyle kayaların oyulmasıyla yapılmış.

Özellikle yaz aylarında sıcaktan bunalanlar, serinlemek için yine kastelleri kullanmış. Dinlenme, susuzluk giderme gibi ihtiyaçlar için de kullanılan kastellerin, ikinci bir havuz bölümü ise, çamaşır, yün ve bulaşık yıkanmakta kullanılmış. Gaziantep’te yer alan sosyal amaçlı su yapılarından birisi olan Kasteller, Antep mimarisinin önemli simgelerinden birisi olarak kabul edilmekte. Sıcak bir havada yaptığımız gezide, kastele inerken yaşadığımız serinlik duygusu bu yapıların o dönemdeki insanlar için ne denli önemli olduğunu anlamamıza yetti.

Zeugma Müzesi

Artık sıra Gaziantep’in simgesi haline gelmiş Zeugma Müzesi’ni gezmeye geliyor. Peki Zeugma nedir, neresidir? Kısaca bir göz atalım: Dicle ile birlikte, uygarlığın beşiği olarak adlandırılan Mezopotamya’nın sınırını meydana getiren Fırat Nehri, binlerce yıl boyunca bu bölgeye bereket getirmiş. 2300 yıl önce tüm dünyayı ele geçirme hedefiyle Anadolu topraklarından geçen Büyük İskender’in komutanlarından Selevkos Nikator da yerleşimini kurmak için bereketli Fırat kıyılarını seçmiş ve kente bu nehir ile kendi ismini birleştiren bir ad vermeyi uygun görmüş: Selevkos Euphrathes M.Ö. 64 yılında Roma hâkimiyetine geçtiğinde ise ismi “köprü başı” anlamına gelen “Zeugma” olarak değiştirilmiş.Zeugma Müzesi

Yollar kadar medeniyetler ve kültürler arasında da bir geçiş noktasında kalması ve bu özelliğini yüzyıllarca devam ettirmesi isminin ne kadar yerinde olduğunu göstermekte. Bu avantajını Sasaniler tarafından yok edilene kadar sürdüren Zeugma, Kommagene Krallığı’nın en büyük dört kentinden biri unvanını elde edecek zenginliğe ulaşmayı da başarmış. Mozaiklerin en görkemlilerinin keşfedildiği ve müzenin giriş katında tekrar hayat bulmuş biçimde ziyaretçilerini bekleyen Poseidon ve Euphrates villalarının tüm duvarları ve hatta tabanlarının dahi mozaik ve fresklerle süslenmiş olması kentin zenginliğinin kanıtları.

Müzede oldukça büyük mozaikler olmasına rağmen, en ünlü mozaik diğerlerine göre oldukça küçük bir eser olan  M.S. 2’nci yüzyıl tarihli Maenad ya da daha bilinir adıyla Çingene Kızı Mozaiği. Maenad Villası’nda yemek odasının taban mozaiğinin geriye kalan tek parçasını meydana getiren figürün gözlerindeki mahzun ifade bu mozaiği müzenin en beğenilen buluntusu yapmış ve Zeugma’nın Mona Lisa’sı olarak adlandırılarak antik kentin ve müzenin simgesi haline getirmiş. Çingene Kızı Mozaiği diğer eserlerden ayrı karanlık bir odada sergileniyor. Görünce etkisi altına girmemek pek mümkün değil. Ha bu arada, biz Çingene Kızı diyoruz ama, kendileri Yunan Mitolojisindeki “Yeryüzü Tanrıçası Gaia” da olabilir. Sadece göz bölgesine bakarak anlaşılamıyor maalesef. Tanrıça da olsa, Çingene Kızı da olsa, derinlerden gelen o bakış, insanı gerçekten etkiliyor.

Belkıs / Zeugma Antik Kenti

Gezimizin son günü Belkıs/Zeugma antik kentine doğru yol alıyoruz. Burası, Nizip ilçesinin 10 km. doğusunda, tepeler üzerine kurulmuş bir kent. Büyük İskender’in generallerinden I. Selevkos Nikator, M.Ö. 300’de, Büyük İskender’in, Fırat Nehri’ni geçtiği yerde, Selevkeia Euphrates ismiyle bir kent kurmuş. Bu kentin karşısına da eşi Apama’nın adıyla ikinci bir kent kurarak, bu iki kenti bir köprüyle birbirine bağlamış. Kent, M.Ö. 31’den itibaren Roma’ya bağlanarak adı geçit-köprü anlamında “Zeugma” olarak değiştirilmiş. Roma döneminde  altın çağını yaşamış. M.S. 256 yılında Sasani Kralı I. Şapur, Zeugma’yı ele geçirerek yakıp yıkmış. Bu tarihten sonra Zeugma bir daha eski ihtişamına ulaşamamış.

Zeugma, özellikle Roma döneminde, sanat alanında çok ilerlemiş, zengin villaları süsleyen mozaik döşemeler dünya örnekleri ile yarışır hale gelmiş. Bölgenin sadece bir bölümünde gerçekleştirilen kazılarda gün ışığına çıkarılan mozaikler Zeugma’nın tam anlamıyla bir mozaik kenti olduğunu ortaya çıkarıyor. Zeugma kazıları sırasında ulaşılan ve bu alanda bir “dünya rekorunu” Gaziantep’e ve Türkiye’ye kazandıran bullalar (Mühür Baskı) da Belkıs/Zeugma’yı eşsiz kılan özellikler arasında yer alıyor. Kentte kazı çalışmaları hızla devam ediyor. Biz gittiğimizde kazı çalışmasının başında yer alan genç bir arkeolog tarafından karşılandık ve bu kıymetli bilgileri bize aktardı. İşini severek yapan böyle idealist gençleri görünce, geleceğe dair umutlarımız tekrar tekrar yeşerdi.Zeugma / Belkıs

Antik kentin içine araçla girme imkanı yok. Ana kapı önünde aracınızdan inip biraz yol yürümeniz gerekiyor. Biz bu yolda yürürken, o yılları, tarihi süreçte yaşananları ve idealist gençlerin yolumuzu aydınlatan çabalarını düşündük.

Gaziantep çoğunlukla yeme-içme turlarının gözdesi durumunda. Buna elbette sözümüz yok. Fakat gidip görüp keşfedince anladık ki, bu şehir yemeklerinin çok ötesinde önemli bir tarihe ev sahipliği yapıyor. Mutlaka gidin, mutlaka görün.

Fotoğraflar: Gonca SAĞLIK, Çağrı SAĞLIK
Yazı : Gonca Sağlık

Atatürk Müzesi Balmumu heykelweb

Atatürk Müzesi

Atatürk Müzesi

Şişli’nin en kalabalık caddelerinden biri olan Halaskargazi Caddesi’nde, koca binaların arasından bir ışık gibi parlayan Atatürk Müzesi binasının önündeyiz.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk 16 Mayıs 1919 sabahı bu evden çıkarak Bandırma vapuruyla Samsun’a özgürlük mücadelesine gitmiş.  Tarihi önemi çok büyük olan binanın giriş kapısının hemen üzerindeki yazı dikkat çekiyor: “Atatürk vatanın kurtuluşunu 1919 senesinde bu evde hazırladı.” Heyecanla kapıdan içeri giriyoruz. Hemen sağ tarafta Gençliğe Hitabe ve Ata’mızın kaleme aldığı bir yazı asılı.

Atatürk, Suriye Cephesi’nden ayrıldıktan sonra 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelerek Pera Palas’daki 101 no’lu odaya yerleşmiş. Bir süre burada kaldıktan sonra önce yakın dostu Salih Fansa’nın Beyoğlu’ndaki evinde kalmış, sonra da Şişli’deki bu üç katlı köşkü kiralamış. Bu köşke taşındıktan sonra, Akaretler’de kalan annesi ve kız kardeşini de yanına alarak evin 3. katını onlara ayırmış. Atatürk evin orta katına kendisi yerleşerek, arka bahçeye bakan odayı da yatak odası olarak kullanmış. Büyük salonu toplantı salonu olarak kullanılıyormuş. Atatürk ve silah arkadaşları işte bu toplantı salonunda vatanın geleceği için sabahlara dek sürek önemli toplantılar yapmışlar. Çalışma arkadaşları arasında, İsmet (İnönü) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy)Paşa, Kazım (Karabekir) Paşa ve Rauf Orbay gibi önemli isimler sayılabilir.

İşgalden Kurtuluşa

İstanbul’un işgal altında olduğu o günlerde bu evin duvarlarında yankılanan sesleri duyuyor gibi müzede ilerliyoruz. Kırmızı halılarla kaplı, ahşap korkuluklu merdivenlerden ağır ağır çıkarak, “Atatürk’ün Kurtuluş planlamasını yaptığı yer” olarak tanımlanan büyük salona ulaşıyoruz. Bir masanın başındaki balmumu heykeliyle Atatürk işte karşımızda. Üzerinde üniforma ve önündeki defterle bizi işgal yıllarının o hareketli günlerine götüren bu görüntü karşısında heyecanımızı saklayamıyoruz. Yine bu katta salonun karşısındaki odada dikkat çeken bir eşya da, Amerika Devlet Başkanı Roosevelt’in Atatürk’e hediye ettiği müzik dolabı. Dolabın hemen karşısında Atatürk’ün Selanik’te dünyaya geldiği evin maketi ve Atatürk’ün ‘Sahibinin Sesi’ etiketli dinlediği plağı. Gazi Mustafa Kemal Paşa adına Ankara’da düzenlenen nüfus kağıdı ve kartvizitleri aynı camekanda sergilenmiş.

