Byzantiumhippodrome

İstanbul At Yarışları

İstanbul At Yarışları : 1800 Yıldır Bitmeyen Sevda

İstanbul‘da 1800 yıldır değişmeyen ne var diye sorsanız, belki de aklınıza gelecek son şey, İstanbul At Yarışları ‘dır. Gerçekten de İstanbul, çok büyük boyutlarda düzenlenen at yarışlarına 1800 yıldan fazla bir süredir ev sahipliği yapmakta.

Geçmişten günümüze İstanbul Yarışları

Özellikle metro kazıları esnasında bulunan tarihi kalıntılar, İstanbul’un tarihinin M.Ö 4000’li yıllara kadar götürmekte. Ancak bizim yazımıza konu yaptığımız İstanbul at yarışları için mihenk taşı olarak alınabilecek tarih M.S. 2. yy.’a dayanmakta.

Roma İmparatoru Septimus Severus, Megaralılara ait olan Byzantion kentini büyük bir savaş sonrası ele geçirir. Ancak şehir çok büyük bir hasar görmüştür. Halkın da durumu hiç iyi değildir. İmparator kendi gücünü de yeni zapt ettiği topraklarda ki halka göstermek ister. Yeni bir şehir inşası başlar. Bu süreçte kimi tarihçilere göre M.S 196 yılında, kimilerine göre ise 203 yılında Antik Hipodrom olarak bilinen at yarışları ve gladyatör gösterilerinin yapılacağı alanın inşası biter. Biz alanın büyüklüğünü de ön görerek, 196 yılının başlangıç, 203 yılının ise hipodromun inşa bitiş tarihi olduğunu düşünüyoruz. İmparator aslında yeni ele geçirdiği şehri, Yeni Roma olarak inşa etmek istemektedir. Bu yüzden Byzantion Hipodromu, Roma’daki Circus Maximus benzeri olarak yapılır. Böylece, Byzantion halkı, Roma usulü at yarışları ve gladyatör eğlencelerinin tadıyla tanışır.

Konstantin Dönemi Hipodrom

Tarih ilerler Roma çok büyür ve artık tek bir noktadan yönetilemez hale gelir. Bunun üzerine Doğu Roma ve Batı Roma İmparatorluğu olarak, iki başla yönetilen bir imparatorluk haline gelir. İç savaşın daha da karışması sonucu Doğu Roma İmparatorluğunun başında bulunan I. Konstantin (Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus) tüm imparatorluğun tek elden başına geçti. Bu kısmı çok kısa geçiyoruz. İlerleyen zamanda, Byzantion’un stratejik nokta olmasından ötürü şehir, Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti oldu. Bu arada unutmadan söyleyelim, Konstantin, Hristiyanlığı kabul eden ilk Roma İmparatoru olarak tarihe geçmiştir.

13 Mayıs 330 tarihinde Byzantion kenti Nova Roma adıyla başkent olur. Yeni başkent, yeni bir yüze kavuşmalıdır. Tabii bu hipodromu da kapsar. At nalı şeklinde yeniden yapılan hipodrom, artık 480 metre uzunluğunda, 117 metre genişliğinde ve 100,000 kişiliktir. İstanbul at yarışları artık daha da büyük bir hipodroma sahiptir.

Bugün bu hipodroma ait kalıntıları İstanbul Arkeoloji Müzesinde, Türk İslam Eserleri Müzesi tabanında ve Sultan Ahmet Camii önünde bulunan At Meydanı denilen bölgede kısmen görülebilmekte.