Mustafa Kemal’in Aralık 1918 ve 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında yaşadığı bu ev, 28 Mayıs 1928’de İstanbul Belediyesi tarafından satın alınmış. Yapı, dönemin Belediye Başkanı Lütfi Kırdar tarafından “Atatürk İnkılabı Müzesi” olarak  15 Haziran 1942 tarihinde ziyarete açılmış.

Müze Koleksiyonu

Müzede başka yerde rastlayamayacağınız birçok hatırayı görme şansınız olacak. Atatürk Müzesi koleksiyonunun önemli bölümünü Atatürk`ün kişisel eşyaları, kıyafetleri, üniformaları, askeri ve sivil yaşamına ait fotoğrafları, el yazısı ile yazdığı çeşitli belgeleri, madalyaları, hatıra eşyaları oluşturmakta.

Müzeye kız kardeşi Makbule Atadan tarafından armağan edilen eşyalar arasında sivil giysiler, “Mustafa Kemal’’ armasını taşıyan mendil ve gömlekler ile iç çamaşırları bulunmakta. Müşir üniforması ve Sivas Kongresinde giydiği elbise, tarihi değeri önemle vurgulanacak parçalar arasında. Yazı takımı ile ilgili parçalar, sigara tabakaları, madalyalar ve hatıra eşyaları arasında yer almakta.

Ressam İbrahim Çallı ve Zeki Kocamemi tarafından yapılmış yağlı boya tablolar da koleksiyonun önemli parçalarından. Müzede orijinal eserler arasında V.Pisani tarafından yapılmış olan ve Kurtuluş Savaşı’nı simgeleyen suluboya tablolar da bulunmakta. Ata’mızın yatak odasının da sergilendiği müzede, daha önce hiç görmediğimiz bir avuç altın sarısı saç ve altın dişinin de görünce çok şaşırıyoruz. Hep fotoğraflardan gördüğümüz sapsarı saçları karşımızda görmek bambaşka bir duygu.

Müzenin bir güzel yanı da girişte hemen sağ taraftaki salonda bir kütüphanenin yer alması. Vaktiniz arsa oturup kitap sayfaları arasında kaybolabilirsiniz. 3. kat ise devrimlerle ilgili fotoğrafları, Atatürk hakkında yazılmış çeşitli kitapları, gazeteleri, ölümüne ait fotoğrafları ve bir kavanozun içinde bulunan Anıtkabir’den getirilmiş toprağı görebileceğiniz yer.

Şehrin en merkezi yerlerinden birinde yer alan bu müzeyi ücretsiz gezebilirsiniz. Müzenin çalışanları da çok güleryüzlü, ilgili ve yardımsever. Müzenin öneminin farkındalar ve ziyaretçi sayısının artması için ellerinden geleni yapıyorlar.

Unutmayalım ki böylesi önemli yerleri yalnız bırakmayıp ziyaretlerimizle desteklemek de bizlerin yükümlülüğüdür.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca SAĞLIK

Erciyes ve Kayseriweb

Kayseri Gezi Rehberi

Kayseri : Selçuklu Diyarı

Anadolu’da gezilmedik şehir kalmasın diye yola çıktık, bu seferki durağımız Kayseri. Eski adıyla Kaisareia veya Latince ismi ile Caesarea olan bu şehirde Türkler, Rumlar ve Ermeniler yıllarca kardeşçe yaşamışlar. Özellikle Talas ilçesi bu güzel birlikteliğin izlerinin görülebileceği bir yer. Talas şehir merkezine 8 km. mesafede yer alıyor. Mutlaka gidip Ermeni ustaların elinden çıkmış, Ali Dağı’nın eteklerinde arz-ı endam eden taş evleri görün. Böyle bir güzelliği daha önce neden görmediğinizi sorgulayacağınıza eminiz.

Kayseri Caddeleri

Tarihi şehir güzelliği ile bizi şok etti…

Kayseri, beklentilerimizin çok üzerinde güzellikte bir şehir. Geniş yolları ve kaldırımları, şehir içi ulaşımın kolaylığı, düzenli ve temiz sokaklarıyla bizleri şaşırttı. Bu düzenin tüm şehirler için örnek teşkil etmesini gönülden diliyoruz. Bilinen en eski yerleşim yerlerinden biri olan Kayseri’nin tarihi 6 bin yıl öncesine dayanıyor. Anadolu’nun en önemli kavşak noktalarından biri olan şehir, adeta bir müze kent durumunda. Helenistik dönemde Kapadokya’ya başkentlik yapmış. O zamanki adı ise Mazaka imiş. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Kayseri için şöyle demiş: “Kayseri’nin pastırması ve sucuğu padişahlara hediye gider. Erciyes Dağı eteğinde bulunduğu için havası soğukçadır. Bütün halkı zinde ve yiğittir. Şehrin zarifleri Farsça ve Arapça konuşur. Ama halkın dili Etrak (Türkçe) dilidir. Genellikle halk Ermeni dilini konuşur. Ama Kürt ve Rum lisanını konuşmazlar.” Çelebi’nin de söylediği gibi Kayseri’nin halkı sıcak, havası biraz soğuk. Sokakta gezerken her an bir esintiye hazırlıklı olun. Diri ve çivi gibi bir dağ havası sizleri bekliyor.

Kayseri’nin Cumhuriyet Meydanı

Cumhuriyet Meydanı

Kayseri, tarihi öneminin neticesi olarak önemli eserlere ev sahipliği yapıyor. Bu eserler çok güzel korunmuş. Biz, ziyaretimizde şehir merkezinde bir otel tercih ettik. Böylece gezimiz sırasında araç kullanmadan çok fazla yeri görme fırsatımız oldu. Şehrin merkezi konumundaki Cumhuriyet Meydanı, saat kulesi ve muhteşem Atatürk heykeliyle bir Anadolu şehrinin ne sürprizlere gebe olabileceğini kanıtlar nitelikte. Meydan oldukça geniş, bir tarafta devlet daireleri, diğer yanda tarihi eserler var. Şehrin hemen ortasından tramvay hattı geçiyor. İstediğiniz yere tramvayla ulaşabilmeniz mümkün. Sık sık geçen tramvay ve otobüslerle Talas’a kadar gidebilirsiniz.

Tarihi Devlet Binaları

Cumhuriyet Meydanı’ndan şehri seyrediyoruz. Hemen karşımızda başı dumanlı, zirvesi karlı Erciyes’i görüyoruz. Nasıl ki İstanbul’da Boğaziçi semtlerinde gezerken bir anda Boğaz’ı görür mest olursunuz, Kayseri’de de sokak aralarından geçerken Erciyes size işte böyle göz kırpıyor. Şehirde eski ve yeni iç içe geçmiş durumda. Her adımda antik bir kalıntı, bir kümbet veya han görüyor, mest oluyoruz.

Kayseri Kalesi

Kayseri Kalesi

Şehri baştan başa saran Kayseri Kalesi yol boyunca bize eşlik ediyor. 3.yy’da Roma devrinde yapılan ve 6.yy’da Bizans devrinde daraltılan Kayseri Kalesi ve Surlar; Selçuklu Sultanı I.Alaeddin Keykubat zamanında bugünkü şekliyle yeniden yapılmış. Karamanoğulları ve Osmanoğulları zamanında iki defa tamir görmüş. Kayseri şehir merkezini koruyan kale, günümüze kadar gelen eski varlığı ve zaman içinde yapılan ekleriyle tipik bir orta çağ kalesi durumunda. Şehir merkezinde gezerken kale duvarlarına yaslanıyor, o eski günleri hayal ediyoruz.

Kale’nin merkez bölümünün hemen karşısında ise meşhur Kazancılar Çarşısı var. Çarşının olduğu yerde daha önce, Şeyh İbrahim Tennuri’nin soyundan Hacı Muslihiddin adıyla bilinen Bezirci Hacı Mustafa bin Hacı Ahmed tarafından 16. yüzyılın ortalarında yapılmış bir cami ve çeşme varmış. Bu cami ve çeşme, büyük depremlerin birinde onarılamayacak biçimde yıkılmış. Daha sonra bu alana 1935 yılında Kazancılar çarşısı yapılmış.

Kazancılar Çarşısı

Çarşı cıvıl cıvıl ve ne ararsanız var. Baharat, kuruyemiş, kahve, mücevher, şarküteri, sucuk, salam, meyve, oyuncakçı da dâhil her istediğinize ulaşabileceğiniz çarşının yıldızları elbette kuyumcu dükkânları. Pırıl pırıl altınlar vitrinleri süslüyor. Biz alışverişimizin çoğunu bu çarşıda yaptık. Her gittiğimiz şehrin en eskisini bulmayı çok sevdiğimizi biliyorsunuz. Kayseri’de de bu kural bozulmadı.

Kazancılar çarşısına gelmeden yol üzerinde bir dükkânda kutularda tahinleri gördük, hemen arkasından eski şekerleme kutularıyla dolu vitrini. Dükkâna girdiğimizde ise doğru yerde olduğumuzu anlamıştık. Topuzlar Şekerleme 1928’den beri aynı yerde hizmet veriyor. Renk renk şekerlemeler, çikolatalar ve özellikle tahin helvası denemeye değer.

Pastırmalar ve sucuklar her yerde

Bir diğer tarihi dükkân ise Tarihi Göncüler Pastırmacısı. Dükkân Gökdelen diye tabir edilen yerde. Gökdelen dediğimize bakmayın, uzun iki apartmanın alt katı. Bu binalar Kayseri’nin en eski büyük binaları olduğu için bu isimle anılırlarmış. Kayseri’de elbette her taraf sucuk ve pastırma satan dükkân dolu. Fakat biz temizliği, güler yüzü, ilgileri ve tarihi geçmişleri sebebiyle Göncüler’i tercih ettik. Sucuk, pastırma, mantı ve kesme makarnaları meşhur. Üstelik kargo hizmetleri de var, daha ne olsun.

Kayseri Kapalı Çarşısı

Alışveriş işini de hallettikten sonra rotamızı Kapalı çarşı’ya çeviriyoruz. Tarihi Kapalı Çarşı 1497’de Kayseri sancak beyi Mustafa Paşa’nın kapalı çarşı ve bedesten yaptırma kararı üzerine inşa edilmiş. İlk inşa edildiği dönemde 15 bölümden oluşan, ancak 1700’lü yıllarda meydana gelen büyük yangından sonra günümüze ancak 3 bölümü ulaşan çarşı yaklaşık 600 esnafıyla Kayseri ticaretinin merkezi konumunda. Bu çarşı, İstanbul’daki Kapalı çarşı’dan sonra 2. Büyük kapalı çarşı olma özelliğini taşıyor.

Tarihi Kayseri Evleri

Çarşı’dan çıkıp Kazancılar’a doğru giden yoldan 15-20 dakika yürüyerek Tarihi Kayseri Evleri mahallesine ulaşıyoruz. Burası 88 dönüm arazi üzerinde ve Setönü olarak da anılıyor. Tarihi evlerin, eski yaşam tarzının ve esnafın yaşatılması amacıyla Belediye tarafından kurulan bu alanda görülmeye değer evler var. Ermeni mimarisi burada da bizi etkisi altına alıyor. Fakat bu mahallede eksik olan bir şeyler var. Henüz tam oturmamış ve tarihi doku ziyaretçilere çok aktarılamamış. Bizce üzerinde biraz daha çalışılmalı ve tanıtımı yapılmalı.

Seyyid Burhaneddin Tırmizi Türbesi ve Arkeloloji Müzesi

Arkeoloji Müzesi Bahçesi

Bir şehri tanımanın en iyi yolu o şehri adım adım yürümektir diyoruz ve Arkeoloji Müzesine doğru ilerliyoruz. Müze taşınma dolayısıyla kapalıydı. O nedenle sadece bahçedeki eserleri görebildik. Hemen karşısında ise Mevlana Celaleddin Rumi’nin hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tırmizi Türbesi (1165-1244) yer alıyor.  Ömrünün son yıllarını Kayseri’de geçiren Seyyid Burhaneddin hazretlerinin türbesi bugün Kayseri’de en çok ziyaret edilen türbelerin başında yer alıyor. Çok geniş bir bahçesi var, tarihi mezarlar ve mezar taşları da bu bölgenin geçmişinin ne kadar eskiye dayandığının bir işareti niteliğinde.

Seyyid Burhaneddin Tırmızi Türbesi

Kümbetler Şehri

Yolun karşısına geçip yürümeye devam ediyoruz. Her adımda karşımıza bir kümbet çıkıyor. Kümbet, Anadolu Selçukluları zamanında yapılan, kendine özgü yapısı olan anıtmezarlardır. Genellikle büyük devlet ve din adamları için yapılırmış. Kayseri’de şehrin dört bir yanında Selçuklu izlerine rastlamak mümkün. Emir Han Camii ve kümbeti de bu eserlere en güzel örneklerden biri.

Emirhan Kümbeti

Şehir surlarının dışında kalanların konaklaması için 13. yüzyılda han olarak inşa edilen yapı, şehrin surların dışına taşması ile camiye dönüştürülmüş. Yapı güneybatıdan şehir surlarına yaslanan, derinliğine dikdörtgen planlı, beş sahanlı avlusuz bir han. 1188 yılına tarihlenen kümbetin içinde Emir Han’dan başka, iki yakınının daha mezarı yer alıyor. Han’ı gezdikten sonra yola devam ediyoruz. Yol üzerinde devlet dairelerine ve Kültür Bakanlığı’na dair şahane yapılar görüyoruz. İzlemeye ve fotoğraf çekmeye doyamıyor, bu güzelliklerin korunması için temennide bulunuyoruz.

Kayseri ve Milli Mücadele

Milli Mücadele Müzesi

Yol bizi Milli Mücadele Müzesi’ne getiriyor. Oldukça etkileyici bir bina olan Lise bahçesine giriyoruz. Müze’nin hemen yan tarafında ise Kayseri Lisesi var. 1863 yılında kurulan Kayseri Lisesi, eğitim alanında çok önemli çalışmaların yapıldığı, çok değerli kişilerin yetiştirildiği bir kurum olarak adını tarihe yazdırmış.

Aslen bir Rum köyü olan Talas (eski adıyla Mutalaski) Türkiye’de kurulan en eski Amerikan okullarından biri olan Talas Amerikan Koleji’ne ev sahipliği yapmış. Rumlar ve Ermeniler için açılan bu kolej, yerel nüfusun yapı değiştirmesiyle karma eğitime geçmiş. Bu önemli iki okul yıllar içinde birbiriyle yarışır hale gelmiş.

Meclis Kürsüsü

Kayseri Lisesi sadece eğitim alanında değil, Milli Mücadele’deki önemli yeriyle de dikkat çekiyor. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’nın işgal edilme riski olduğu için Millet Meclisi bir süreliğine Kayseri’ye taşınmış. Bu sebeple Kayseri ikinci başşehir unvanını dalmış. Şimdi müze olan bina o dönemde Meclis olarak kullanılmış. Kürsü getirilmiş, özel çalışmalar yapılmış. Hatta o dönem gazeteler bile Kayseri’de basılmış. O matbaa ve döneme ait gazeteler müzede sergileniyor.

Müze içinde sergilenen matbaa

Mezun veremeyen bir başka lise

 

Kayseri Lisesi’nin 62 öğrencisi Sakarya Meydan Muharebesi’ne gönüllü olarak katılmış. Savaşta hepsi şehit düştüğünden, 1920-1921 eğitim-öğretim yılında Kayseri Lisesi mezun verememiş. Bu hüzünlü hikâyenin anısına okulun bahçesinde bir anıt dikilmiş. Tüm şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anıyoruz.

 

Atatürk Evi

Atatürk Evi

Bu duygularla doluyken Atatürk Evi’ne geliyoruz. İmamzade Reşit Ağa’nın inşa ettirdiği bu 19. yüzyıl yapısında, 19-21 Aralık 1919 tarihleri arasında Heyet-i Temsiliye Reisi olarak şehre gelen Mustafa Kemal misafir edilmiş. Bugün ayakta kalabilen klasik Kayseri evlerinin birkaç örneğinden biri olan konağın dışı kesme taşlarla kaplı, ahşap malzemeden inşa edilmiş. Ağaçtan motiflerle süslü olan çatı uçları ve cumbanın alt saçakları dikkat çekiyor. Yapı, 1978 yılında Kültür Bakanlığınca kamulaştırılmış, 1983’te Atatürk Evi olarak hizmete girmiş, 10 Aralık 1998’de ise binanın ikinci katı Atatürk Müzesi haline getirilmiş.

Atatürk Evi’nin müzeye dönüştürülen bölümünde, Atatürk’ün kentte çekilmiş fotoğrafları ve Kayseri’de yayınladığı beyannameyi içeren 41 adet eser sergileniyor. Ücretsiz gezebileceğiniz müzede yöresel konağın dantel perdeleri, iç dolapları ve şark bölümlerini görmek de mümkün.

Cıncıklı Camii

Cıncıklı Camii

Müzeden çıkar çıkmaz Cıncıklı Camii’ni görüyoruz. Camii, Çiğlizade Hacı Ahmet Ağa tarafından 1664-1665 tarihlerinde inşa edilmiş. Kare planlı olarak kesme taştan inşa edilen caminin, kule minaresinde diğer minarelerden farklı olarak silindirik bir merdiven sistemi uygulanmış.

Kayseri Kalesi’nin Sivas kapısından geçerek çarşıyı gezmeye devam ediyoruz. Hedefimiz Hunat Hatun Camii ve Külliyesi. Şehir içinde gezerken çok düzenli ve temiz alt geçitler gördük. Yürüyen merdivenlerle halkın işi kolaylaştırılmış.

Hunat Hatun Külliyesi

Hunat Hatun Külliyesi

Eminönü’nde pis kokudan geçmekte zorlandığımız alt geçitleri düşününce içimiz burkuluyor. Alt geçitten geçiyoruz, merdivenden çıkınca karşımızda tüm haşmetiyle Hunat Hatun Külliyesi’ni görüyoruz. Şehrin orta yerinde muhteşem işçilikte bir kapının önüne geliyoruz. Burası, Alaeddin Keykubad’ın karısı, II. Keyhüsrev’in annesi  Mahperi Hatun tarafından 1237-1246 yılları arasında yaptırılmış. Medrese, türbe ve hamamdan oluşan bu külliye, gerek genel görünüşü, gerekse yapılış şekliyle Anadolu’da bulunan Selçuklu eserlerinin en güzel ve en önemli örneklerinden biri. Burada Hunat kelimesine de değinmek istiyoruz. Alaaddin Keykubat’ın eşi Mahperi Hatun’un Müslüman olmadan önceki adı da Huant imiş. Bu isim zamanla Türkçeleşmiş ve Hunat olmuş. Kayseri’de bir mahalle bu isimle anılıyor. Hunat Çarşısı, Hunat bakkalı, Hunat durağı vs.