Osmanlıda At Meydanı

I. Konstantin öldükten sonra şehir Constantinapolis olarak isim değiştirir. 1453 yılında Osmanlı Devleti tarafından fethedilene kadar geçen sürede, oldukça yıpranan şehirde, hipodrom artık bir viranedir. Zaten Haçlı seferleri esnasında yağmalanan Constantinapolis’in hipodrom parçaları Venedik‘e götürülmüştür. Bu bölgeye Osmanlı zamanında At meydanı denmeye başlanır. M.S. 532’de şehrin yaşadığı en büyük isyanlardan olan Nika İsyanı’nın olduğu bu nokta, Osmanlı’da da isyan noktası olarak işlev görür. İstanbul’un işgal edildiği esnasında düzenlenen Büyük İstanbul Mitingi (Halide Edip Adıvar’ın konuşma yaptığı) yine bu meydanda gerçekleşir.

Hipodrom’dan VeliEfendi’ye

İstanbul at yarışları, zaman içerisinde sekteye uğrasa da, hipodromu hep önemli ve tarihi olaylar ile anılmış. Günümüzdeki Veliefendi Hipodromu ise çok farklı bir hikayeye sahip. Sultan III. Mahmut tarafından bir iftira yüzünden sürgüne gönderilen dönemin Şeyhülislam’ı Veliyüddin Efendi‘ye özür mahiyetinde bir arazi verir. Bu arazi zamanla İstanbul halkının çok değer verdiği bir çayırlık haline gelir. Veliyüddin Efendi buraya çeşitli vakfiyeler yaptırarak, halkın kullanımında kalması için kendi vefatından sonrasını da düşünmüştür. Halkta bu iyiliği unutmamış ve buraya Veli Efendi Çayırlığı demeye başlamıştır. 1911 yılına gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir anlamda yakın dostu olan Almanların tavsiyesi ve arzusu sonucunda, İstanbul at yarışları’nın tekrar başlamasına karar verilir. Almanların en uygun yer olarak gördüğü Veliefendi Çayırlığı, bu amaçla Veliefendi Hipodromuna dönüştürülür.

Bugün Türkiye Jokey Kulübü bünyesinde, 596 dönüm arazi üzerine kurulu olan Veliefendi Hipodromu, 2020 metre uzunluğunda 27-36 metre eninde çim yarış pisti, 1870 metre uzunluğunda 17.5 -19 metre eninde sentetik yarış pisti ile “İstanbul At Yarışları”nın ev sahibi konumunda.

 

 

Pera Müzesi

Beyoğlu Pera

Beyoğlu Pera

İstanbul’un en eski ve en güzel bölgesinde, Pera ’dayız. Zaman tünelinde olduğunuzu düşündüren bir semt burası. Tarihi de oldukça dikkat çekici. Önce ismi nereden geliyor,tarihi önemi nedir ona bir bakalım. Pera’nın gelişimini ve tarihini Galata’dan ayrı düşünmek pek mümkün değil. Galata bölgesindeki değişim ve Cenevizlilerin bölgeye yerleşimi sonucu hem ekonomik hem sosyolojik açıdan ilerleme kaydedilmiş. Bu süreçte ticaretin kalbi burada atmış desek yanlış olmaz.

Pera Bölgesi Osmanlı döneminde gelişme göstermiş gibi görünse de, asıl değişim Galata’daki hareketli yaşamdan kaynaklanmış. Bölge 14. Yüzyılda Pera Bağları olarak anılırmış. Galata çevresinde başlayan değişimin Pera’ya olan etkisi, 1481 yılında II. Bayezid’in Galata Sarayı Mektebi (Mekteb-i Sultani) ‘ni inşa ettirmesiyle bir hayli büyümüş. Daha sonra 1491 senesinde Galata Mevlevihanesi yaptırılmış. Bu iki önemli yapı yabancı elçilik yetkililerinin dikkatinin o bölgeye yönelmesine sebep olmuş. Ve böylece bölgenin talihini değiştirecek bir hareketle Fransız Büyükelçiliği, Pera’daki yerini almış. Bunu Hollanda, İngiltere ve İsveç izleyince bölge Batı’nın merkezi haline gelmiş.
Böylece, bir dönem bağlar bahçelerle dolu olan, inzivaya çekilmek için manastırlara kapanmak amacıyla gelen keşişlerden başkasının uğramadığı semt, şehrin Paris’i olmuş. Burada hemen kısa bir not ekleyelim: Adı geçen manastırların bazılarının kalıntıları Galata Mevlevihanesi ve Kadirhane Tekkesi’nin altında bulunmakta.

Elçilikler çehreyi değiştiriyor

Bölgede açılan elçilik binalarıyla birlikte başlayan yoğunluk, beraberinde yapılaşmayı da getirmiş. Günümüzün göz alıcı binalarının yapılmaya başlandığı o dönemlerde batılı devletlerle ilişkilerin artması da bölgede batı esintilerinin yerleşmesine sebep olmuş. Tanzimat Fermanı’yla birlikte haklarını elde etmeye başlayan azınlıklar, Pera bölgesine yoğun ilgi göstermeye başlamış. 1856’daki Islahat Fermanı’yla birlikte azınlıkların hakları daha çok genişletilerek devlet kadrolarına girmeleri sağlanmış. Bu sebeple ağırlıklı olarak Rum nüfusu barındıran bölgede zaman içinde Museviler, Ermeniler ve Türkler de yerleşime dahil olmuş.

Bu tarihlerde çevresinde Türklerin yerleştiği az sayıdaki yapılar içinde en önemlileri, Galatasarayı Ocağı ya da bir başka deyimle Acemi Oğlanlar Kışlası, Galata Mevlevihanesi, Şahkulu Mescidi, Asmalımescit Mahallesi ve Ağa Cami sayılabilir.

Pera ne demek

Gelelim bölgenin isim hikayesine: Pera kelimesi, eski Yunanca’da ‘karşıda olan, öte yanda olan’ anlamına geliyor. Semt ilk kurulduğu dönemlerde şehrin merkezi olan Sultanahmet ve Haliç çevresinden ayrı bir yerde olduğu için bu adla anılırmış. Bölgenin Beyoğlu adını alma hikayesi de çok ilginç. Venedikli tüccar Andrea Gritti, 16. Yüzyılda bölgeye gelerek bir konak yaptırmış. Büyük oğlu Alvise Gritti de babası gibi ticaretle uğraşıp bu konağı büyütmüş. Konak o kadar görkemliymiş ki, namı duyulmuş ve bölgeye Beyoğlu isminin verilmesine sebep olmuş.

1573-1578 yılları arasında İstanbul’da yaşayan Stephan Gerlach’ın notlarında Tophane üzerinde Defterdar Yokuşu’na yakın bir bölgede Büyük Beyoğlu Konağı’nın kalıntılarının olduğu yazar. 1870 senesinde Pera’da büyük bir yangın çıkmış. Çok sayıda yapının yok olduğu yangına kadar inşaatlarda kullanılan kagir malzemeden vazgeçilerek, günümüzdeki Pera binalarının eşsiz güzelliğinin temeli olan taş ve demir-döküm malzemelere geçilmiş. Beyoğlu’nun o dönemki yeniden inşa çalışmalarına İtalya’dan gelen işçiler, ustalar ve mimarlar da katılmış. Asmalımescit Sokağı, İstiklal Caddesi ve Kumbaracı Yokuşu’ndaki binalarda cephe tasarımlarına verilen önemin güzel örneklerini görmek mümkün.

Bir dönem Galata’nın sayfiye bölgesi olan, sıcak günlerde yazlık olarak kullanılan köşklerin ve üzüm bağlarının yer aldığı Pera, günümüzde de şehrin keşmekeşinden uzaklaştıracak kadar sakin. Kendi döngüsü içinde huzur veren bölge geceleri ise oldukça hareketli. Açılan mekanlar her geçen gün daha fazla rağbet görüyor.