Hunat Hatun Camii

Oturum alanı 2.203 metrekare olan yapı görülmeye değer.  Caminin batı cephesindeki ana giriş kapısı şaheser bir arabesk süsle donatılmış. İlk görüşte üzerimizde oluşturduğu etki devam ediyor, kapıdan giriyoruz. İçerisi de aynı özenle yapılmış. Uzaklardan bir ney sesi geliyor ki mest olmamak elde değil. İçeride ebru atölyeleri, ney üstatlarının yer aldığı mekânlar ve sahaflar var. Atmosfer büyüleyici. Fakat ortamı bozan en önemli unsur her zamanki gibi ‘insan’. Sosyal medyaya koyacağı tek bir fotoğraf için oradan oraya koşturup, peşindekileri de koşturup şekil şekil poz verenlere rağmen bu muhteşem yapının lezzetine varmaya çalışıyoruz. Keşke bu güzellikleri önce gözümüze, sonra ruhumuza kaydetmekle yetinebilsek…İnsanoğlu başkaları için yaşamayı bırakıp özünün kıymetini bildiğinde, dünya çok daha güzel bir yer olacak eminiz.

Sahabiye Medresesi

Sahabiye Medresesi

Yönümüzü tekrar Cumhuriyet Meydanı’na çeviriyoruz. Hedefimiz Sahabiye Medresesi. Kapı oyma işçiliğiyle ünlü olan bu yapı, Selçuklu sultanı 3. Keyhüsrev Dönemi’nde Selçuklu vezir Hüseyin oğlu Sahip ata Fahreddin Ali tarafından 1267 senesinde yaptırılmış. Bir büyük ve iki küçük dershane (eyvan) ve küçük odalardan oluşan yapı klasik medrese tarzının güzel örneklerinden sadece biri. İşlemeli kapının etkisinde kalarak avluya giriyoruz. Mekân şu anda test ve sınavlara hazırlık kitaplarının satıldığı bir yer olarak kullanılıyor. Ortada masalar var, çay ocağından içeceğinizi alıp oturabiliyorsunuz.

Medrese Kapısı Taş Oyması

 

Kayseri’de tüm medrese yapılarında bu çay ocakları aynı sistemle hizmet veriyor. Serin avluda bir süre mola verdikten sonra yakın mesafede yer alan Gevser Nesibe Hatun Darüşşifası’na doğru ilerliyoruz. Şehrin çok güzel bir yanı parkların ve yeşil alanların fazla olması. Üstelik hepsi tertemiz ve bakımlı. Aslen Kayserili olan Mimar Sinan’ın bir heykelinin olduğu parkın içinden ilerleyerek şifahaneye ulaşıyoruz.

Gevser Nesibe Hatun Şifahanesi

Rivayete göre Gevser Nesibe Hatun’un gönül verdiği saray baş sipahisi ile evlenmesine ağabeyi I. Gıyâseddin Keyhüsrev karşı çıkar. Baş sipahi, hükümdar tarafından cepheye gönderilir ve şehit düşer. Bu duruma çok üzülen Gevher Nesibe Sultan kederinden yatağa düşer, vereme yakalanır. Tüm çabalara rağmen durumunda iyileşme olmaz. Durumu öğrenen ve kız kardeşini ölüm döşeğinde ziyaret ederek özür dileyen I. Gıyâseddin Keyhüsrev, ondan son isteğinin ne olduğunu sorar. O da ağabeyine, kendisi gibi devasız hastalığa yakalananlar için bir şifahane yaptırmasını vasiyet eder.

Gıyâseddin Keyhüsrev, bu vasiyet üzerine 1204’te dârüşşifa ve tıp medresesinden oluşan birbirine bitişik külliyenin inşaatını başlatır. Yapı, 1206’da tamamlanır. Çifte Medrese olarak da anılan yapı aynı zamanda Selçuklu Müzesi olarak düzenlenmiş. Kent tarihinden yola çıkarak Anadolu orta çağına ve Selçuklu Uygarlığına odaklanan müze tematik bir yaklaşımla planlanmış. Bir kısmında Selçuklu Medeniyeti ile ilgili uygarlığı ön plana çıkarılan müzenin, diğer kısmı ise şifahiye özelliğini ön plana taşımakta.  Selçuklu Uygarlığı ile ilgili olan kısımda; ‘Selçuklu Kenti’, ‘mimarisi’, ‘sanatı’, ‘bilimi’, ‘giysisi’ gibi unsurlar ile ‘Kayseri’de Selçuklular’, ‘Anadolu’da Selçuklular’ gibi kısımlar yer almakta. Şifahiye ile ilgili kısımda ise; ‘hastalıklar’, ‘tedavi yöntemleri ve aletleri’, ‘bilginler’, ‘ecza’, ‘su ve sağlık’, ‘müzik ile tedavi’, ‘renk ile tedavi’ gibi kısımlar bulunmakta.

Selçuklu Yıldızı

Zeynel Abidin Türbesi

Bu güzel yapıdan çıkıyor, Hunat Mahallesinde yer alan Zeynel Abidin Türbesi’ne doğru ilerliyoruz. Kayseri’de İmam Sultan adı ile anılan Zeynel Abidin, 1414 yılında Kayseri’de vefat etmiş ve mezarı üzerine bugünkü yerde mütevazı bir türbe yapılmış. II. Abdülhamit zamanında, 1886 yılında ise Zeynel Abidin’in mezarının bulunduğu yere mevcut türbe inşa ettirilmiş. Kare planlı bir yapı olan türbenin üzeri kubbe ile örtülmüş.

Zeynel Abidin Türbesi

İbrahim Tennuri Türbesi

Şehirdeki bir önemli türbe de Cumhuriyet Mahallesi’ndeki Şeyh Cami olarak bilinen caminin bitişiğinde yer alan Şeyh İbrahim Tennuri Türbesi’dir. Ünlü gezgin Evliya Çelebi, Kayseri hakkında bilgi verirken, bu şehirde bulunan büyük evliya kabirleri arasında Şeyh Hazreti İbrahim Tennuri’yi de saymaktadır. Türbe, klasik Selçuklu devri kümbetlerinin son örneklerinden. İbrahim Tennuri, Fatih Sultan Mehmet ile birlikte Akşemseddin’in mürididir. Türbe 2. Bayezid tarafından 1484 senesinde yaptırılmış.

Şehrin güzellikleri bitmiyor

Bu güzel eserlerin etkisi altında yürürken büyük binaların arasında muhteşem bir yapı gözümüze ilişiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığına ait bu yapı Kayseri’nin tanınmış simalarından A. Necmettin Feyzioğlu adıyla bir Halk Kütüphanesi olarak kullanılıyor. Eski Kayseri mimarisiyle yapılmış konak tarzı bu yapı şehrin ortasındaki güzelliklerden sadece biri.

Yapımı sırasında Mimar Sinan’ın 97 yaşında olduğu Kurşunlu Camii, şehrin görülmesi gereken eserleri arasında yer alıyor. 16. Yüzyıl’da yaptırılan, tek minareli ve revaklı yapının asıl ismi Hacı Ahmed Paşa Camii olmasına rağmen kurşun kaplama kubbesinden dolayı halk arasında ismi Kurşunlu Cami olarak kalmış.

Yorulduysanız Kıvılcım cafe olarak bilinen Avgunlu Medresesi ve Türbesi’ne uğrayıp bir kahve molası verebilirsiniz. 13. Yüzyıla ait bu Selçuklu yapısı uzun süre atıl durumda kaldıktan sonra yenilenerek bir kitap-kahve ortamına dönüştürülmüş. Selçuklu Müzesi’nin hemen karşısında, Mimar Sinan heykelinin arka tarafında yer alan yapı gençlerin uğrak noktası.

Döner Kümbet

Selçuklu tipi kümbetlerin en ünlülerinden biri de üzerindeki tuğla süslemelerle öne çıkan Kayseri merkezdeki Döner Kümbet. 1276’da, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad, kızı Şah Cihan Hatun için yaptırmış. Yani aslında asıl ismi Şah Cihan Hatun Kümbeti ama kümbetin döndüğü efsanesi ile ismi zamanla Döner Kümbet kalmış.

Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi

Şehirdeki bir önemli yapı da Ermeni cemaatine ait en önemli 7 kiliseden biri olan Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi. Milli Mücadele Müzesi’nin hemen karşısında yer alan kilisenin temelleri 1191 yılında atılmış. Şu anda tadilatta olduğu için etrafı çevrilerek kapatılmıştı. Fakat buna rağmen görkemli kubbesi ve yapısıyla şehrin önemli yapılarından biri olduğu belli oluyor. Şehirdeki bir diğer kilise de 1857 tarihli, bir Ortodoks Kilisesi. Kilise mübadele sonrası kapatılıp depo olarak kullanılmaya başlanmış ama daha sonra restorasyonu yapılıp yeniden ziyarete açılmış. Şu an aktif olarak ibadete açık değil.

Kayserili Mimar Sinan

Kayseri deyince akla gelen isimlerden biri de hiç şüphesiz Mimar Sinan’dır. Koca Sinan Kayseri’ye bağlı Ağırnas’da doğmuş. Bu ev günümüzde de Mimar Sinan Evi olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. Ağırnas’a kadar gelmişken, yer altı şehrini görmeden dönülür mü? Kasabanın girişinde Aşağı Pınar mevkiinde bulunan Ağırnas Yeraltı Şehri, dehlizleri, mağaraları, yeraltı şehir kalıntılarıyla günümüzden en az 3000 yıl öncesinden insanların oturduğu anlaşılan bir yerleşim merkezi. Ağırnasın geçmişi ile ilgili Selçuklular dönemine ait  tarihi belgeler bulunmadığını öğrendik. Fakat Osmanlı Dönemi’ne ait 1500 yılında yapılan tahrir defterindeki bilgilerden o döneme dair bilgiler edinmek mümkün.

Yemek mi dediniz?