Tepebaşı ve Pera

Bölgede bir başka popüler yer ise 1870 yılında imara açılan Tepebaşı. O dönemde daha çok yabancıların tercihi olan Tepebaşı, günümüzde İstanbul’un en iyi sergi mekanlarından biri. Bunlardan en bilineni hiç şüphesiz Pera Müzesi. Meşrutiyet Caddesi’nde görkemli bir binada yer alan müzenin koleksiyonunda, Osman Hamdi Bey’in meşhur ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ adlı eseri de yer alıyor. 2005 senesinde Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından nitelikli ve geniş ölçekli kültür sanat hizmeti vermek amacıyla kurulmuş. 2003-2005 döneminde restoratör mimar Sinan Genim’in hazırladığı proje çerçevesinde Tepebaşı’ndaki tarihi Bristol Oteli’nin cephesi korunarak çağdaş ve donanımlı bir müze olarak inşa edilen bina, hem içindeki eserler, hem de mimari yapısıyla şehrin önemli duraklarından biri. İlk katlarda özel koleksiyonları görebilmek mümkün. Diğer üç kat ise yerli ve yabancı çeşitli sergilere ev sahipliği yapıyor. Müzeyi pazartesi günleri dışında salı-cumartesi günleri arası 10:00-19:00, pazar günleri 12:00-18:00 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz.

Pera Palas Oteli

Yeni mekanlar çoğalsa da tarihi yapısıyla göz dolduran klasiklerin yeri hep başka. Ve bu klasiklerin en bilineni,birçok ünlünün yanı sıra Atatürk’ü de ağırlama onuruna erişen Pera Palas Oteli.

Ülkemizin ilk ve en lüks otellerinden olan Pera Palas’ın hikayesi ise şöyle: Türkiye ve İstanbul için bir çok ilki de bünyesinde bulunduran Pera Palas Hotel, Dünyaca Ünlü Orient Express (Doğu Ekspresi) Paris – İstanbul seferlerini yapmaya başladığı 1888 yılı İstanbul’unda Orient Express yolcusu Avrupalıların alışkın olduğu lüksü sağlayabilecek bir otel yokmuş. Osmanlı Bankası ve İstanbul Arkeoloji Müzesinin de mimarı olan Alexander Vallaury tarafından 1892-1895 yılları arasında yapılan 16′sı süit, 115 odası bulunan Pera Palas Hotel şehirdeki bu eksiği gidermek için açılmış. Otelin bir önemli özelliği de, saray dışında ilk elektrik verilen bina olmasıdır. İçinde bulunan tarihi asansör elektriklidir ve hala kullanımdadır. Özel misafirlerini memnun etmek için kurulduğu ilk günden itibaren sıcak suyu olan otel oluşu, Pera Palas’ı farklı kılmaya yeterli olmuş. Pera Palas Hotel, Müze Otel olma özelliğini taşıyor.

Otele bu özelliği kazandıran misafir ise Mustafa Kemal Atatürk’tür. Atatürk, savaşların dönüşünde cephenin yorgunluğunu evi gibi kullandığı Pera Palas’ta atarmış. Birçok üst düzey misafirini burada konuk etmiş ve devlet ile ilgili birçok kararı da yine bu otelde almış. Her zaman kullandığı 101 numaralı odası Atatürk’ün 100. yaş günü şerefine, Atatürk’ün özel eşyalarının da sergilendiği ve çok sevdiği renk olan Şafak Pembesi ağırlıklı dekore edildiği bir müze oda olarak 1981 yılında hizmete açılmış. Bu tarihi semti keşfederken bu durağı lütfen es geçmeyin. Pera’nın bütün tarihi sanki bu binada saklı..

Pera Palas’ı ziyaret edeceklere bir de tavsiyemiz olacak: Otelin alt lobisinin arkasında restoran olarak kullanılan bir salon var. Burada bir yorgunluk kahvesi içip tarihi duvarlardaki tabloları seyre dalabilirsiniz. Ülkemizin yetiştirdiği caz müzik piyano üstadı İlham Gencer hafta içi akşam 5 çayı etkinliğinde piyanosu eşliğinde şarkılar söylüyor. Meraklısı için kaçırılmayacak bir fırsat.

Londra Oteli

Pera Palas’ın sağ çarprazındaki Londra Otel’i de tarihe tanıklık etmiş kagir (yığma) binalardan biri. Londra Oteli 1891’de, yan sokağa adı verilen Glavany’lerin (bugün Kallavi Sokağı) ahşap konağının yerinde, L. Adamopoulos ve N. Aperghis adlı iki ortak tarafından, Mimar Semprini’ye inşa ettirilmiş. Önceleri konut olarak inşa edilen bina daha sonra otele çevrilmiş. Binanın ağır mobilyalar ve külfetli perdelerle döşeli banyolu odaları ve hidrolik asansörü dikkat çekiciymiş. Haliç manzaralı terasından manzarayı seyretmek büyük keyif olacaktır.
Yeme-içme konusunda yeni nesil cafe-restoranlar bölgeye hakim olmuş. Biz kendi tecrübemizi paylaşmak isteriz. Pera denilince aklımıza Sahrap Pera restoran geliyor. Tertemiz mis kokulu masa örtüleri, lezzetli ve hijyenik yemekleri ve huzurlu ortamıyla bölgenin kalabalıklarının içinde sakin bir durak niteliğinde. Biz denedik, memnun kaldık.

Beyoğlu-Pera bölgesi bir yazıyla anlatılamayacak kadar kıymetli. Neredeyse her sokağı, her binası ayrı ayrı yazı yazacak kadar özel. Biz bu bölgeyi keşfetmeye ve keşfettikçe yazmaya devam edeceğiz. Nice güzel keşiflerde buluşmak üzere.

Yazı ve Fotoğraflar: Gonca SAĞLIK

Nasıl gidilir:

Taksim’e ulaştıktan sonra gerisi kolay. İsterseniz tramvaya binip Tünel’de inip aşağı yürüyün, isterseniz Karaköy’den Kamondo merdivenlerini takip edip Galata üzerinden gelin. Nasıl olursa olsun bu tarihi hazineleri mutlaka keşfedin.

galata mahallesi

Galata : Ticaret Kolonisi Bir Semt

Galata : Ticaret Kolonisi Bir Semt

İstanbul’un en kıymetli, gezmesi en keyifli, en farklı, en çekici fakat yazması en zor bölgesinde, Galata ’dayız..Yazması neden mi zor? Çünkü her köşesi ayrı bir tarih gizliyor. Bu güzel semti bir yazıyla bitirmek elbette mümkün değil. Biz ilk yazımızla bir giriş yapalım, keşiflerimiz sürdükçe detayları yazmaya devam ederiz.

Semti keşif için kuledibinde buluşuyoruz. Galata Kulesi semtin olduğu kadar koca bir şehrin de simgesi. Haşmetine hayran olmamak elde değil. 528 yılında inşa edilen Kule, dünyanın en eski kulelerinden biri olma özelliğini taşıyor. İlk yapıldığında deniz feneri olarak kullanılan yapı Bizans İmparatoru Anastasius’un eseri.

Yapı, 1445-1446 yıllarında yeni bir inşaatla şimdiki uzun formuna kavuşmuş. Haçlı seferleriyle büyük oranda tahrip olan yapı, 14. yüzyılda Bizans’ın zayıflamasıyla birlikte Cenevizlilerin ilgisini çekmiş. Cenevizliler önce bu çevrede bağlar kurmuşlar.Daha sonar bu bağları kurmak için çevresini surlarla çevirmişler. Yıllar içinde bu kuleleri surlarla birleştirerek Galata’nın sınırını genişletmişler. Bu kulelerden birinin iyice yükseltilmesiyle de bugünkü kule ortaya çıkmış.