Tarihin içinde kaybolup gittik, nerede ne yenir bahsetmedik. Çünkü biz yeme-içme işiyle ilgili değiliz. Fakat her yazımızda olduğu gibi bu yazımızda da bir-iki noktaya değinmeden, birkaç ipucu vermeden geçemeyeceğiz. Şehir gezimizde yoruldukça Kayseri’nin meşhur Nevzine tatlısının izini sürdük. Bol cevizli, pekmezli..Fakat bulamadık. Evet yanlış okumadınız, Kayseri’nin içinde Nevzine bulamadık. Kime sorsak, o tatlı burada pek yenmez dedi. E haliyle çok şaşırdık. Fakat pes etmedik, Kayserili arkadaşlarımızla görüştük ve şehir merkezinden biraz uzakta bir restoran olan Kaşık-la’da aradığımızı bulduk. Bizim bildiğimizin biraz dışında üzeri fıstıkla bezenmiş tatlının adı da değişmişti ama olsun; biz aradığımız tatlıyı bulmuştuk. Yanında da Kayseri’nin meşhur içeceği böbrek dostu Gilaburu suyunu içtik. Böylece tatlı-ekşi dengesini de yakaladık. Kayseri yağlaması, mantısı ve su böreğiyle Kaşık-la bizleri memnun etti. Her şeyden önce güler yüzlü çalışanları vardı ki bu lezzetten bile önemli.

Akşamüzeri yorgunluk kahvemizi de Bürüngüz Camii’nin hemen önündeki köy kahvesi tarzı yerinde içtik. Eskiden ”iki Kapılı Mescid” in bulunduğu yere, Refik Bürüngüz tarafından 1977 yılında inşa ettirilen ve meydana cepheli bu cami, klasik mimarı tarzı temsil ediyor. Büyük bir kubbeyle örtülen caminin cam işçiliği ve kubbe süslemesi dikkati çekici. Önündeki eski dükkânların 1985’te kaldırılmasıyla Kale ile birlikte meydana hâkim hale gelmiş.

Daha neler var neler

Kayseri’yi gezmek için en az 2 güne ihtiyacınız olduğunu belirtelim. Şehri baştan başa gezseniz bile ilçeleri ve çevresindeki görülecek yerleri bitirebilmeniz mümkün değil. Oralar nereler mi? Kocasinan’daki Şeker Gölü,Talas’taki Derevenk Vadisi, Tomarza ilçesindeki Berçin Yaylası, Erkilet yolu üzerinde bulunan Beşparmak Kümbeti, Barsama Vadisi, Talas’ta bulunan Yaman Dede Camii, Hacer Vadisi, Aladağlar Milli Parkı içinde yer alan Kapuzbaşı Şelalesi, M.S. 4. Yüzyıla ait kaya kiliseleriyle meşhur Soğanlı Vadisi, Bürüngüz Camii, Gülük Camii, Akkışla Kalesi, Bayramhacı Kaplıcası…

Bitti sandıysanız daha bitmedi. Görülecek yerler içerisinde daha Eratna Beyliği’ni kuran Aleaddin Eratna tarafından yaptırılan Köşk Medresesi, Sırçalı Kümbet, Türkiye’nin ilk esnaf ve sanatkârlar müzesi olan Ahi Evran Müzesi, Erciyes Dağı’nın güney eteklerinde yer alan Gereme Harabeleri, halılarıyla ünlü Bünyan’daki Ulu Camii, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından 1160 yılında yapılan bir külliyenin parçası olan Merzifonlu Çarşısı, Pınarbaşı ilçesinde bulunan Melikgazi Kalesi, tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmayan Develi Kalesi, Melikgazi’de bulunan Güpgüpoğlu Konağı Etnografya Müzesi, Bünyan ilçesinde bulunan Karadayı Köyü sınırlarında olan ve Anadolu Selçuklularının şehre hediyesi Karatay Han, Dulkadiroğulları döneminden kalan önemli bir tarihi eser olan Şahruh Köprüsü ve Sultan Sazlığı.. İşte Kayseri böylesine saklı bir hazine.

Özel bir paragraf Erciyes Dağı için

Ve elbette Erciyes Dağı. Kayseri deyince akla ilk gelen yerlerin başında gelen Erciyes, son yıllarda kayak turizminin merkezi durumuna geldi. 30 milyon yıl önceki patlamaları sayesinde Kapadokya’nın oluşmasını sağlayan Erciyes (3917m) sönmüş bir volkan. Erimeyen kar nedeniyle olsa gerek, Hititler ona Beyaz Dağ anlamına gelen bir isim takmışlar. Harkasos toz karı, zorlu tırmanış rotaları, zengin florası, faunası ve yaylaları ile kayak meraklılarının, sporcuların, doğa aşıklarının ve macera tutkunlarının her mevsim akınına uğrayan Erciyes  Dağı, sadece kış mevsiminde değil ilkbahar ve sonbaharda da ayrı güzel. Doğal ortamda yapacağınız bahar yürüyüşlerine eşlik edecek kelebekler sizi mest edecek.

Yazının başında da belirttiğimiz gibi, Kayseri beklentilerimizin çok üzerinde ve son dönemlerde gezdiğimiz şehirler arasında en dikkat çekici yerlerden biri. Mutlaka vakit ayırın, plan yapın ve Kayseri’ye gidin görün. Kayseri Kapadokya bölgesine olan yakınlığıyla da ilgi çekiyor. Gelmişken her iki rotayı da keşfetme şansınız olur kimbilir?

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca Sağlık

 

 

 

açık denizweb

Kilyos : İstanbul’un yazlık yeri

Kilyos : İstanbul’un yazlık yeri

Belgrad Ormanının arasından ilerliyor, hem gözümüze hem ruhumuza bayram ettirerek Kilyos’a geliyoruz. İstanbul’un sayfiye yeri bu şirin beldenin kıymetini sadece yazın bilmek olmaz ki.. Kilyos her mevsim güzel. Koca şehrimizin Karadeniz’e açılan sahili, her daim dalgalı denizi, uçsuz bucaksız kumsalları, çay bahçeleri ve temiz havasıyla emrinize amade.

Biz hafta içi sakin bir sabahı tercih ediyoruz. Amacımız şehrin keşmekeşinden birkaç saat çalabilmek. Yerleşimin çok eski çağlarda başladığı Kilyos, o yıllardan günümüze kadar balıkçı kasabası olarak adını duyurmuş. Kilyos’un yıldızı Roma İmparatorluğu döneminde parlamış. İmparatorluk yıkılınca Bizans topraklarına katılan bu şirin belde, coğrafi konumu ve denize hâkim oluşu sebebiyle uygarlıklar için hep gözde bir yer olmuş. Bu balıkçı kasabası uzun bir süre Cenevizlilerin hâkimiyetinde kalmış. Haçlı Seferleri döneminde bölgede yaşanan kargaşadan sonra Osmanlı hâkimiyetine giren Kilyos, Levanten nüfusuyla her dönem kozmopolit bir yerleşim merkezi olmuş.



Cumhuriyet döneminde Sarıyer ilçesine bağlanan Kilyos’un turizm anlamında gelişmesi 1960’lı yıllara denk gelmekte. İstanbul’un önde gelen ailelerinin yazlıklarının olduğu bölgede bu evlere günümüzde de rastlamak mümkün. Özellikle çarşı içinde gezerken 60’lı yılların kokusu burnunuza gelecek.

Kilyos ‘ta bir başka Ceneviz Kalesi

Bölgenin en önemli tarihi yapısı Cenevizlilerden kalma kale. Askeri alan içinde kalan kale, Sultan 2. Mahmut döneminde restore edilmiş. Kalenin ortasında bir de sarnıç var. Sarnıçların yağmur sularıyla dolması için çok da güzel bir sistem kurulmuş. Taş yapımı kalenin kemerli ve korunaklı muhafız bölümleri aynen korunmuş. Kalenin içinde 8 top bulunuyor. Kale kapısının üzerinde Sultan 2. Mahmut’un bir de tuğrası var. Üç yüksek noktadaki su terazileri kaledeki sarnıçtan su dağıtan sistemin birer parçası durumunda.

Kilyos isminin Rumca ‘kum’ anlamına gelen Kilya sözcüğünden türediği söylenir. Beldenin adı resmi kaynaklarda Kumköy diye geçmekte. Zaten geçmişte Kilyos’un nüfusu ağırlıklı olarak Rumlardan oluşuyormuş.1877 Rus Harbi sonrası göç almaya başlayan beldede, 1923-1924 mübadelesi ile Rumlardan eser kalmamış.

Kilyos’ta bir de anıt ağaç özelliğini taşıyan çınar ağacı bulunmakta. Kilyos Kalesi arenasında bulunan ağacın boyu 28 metre, çevresi 34 metre. Ağacın üzerinde bulunan künyede 563 yaşında olduğu yazılı. Kilyos’un eskileri, bu ağacın İstanbul’un fethi anısına diktirildiğini söylüyorlar.

Kilyos deyince hepinizin aklına hiç şüphe yok ki deniz geliyor. Yaz mevsiminde çok sayıdaki plajlar tatil yörelerini aratmayacak kadar kalabalık oluyor. Özellikle hafta sonları iğne atılsa yere düşmeyecek kadar yoğun olan sahiller, kış mevsiminde oldukça ıssız. Kumsala inip yürüyüş yaptığımızda sahildeki beyaz atları görüyoruz. Adeta kartpostal güzelliğindeki bu manzaraya, atları ürkütmemek için uzaktan bakmayı tercih ediyoruz.