 

Çok amaçlı bir kule

Bir dönem, Kasımpaşa tersanelerinde görev yapan Hristiyan esirlerin evi olarak da kullanılan kule, 1717 yılından sonra yangın gözlem kulesi olarak faaliyet göstermeye başlamış. Yangın çıktığında kuleden davul çalınarak halk uyarılırmış. III. Murat döneminde gözlem evi olmuş. IV. Murat döneminde yaşayan Hezarfen Ahmet Çelebi’nin kuleden Üsküdar’a gerçekleştirdiği uçuş ile adını tarihe yazdırmış. Yıllar içinde sayısız değişime uğrayan yapı en son halini 1965’deki tadilatıyla kazanmış. Yapılan onarımda kulenin boyu 2 kat daha uzatılmış, 40 basamak daha eklenmiş. 1967’den itibaren turistik amaçlı kullanıma devam ediliyor.

Şehrin neredeyse her yerinden göreceğiniz bu güzellik, tarihi anlamı kadar görsel yapısıyla da yerli-yabancı nice turistin uğrak noktası durumunda. Kuleye çıkan yollarda yürümek, kuleye bakan kahvelerde bir şeyler içip kuleyi seyretmek gibisi var mı?

Sahile İnen Yol

Semtin isminin buraya yerleşmiş olan Galatlar kavminden geldiği söylenir. Bir diğer rivayet de ismin İtalyanlardan geldiği yönünde. Bu ihtimal kuvvetli zira Galata kelimesi İtalyanca ‘denize inen yol’ anlamına geliyor. Yerden çatının bitimine kadar uzunluğunun 70 metre olduğu söylenen kulenin yaklaşık ağırlığının ise 10 bin ton olduğu söyleniyor. Bölgede yerleşim o kadar eski ki, ilk yerleşimin hangi tarihlerde başladığı net olarak bilinmiyor. Kesin olarak bilinen şey, ilk yerleşimin Romalılardan eskiye dayandığı yönünde.

Kule ve Çevresi

Kule ve çevresi o kadar güzel ki hangi yönden gelseniz manzaraya doyum olmuyor. Karaköy civarından gelenler için Kamondo merdivenlerinden tırmanarak ağır ağır çıkmak mümkün. Yokuş çıkmayı gözünüz kesmediyse dünyanın en eski ikinci metrosu olan Tünel sizleri bekliyor. Kısacık seyahatte tarihle iç içe dakikalar geçirmeniz mümkün.

Kuledibine vardığınızda yönünüzü Serdar-I Ekrem sokağa çevirmenizi tavsiye edeceğiz. Fotoğraf meraklılarının son gözdesi olan Serdar-ı Ekrem Sokak, Galata’da tarihi dokusu, Arnavut kaldırımları ve tarihi evleri ile sizleri bekliyor. Burası başlı başına bir semt desek yanlış olmaz. Kırım Kilisesi, Doğan Apartmanı, şık apartmanları, modaevleri, kahve dükkanları ve daha fazlası. Bu küçük bölge kendi içinde bir cennet gibi.

Bu sokağın en ilgi çeken binası da hiç şüphesiz meşhur Doğan Apartmanı. Tarihi çok eskilere dayanan bina, U biçiminde ve ortada bir avluya sahip. Karaköy-Kadıköy vapurundan bile görebileceğiniz gösterişli bir yapı. Yıllar içinde değişime uğramış.

Doğan Apartmanı Hikayesi

Binanın hikayesi kısaca şöyle: Prusyalı ünlü devlet adamı Bismarck, 1860’larda İstanbul’da bulunan temsilcisine, burada bir elçilik binası inşa ettirmek üzere arsa satın aldırtmış. Bu arsa bugün, üzerinde Doğan Apartmanı’nın bulunduğu yaklaşık 1700 metrekarelik arazi. 1868’de arsadaki iki katlı ve bahçeli Türk konağı resmen Prusya Elçiliği olmuş. Ancak elçilik daha sonra buradan taşınmış.