Kumsaldan devam edince sahildeki iki taş iskeleye geliyoruz. Bu iskeleler 18. Yüzyılda yapılmış birer tarihi eser. Köy balıkçıları tarafından aktif olarak kullanılan iskelelerin üzerinde balıkçı ağları onarılmayı bekliyordu. Rüzgârın etkisiyle iyice kabaran denizin coşkusuyla şahane fotoğraflar çektik. Kayıkhanede bir kahve içip Kilyos’a tepeden bakabileceğimiz bir çay bahçesinde çıtır çıtır yanan odun sobasının yanında köy kahvaltısı ettik.

Tarihi eser yönünden çok zengin olmasa da, doğal güzelliği ve deniziyle şehir merkezine 30 km. mesafedeki bu belde sakinliği seven gezginleri bekliyor.

Gonca SAĞLIK

Atatürk ün odasıweb

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas Atatürk Müzesi için yine Pera Palas Otel’in önündeyiz. Sade, vakur ve iddialı duruşuyla Tepebaşı’nda boy gösteren bu bina tarihte öyle çok olaya tanıklık etmiş ki. Bu merakla otelin kapısından içeri giriyor ve ilk anda o eşsiz mimarinin etkisi altında kalıyoruz. Birkaç basamak çıkıp Kubbeli Salon’a giriyoruz. Bu salon otelin kalbi desek yanlış olmaz. Bir yorgunluk kahvesi söyleyip etrafı incelemeye başlıyoruz. Koyu bordo rengin hâkim olduğu salonun kubbeleri çok etkileyici. Az ileride bir kütüphane, gösterişli koltuklar, duvarlarda tablolar ve bir piyano. Her gün çay saati adı altında bu piyanodan çıkan şahane melodileri duymak, klasik şarkılara eşlik etmek mümkün. Piyanoyu çalan ise dünyaca ünlü caz sanatçımız İlham Gencer. Bizim kendisini dinleme ve sohbet etme şansımız oldu. Size tavsiyemiz bu fırsatı kaçırmayın, bu etkinlikteki yerinizi alın.

Otelin kendisi müze

Oteli gezmeye başlıyoruz. Kalın ve gösterişli halılarla kaplanmış merdivenlerden usulca çıkarken bu otelde neler yaşandığını şöyle bir hatırlıyoruz. Otelin yapılma nedeninin ucunda bir gezi var. Paris‘ten İstanbul‘a Orient Express treni ile gelmek isteyenler için 1892’de yapılan otel İstanbul’un ilk lüks oteli olma özelliğine sahip. Doğuya seyahat etmek üzere yola çıkan yolcular arasında bürokratlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler ve zenginler var. Haliyle bu yolcuları ağırlayacak bir lüks otel ihtiyacı doğuyor ve o dönemin İstanbul’unun Avrupa’sı kabul edilen Pera’da (Beyoğlu) 3 yıl gibi kısa bir sürede dönemin en pahalı ithal taşları kullanılarak bir otel inşa ediliyor. Açılışı da şanına yaraşır ihtişamlı bir baloyla yapılıyor.

Pera Palas 1950’li yılına kadar Ortadoğu’nun en gözde otellerinden bir olmuş. Otelde kapı kollarına varıncaya dek her şey ilk günkü özelliğini koruyor. Türkiye’nin ilk elektrikli asansörüne sahip bina, saraydan sonra tek sıcak su kullanılan yapı olarak da tarihteki yerini almış.

İstanbul’u modernleştiren mimar

Binanın mimarı İstanbul’un çok fazla önemli yapısında da ismini görebileceğimiz Alexandre Vallaury.  Osmanlının kalıplaşmış mimari yapısal özelliklerini yıkmasıyla bilinen Vallaury, İstanbul’un modernleşme yolundaki önemli yapılarına yaptığı katkılarla ismini tarihin tozlu sayfalarına yazdırmayı başarmış.

Pera Palas tarihi önemi kadar ağırladığı konuklarıyla da ünlü. Bu konuklardan bazıları, II. Elizabeth, VIII.Edward, Kral Zogo, Maria Callas, Jacqueline Kennedy, Agatha Christie, Pierre Loti, Ernest Hemingway ve ünlü casuslar Mata Hari, Cicero’dur. Fakat bu konuklar arasında öyle bir isim var ki, bir milletin kaderini değiştirmiş, bu toprakların büyük kahramanı olarak adını altın harflerle gönüllere ve tarihe yazdırmış. Bu isim ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten başkası değil. Büyük komutan işgal yıllarında burada kalmış, yıllar içinde burayı adeta ikinci evi gibi kullanmış. Burada kaldığı oda, doğumunun 100. Yılında bir müze haline getirilmiş. Bu sebeple Pera Palas bir müze otel özelliğini taşıyor.

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas’ın muhteşem mimarisi ve özelliklerinin etkisinde kalmışken 101 no’lu odaya geliyoruz. Ata’mızın kaldığı bu müze oda her gün 10.00-11.00, 15.00-16.00 saatleri arasında ücretsiz gezilebiliyor. Odada bir görevli, hem Türkçe hem de İngilizce konuşarak ziyaretçileri bilgilendiriyor.

Odanın içinde gezerken duygulanmamak elde değil. 1917 senesinden sonra bu duvarların içinde bir tarih yazılmış, çok önemli toplantılar yapılmış. Atatürk’ün şahsi eşyalarının sergilendiği oda, çok sevdiği şafak pembesi ve gündoğumu rengiyle döşenmiş. Sergilenen eşyalar çeşitli müze ve müzayedelerden elde edilmiş. Atatürk’ü anlatan yabancı kitaplar, imzalı kartpostallar, aile fotoğrafları, dönemin dergileri ve madalyalarını görmek mümkün. Ortada duran sehpada o döneme ait Ulus, Son Posta ve Cumhuriyet gazeteleri de sanki az önce okunmuş da oraya bırakılmış gibi.

Odada camekân içerisinde sergilenen 2 adet halı dikkatimizi çekiyor. Görevli anlatınca işin esrarengiz yönü tüylerimizi diken diken etmeye yetiyor:

Mucize Halı Hikayesi

1929 yılında zamanın Hindistan mihracelerinden biri Atatürk’ü ziyarete geliyor. Ve Atatürk’e unutulmaz bir hediye vermek istiyor. Bunun için kâhinine farklı bir hediye hazırlaması emrini veriyor. Kâhin de küçük bir halı dokutuyor ve mihraceye sunuyor. Halıyı çok beğenen Mihrace, Atatürk’e hediye ediyor Buraya kadar her şey normal. Asıl şaşırtıcı olan halının üzerindeki şifre. Halının üzerinde bir saat motifi var ve bu saat 09.07’yi gösteriyor. Bilindiği gibi Atatürk’ün ölüm saati 09.05. Ancak beyin, kalp durduktan sonra 2 dakika daha yaşayabiliyor. Yani halıdaki saat Atatürk’ün beyin ölümünün gerçekleştiği saat. Ve saatin etrafı 10 adet kasımpatı çiçeğiyle süslenmiş. Yani 10 Kasım. Bu ilginç detaydan etkilenmemek mümkün değil.

101 no’lu oda her yönüyle bizleri etkisi altına alırken aklımıza şu not geliyor:

İşgal güçleri komutanı General Harrington olmak üzere bir kısım işgal askerleri Pera Palas’ta salonunun bir köşesinde otururlarken Mustafa Kemal, tüm ihtişamıyla Orinet Bar’dan içeri girer ve oturanların dikkatini çeker. Komutanlar, görevlilerden gelenin kim olduğunu sorarlar ve Mustafa Kemal olduğunu öğrenirler. Onlar için Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşı’nın en ünlü komutanlarından biridir. Bu nedenle de masalarına davet etmek isterler. Ancak Mustafa Kemal, her zamanki kıvrak zekâsıyla “Her ne kadar şu anda İstanbul’un sahibi onlar gibi görünse de, yakında gidecekler. Bu nedenle kendileri burada misafirdir. Bizde de misafirler ağırlanır. O yüzden arzu ederlerse onlar benim masama buyurabilirler!” der.

Büyük askeri dehası karşısında tüm dünyanın saygı duyduğu Ata’mızı rahmetle ve minnetle anarken, bir otelin duvarları ardında ne çok giz saklandığına bir kez daha şaşırıyoruz.

Her köşesinde bir sır saklı olan İstanbul’u sevmek için bir nedeni daha heybemize ekleyip, keşfetmeye devam ediyoruz.

Yazı ve Fotoğraflar: Gonca SAĞLIK

Sen Pier Han Duvarıweb

Sen Piyer Hanı

Sen Piyer Hanı

Karaköy Bankalar Caddesi’nden bir ara sokağa girince çift kanadı açık bir kapı ve hemen yanındaki Sen Piyer Hanı tabelası ilgimizi çekiyor. Rotamıza kısa bir ara verip hanı incelemeye başlıyoruz. Bu şahane yapı, Bankalar Caddesi ile Eski Banker Sokağının kesiştiği yerde bulunuyor. Sokak dar, karanlık ve bakımsız. İlk bakışta tenhalığından çekinsek de, Han’ın güzelliği bizi kendine çekiyor. Bu sokak İstanbul’un en eski sokaklarından. Cenevizliler döneminden kalma çok sayıda eser barındırıyor. Fakat çoğu bakımsız, yalnızlığa ve yıkılmaya terk edilmiş durumda. Galata surları bu bölge için çok önemli. Semtin tarihini Galata yazımızda aktarmıştık. Bu bölge için çok önemli ailelerden biri de hiç şüphesiz Kamondo Ailesi. Bu aile Galata’yı var eden çok sayıda eser yaparken, son yıllarında ekonomik kaygılarından ötürü yok etmek konusunda da etki sahibi olmuş. Yapılardaki taşları satıp para kazanma düşüncesi nedeniyle bazı eserler zarar görmüş. İşte bu eserlerden biri Sen Piyer Han.

Osmanlı Bankasının Ev Sahibi Sen Piyer Hanı

Tamamı taş olan bina, Fransız Elçisi Comte de Saint Priest tarafından yaptırılmış. Yapılış tarihinin 1770-1775 yılları olduğu tahmin edilen yapı, birden fazla binanın birbirine bağlanmasından oluşuyor. Kâgir yapı birden fazla onarımdan geçirilmiş. Hanı önce dışardan incelemeye başladığımızda Ceneviz armalarının hala durduğunu görüyoruz. Armalar arasında St. Priest ailesinin “Fluur de Lys” armasını da görmek mümkün.

Osmanlı Bankası inşa edilirken, Hazine’ye ait altınlar uzun süre bu handa saklanmış. Daha sonra ise Osmanlı’da ilk Merkez Bankası görevini yerine getiren Osmanlı Bankası ilk olarak bu binada faaliyete geçmiş. (1856) Osmanlı Bankası 1892 senesinde Bankalar Caddesi’ndeki yeni binasına taşınınca, bina han olarak kullanılmaya başlanmış. Bu yeni binanın mimarı Fransız kökenli Vallaury, Osmanlı Bankası’nın buradan taşınmasından hemen sonra şair Chernier’in anısına adını taşıyan bir kitabe koydurmuş. Şairin bu binada doğduğunu ortaya atan iddialar olsa da, tarihlere bakıldığında bunun doğru olmadığını anlamak kolay olacak. Zaten bu kitabe de binanın boşaltıldığı geçmiş yıllarda yerinden kaldırılmış. Burası bir dönem İtalyan Ticaret Odası olarak da kullanılmış.

Vandalizm Daimi Problem

Bilindiği üzere Karaköy-Galata bölgesi tarihsel süreç içinde bir liman bölgesi olarak sosyal ve ticari anlamda önem taşımış. Ticaretin kalbinin attığı merkezlerdeki böylesi hanlar da hep çok önemli olmuş. Günümüze kadar ulaşabilen ve birinci sınıf tarihi eser statüsünde yer alan bu yapıları korumak, hak ettiği değeri vermek büyük önem taşıyor. Gelin görün ki binanın bugünkü hali içler açısı. Tarihi duvarlar sprey boyalarla boyanmış, yazılar yazılmış ve resimler çizilmiş. Hanın içine giriyoruz, izinsiz girilmemesi ve fotoğraf çekilmemesi yönünde uyarı yazısı dikkatimizi çekiyor. Yanımıza gelen görevli de bizi bu yönde uyarınca kapıdan içeri girdiğimiz yerden görüntü alabiliyoruz. Mermer merdivenlerdeki aşınmışlık, geçmişte buradan nicelerinin gelip geçtiği düşüncesiyle, bizi çok etkiledi. Nice yaşanmışlığın olduğu bu binalar nasıl da değerli.

Böylesi önemli eserlerin hak ettikleri değere kavuşabilmeleri temennisiyle yolumuza devam ediyoruz.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca Sağlık

CAmi genelweb

Arap Camii

Arap Camii

Karaköy’ün bilinmeyen yanı Perşembe Pazarı’nın sokaklarında Arap Camii’nin izini sürüyoruz. Bu sebeple, alışılmış, sosyal medyanın insanı yutan ‘bir yerde olma’ furyasının akışına karşı duruyor, semtin ihmal edilen diğer yanını gezmeye başlıyoruz.  Hafta içi iş saati olduğu için her yer çok kalabalık. Çarpık binalar arasında ilerlerken karşımıza tüm haşmeti ve tarihin ağırlığını taşıyan güzelliğiyle Arap Camii çıkıyor. Alıştığımız camilerden çok farklı. Bizi kendisine çekiyor ve gezmeye başlıyoruz.

Bilindiği üzere Hz. Muhammed (S.A.V), “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” buyurmuştur. Bu Hadis-I Şerif’in peşine yüzlerce Müslüman, İstanbul’u fethetme hayaliyle yaşamış. İslam Ordusu gerek karadan gerekse denizden bu büyülü şehri 3 kez kuşatmış. 3. Kuşatma 717 senesinde ünlü komutan Mesleme bin Abdülmelik tarafından yapılmış. Bu kuşatmada Galata bölgesi ele geçirilmiş. 1 yıl süren kuşatma sonrasında kale içi fethedilemese de 7 sene boyunca askerleriyle birlikte burada kalmış. İşte bu dönemde Abdülmelik Bizans kralı Leon ile bir anlaşma yaparak ibadet edebilmeleri için Arap Camiini inşa ettirmiş. 1300 yıldan eski olan bu Camii’de İstanbul’da ilk ezan sesi duyulmuş. Arap Camii İstanbul’un ilk Camisi olarak tarihteki yerini gururla almış.

Abdülmelik, 7 yıl sonra Şam’da başlayan ayaklanmaları bastırması için geri çağırılınca İstanbul kuşatması da sona ermiş. Müslümanlar bölgeyi terk ettiği halde Camii 800 yılına kadar asıl haliyle kalmış. Daha sonra Galata bölgesine egemen olan Cenevizliler’in baskısıyla camii kiliseye çevrilmiş. Çan kulesi de o yıllarda ilave edilmiş.

Fatih’li dönem ve sonrası Arap Camii

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden 2 yıl sonra ise yapı aslına; Çan kulesi minareye, kilise de camiye döndürülür. Fatih Sultan Mehmet, Caminin avlusuna Mesleme bin Abdülmelik adına bir makam yaptırır. Bazı rivayetlerde Mesleme’nin kabrinin Arap Camii’nin önünde olabileceği dile getirilir. Arap Camii’nin bir özelliği de ahşap olması. Bir de ilginç bilgi var, binanın ahşap yapısına tahta kuruları asla yanaşmıyormuş. İsmini ise, 1492’den sonra Endülüs’ten bölgeye göç eden Araplardan aldığı rivayet edilir. Mimari yapısının Endülüs eserlerine benziyor olması bu rivayeti güçlendirir nitelikte.

Caminin mimari yapısı Arap mimarisiyle benzerlik taşıyor. Minare yapısı Emevi Camii’nin bir benzeri durumunda. Yapı, tarihsel süreç içinde birden fazla yangın geçirmiş. Camiye yapılan en önemli katkı da 2. Mustafa’nın eşi Saliha Sultan tarafından yaptırılan Şadırvan olmuş.

Karaköy Perşembe Pazarı’nın sokaklarında kaybolduğumuz bir günde karşımıza çıkan eser, Mahkeme Sokağı’ndan sola dönünce karşınıza çıkacak. Siz de gidin, Karaköy’ün ihmal edilen bu güzel sokaklarındaki tarihe tanıklık edin.

Gonca SAĞLIK

Cukurcuma genel fotoweb

Çukurcuma

Çukurcuma

Beyoğlu bölgesinin gezmekle bitmeyeceğinin bir kanıtı olan Çukurcuma ’dayız. Adını bölgenin en çukur köşesinde bulunmasından ötürü aldığı düşünülebilir. Bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet fetih zamanı, ‘Cuma namazını şu çukurda kılalım’ demiş.İsim hikâyesi ne olursa olsun, ismiyle müsemma bir yer burası. Galatasaray bölgesinden Karaköy’e inerken çukur bir alanda nostaljik saatler geçirmeye hazır olun. Nostaljik diyoruz çünkü İstanbul’un en meşhur antikacıları burada yer alıyor. Son yıllarda gerek bu dükkânları, gerek restore edilmiş binaları, kafeler ve evleriyle keşif sevenlerin önemli duraklarından biri olmuş durumda. Buraya geçmişin satıldığı semt desek yanlış olmaz. Antikacılarda neler yok ki. Ünlü yalılardan çıkma kıymetli avizeler, dönemin bisküvi kutuları, resimler, mobilyalar, takılar, aynalar, oyuncaklar ve hatta bebek arabaları.. Aradığınız tüm antika eşyalar bu sokaklarda sizleri bekliyor.

İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Çukurcuma’nın tarihinin 5 asır önceye dayandığı biliniyor. Art Nouveau tarzında binaların arasında yürürken kendinizi bir Avrupa şehrinde hissedeceksiniz. Semtin farkını net olarak anlayabilmek için Taksim’den başlayın ve Sıraselviler üzerinden yürüyerek Çukurcuma’ya ulaşın.

Semt elbette sadece antikacılardan ibaret değil. Semtin adıyla anılan Camii, bugünkü halini 1823’dek Firuzağa yangınından sonra almış. Çukurcuma Camii ve hemen karşısındaki çeşme semte değer katıyor. Semtin bir diğer önemli simgesi de Asri Turşucu. Adile Naşit ve Münir Özkul’un başrolünü paylaştığı ‘Neşeli Günler’ filmini bilmeyenimiz var mı? İşte bu filmin çekildiği, turşu limondan mı sirkeden mi yapılır kavgalarının yaşandığı bu dükkân 1938’den beri hizmet veriyor. Kapıdan içeri girer girmez mevcut atmosferiyle sizi o günlere götürecek turşucuda 40’a yakın çeşit turşu satılıyor. Turşuların tadına bakıyor, anılarımızı tazeliyor ve semti keşfetmeye devam ediyoruz. Buradan çıkıp sola döndüğünüzde 50 metre kadar sağda Adile Naşit Çıkmazı’nı göreceksiniz. Turşucu ve bu çıkmaz Cihangir ve Çukurcuma’nın kesiştiği bölgede yer alıyor. Daha önce Cihangir yazımızda da bahsettiğimiz halde burada yazmadan edemedik.

Çukurcuma ve Faik Paşa

Çukurcuma Beyoğlu bölgesinin en küçük yerlerinden biri. Fakat buna rağmen hiç bıkmadan saatlerce gezebilir, her sokakta bir sürprizle karşılaşabilir, tüm bu eylemleri hiç ama hiç sıkılmadan gerçekleştirebilirsiniz. Bu keyif noktalarından biri de Faik Paşa Sokağı. Burası aslında ufak çapta bir yokuş. Peki kim bu Faik Paşa?

Erol Taş Sokağı

Faik Paşa aslında yoksul bir İtalyan ailenin çocuğu olarak Yunanistan’da dünyaya gelen Francesco Della Suda isimli bir eczacı. Ailesini kaybedince İstanbul’a getirilen Francesco 1844’te Mekteb-i Tıbbiye’den mezun olunca İstiklal Caddesi’nde İstanbul’un ilk eczanelerinden biri olan Büyük Eczane’yi (Grand Pharmacie Della Suda) açmış. Kısa zamanda padişahın eczacılığına yükselerek ‘Paşa’ ünvanını alarak Faik Paşa adıyla anılmaya başlanmış. Yokuşun başındaki gösterişli evde oturduğundan bu sokağa ismi verilmiş. İtalyan tarzı yüksek taş binalarla çevrili bu sokağın evlerinin ilginç bir de hikâyesi var: Zamanında bu sokakta bir tarafta zenginler, diğer tarafta hizmetkârlar ve sıradan halk yaşarmış. Zenginlerin evleri gösterişli, yüksek, heykel ve motiflerle süslüyken, diğer taraftaki yapılar daha alçak, gösterişten uzak ve sade olarak inşa edilmiş. Sokağa girdiğinizde bu farkı hemen anlayacaksınız.

Semtin bir önemli binası ise 1. Milli Mimari Dönemi’nin önemli ismi Mimar Kemaleddin Bey’e ait. Günümüzde otel olarak kullanılan bu görkemli bina, 1911-1913 yılları arasında Evkaf Nezareti’nin isteğiyle 3. Vakıf Han olarak inşa edilmiş. Bugünkü adıyla Corinne Otel, neo-klasik tarz Osmanlı eserlerine en güzel örneklerden biri.

Keyifli, tarihle kucak kucağa bir gün geçirmek istiyorsanız Çukurcuma’ya gidin, pişman olmayacaksınız.

Gonca SAĞLIK

Nasıl gidilir: Çukurcuma’ya İstiklal Caddesi’ndeki yokuşlardan aşağı keyifle yapılacak bir yürüyüşten sonra ulaşmak mümkün. Yol üzerindeki manzaralar çevreyi keşfetmek için ideal. Taksim üzerinden geliyorsanız Sıraselviler’i takip edip Cihangir’e inebilir, oradan Çukurcuma’ya ulaşabilirsiniz. Keyifli keşiflere…

 

Abdülmecid Efendi Köşküweb

Abdülmecid Efendi Köşkü

Abdülmecid Efendi Köşkü

İstanbul öyle güzel bir şehir ki, gördüğümüz-görmediğimiz, bildiğimiz-bilmediğimiz her köşesine dağılmış saklı  güzelliklerden biri olan, Abdülmecid  Efendi Köşkü ’nden bahsedeceğiz bu sefer. Köşk, güzel Kuzguncuk’un sırtlarında bulunan Bağlarbaşı Korusu içinde adeta arz-ı endam ediyor. Sanatsever kişiliğiyle, resim ve müziğe olan ilgisiyle ve yaptığı tablolarla bilinen son halife Abdülmecid Efendi, bu köşkü yazlık olarak kullanırmış. O dönemlerin önde gelen sanatçıları, edebiyatçıları ve siyasetçileri bu köşkte ağırlanır, çinilerle döşeli verandalarda uzun sanat sohbetleri yapılırmış. Döneminin adeta bir kültür merkezi olan köşk, gerek iç, gerek dış görüntüsüyle oldukça etkileyici. Bienal kapsamında halkın ziyaretine açılmasını fırsat bilerek ziyaret ettiğimiz köşk, Koç topluluğunun mülkiyetinde olup ziyarete kapalı. Bu tür sanat etkinliklerinin güzelliği böylesi güzel mekânların kıymetiyle bütünleştiğinde, ortaya şahane görüntüler çıkıyor. Bizlere düşen de bu etkinlikleri takip ederek bu keşif fırsatlarını kaçırmamak olacaktır.

Abdülmecid Efendi Köşkü ‘nün içi

 Abdülmecid Efendi Köşkü dış ve iç görünümüyle oldukça etkileyici bir yapı. Şehrin kalabalığının içinde ağaçlar içindeki bakımlı bahçe içinde ilk gördüğümüzde zaman sanki geriye sarıyor. Mısır Hıdıvi İsmail Paşa’nın 1880’li yıllarda oğlu Tevfik Paşa için av köşkü olarak yaptırılan yapı, 1895’te Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınarak Abdülaziz’in oğlu Abdülmecid Efendi’ye (1868–1944) tahsis edilmiş. Şehzade Abdülmecid Efendi harem ve müştemilat binalarıyla genişletilen yapıların günümüze ulaşan selamlık bölümünü 1918 yılına kadar yazlık konut olarak kullanmış. Abdülmecid burada resim yaparmış. Resim yapmak için Çarşamba günlerini tercih ettiği de edindiğimiz bilgiler arasında. Köşk, diğer günlerde ise dönemin sanatçılarının, edebiyatçılarının ve siyasetçilerinin sık sık toplandığı bir kültür merkezi durumundaymış.  200 dönüme yakın bir koru içinde yer alan ve 1903 yılında onarım gören köşkün bazı kaynaklarda mimar Alexandre Vallaury tarafından tasarlandığı belirtiliyor.

Köşke girdiğimizde ilk dikkatimizi çeken büyük bir salon oluyor. Verandadaki işlemeler göz alıcı. Duvarlarındaki ve tavanlarındaki altın yaldız çerçeveli panolar içindeki kalem işleri, duvar ve yerlerdeki çinileri, çeşmeleri, şöminesi, Avni Lifij resmi, mermer havuzlu büyük salonu, üst katta pencerelerdeki vitrayları ve diğer eşsiz detaylarıyla çok ince ve detaylı bir zevki yansıtıyor. II. Dünya Savaşı sırasında bir süre askerlerin kaldığı köşkün zeminindeki çiniler bozulunca Kütahya’da yenileri yaptırılmış. Köşk, çiniler açısından son derece zengin. Köşkün inşası sırasında Kütahya’da sır altı tekniğinde üretilerek zemine, duvarlara, balkonlara, çeşme ve şömineye monte edilmiş. Üst kattaki odalardan biri yerden tavana kadar çiniyle kaplı. Natüralist ve hatai motifleriyle bezeli çok renkli çiniler köşkün değerini ve güzelliğini arttırmış. İkinci katta doğuya bakan ve köşkün ibadet odalarından birinin süslemeli tavanında Kuran-ı Kerim’den ayetler yazılı.

Ultra Modern Halife

Sanatın ve kültürün yüceltildiği bir ortamda büyüyen; Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca bilen, askeri ve siyasi olarak da çok iyi ve özel bir eğitim alan Şehzade Abdülmecid Efendi aynı zamanda aydın, sanat koruyucu, ressam ve hattat’mış. Yurt dışından getirttiği yayınlarla dünya sanatını takip eden Abdülmecid Efendi, Türk ve yabancı ve ressamlardan özel resim dersleri almış. Figürün ön planda olduğu ‘Harem’de Goethe’ ve ‘Harem’de Beethove tabloları  oldukça önemli. Kadınları her zaman koruyan ve toplumsal hayatta istedikleri mesleği seçip iyi bir konumda olmalarını savunan Abdülmecid Efendi’nin müzikle olan yakın ilgisi de biliniyor. Keman, viyolonsel, piyano çalan ve Franz Liszt’den dersler alan son halife Abdülmecid Efendi edebiyat, sanat, siyaset çevreleri; önde gelen yerli ve yabancı aydınları ile dostluklar kurmuş. Recaizade Mahmut Ekrem, Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Şevket Dağ, İbrahim Çallı, Namık İsmail, Sami Boyar, Feyhaman Duran, Avni Lifij, Fausto Zonaro, Abdülhak Hamit Tarhan ve Pierre Loti yakın arkadaşlarından bazılarıdır.

Yazının başında da belirttiğimiz gibi biz köşkü düzenlenen bir sanat etkinliği sayesinde gezdik. Normalde ziyarete kapalı. Biz buradan bilgi verelim, siz ilk etkinlik fırsatını değerlendirerek bu güzel köşkü keşfedin.

Yazı ve Fotoğraflar: Gonca SAĞLIK

Yurt dışı gezi rehberi olarak hazırlanan Turrehberin'de sizlere, dünyanın birçok noktasını tanıtmanın haricinde, ülkemizden ilgi çeken yerleri de beğeninize sunuyoruz. Çeşitli gezi haberlerinin haricinde, kimi zaman garipsediğimiz olayları da sizlerle paylaşıyoruz. Gezginler için sanal bir Han olmaya başlayan sitemiz için, sizin de tavsiyelerinizi bekleriz. 

Bizi Takip Edin

  • TWITTER

    Bizi takip edin, haberdar olun

  • INSTAGRAM

    Instagram'da da varız

  • PINTEREST

    Bizi Pinlemeyi unutmayın!

  • FACEBOOK

    Takip edin ve Paylaşın

  • YouTube

    Abone olup video izleyebilirsiniz.

  • E-POSTA

    Soru sormak bedava :)

Copyright 2015 © All Rights Reserved / Tüm hakları saklıdır.

Hosted by PBS Tasarım

Site Haritası

Gizlilik Kuralları