Bugün Doğan Apartmanı ismin taşıyan binayı ise 1890’larda Belçikalı Helbig ailesi inşa ettirmiş. 1919’a kadar bu aileye ait olması nedeniyle bina o yıllarda Helbig Apartmanı olarak anılırmış. Nihayetinde 1942 senesinde Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu Kazım Taşkent’in sahibi olduğu Doğan Sigorta’ya satılan bina, o tarihten sonra “Doğan Apartmanı” adıyla anılmaya başlanmış.

Galata Mevlevihanesi

Galata tarih boyunca çok kültürlü yapısıyla dikkat çekmiş. Her inanıştan, her düşünceden insanın hoşgörü içinde birlikte yaşadığı bu nadide bölge o günlerin izlerini taşıyan inanç merkezleriyle dikkat çekiyor. Bunlardan en önemlisi Galip Dede Sokağı’nın başında yer alan Galata Mevlevihanesi. Bir yazı ile detaylı anlattığımız bu merkez, bugün her inanıştan insanın ziyaretiyle dolup taşıyor. 1491’de İskender Paşa tarafından yaptırılan mevlevihane, 1975 senesinde Divan Edebiyatı Müzesi olarak kullanılmaya başlanmış. Günümüzde müze olarak gezilebilen binayı görmenizi tavsiye ederiz.

Dinlerin buluşma noktası

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Serdar-ıEkrem sokağın pek de bilinmeyen önemli eserlerinden biri de Kırım Savaşı anısına yapılan Kırım Anglikan Kilisesi’dir. Neogotik mimariye sahip yüksek tavanlı ve vitrap pencereli yapıtaştan yüksek duvarlarla çevrili bir avlu içinde bulunuyor.

Bölgedeki bir önemli ibadet merkezi de, Anadolu’dan göç eden Musevi cemaatinin bölgeye yerleştirilmesi sonucu açılan Neve Şalom Sinagogu. Neve Şalom’un kelime anlamı Barış Vahası imiş. 1951 tarihinde açılan sinagog, ülkemizdeki en büyük sinagoglardan biri.

Sakızcılar Sokağı’ndaki İstanbul’un en eski Ermeni kiliselerinden biri olan yapı ise Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Ortodoks Kilisesi. Klasik Ermeni mimarisiyle inşa edilmiş olan yapının külah biçimindeki kubbesi dikkat çekiyor.
Galata bölgesi son yıllarda açılan mağazaları ve özel mekanlarıyla entelektüel çevrenin ve sanatçıların ilgi odağı olmuş durumda. Günün her saati cıvıl cıvıl olan bölge, gece kulenin ışıklandırılmasıyla bambaşka bir renge bürünüyor.

Galata Kulesinin 12.yy.’dan kalma çanı, İstanbul Arkeoloji Müzesi‘nde sergileniyor.

Kuleden aşağı inişte her sokakta turistik dükkanlara, pastahane ve fırınlara rastlamak mümkün Avusturya Lisesi’nin önündeki sokaktan aşağı yürüdüğünüzde karşınıza meşhur Bankalar Caddesi çıkacak. Eşsiz güzellikteki zamanın finans merkezi binalar ayrı bir yazı olacak kadar kıymetli.

Galata Kulesi’ne çıkmak istiyorsanız size tavsiyemiz, sabah erken saatte gitmeniz olacak. Çünkü saatler ilerledikçe kuleye çıkmak için bekleyenlerin oluşturduğu sıra bir hayli uzun oluyor. Tırmanış için 2 ayrı asansör mevcut. Biri çıkarken diğeri iniyor.Kuleye giriş ücreti yerli ve yabancı ziyaretçiler için farklı uygulanıyor. Burada müzekart geçmiyor. Kuleye tırmandığınızda 2 kat da dönen dar merdiven çıkmanız gerekiyor. Ve kuledesiniz. 360 derece İstanbul manzarası karşınızda. Doyasıya tadını çıkarın. Yazının başında da belirttiğimiz gibi, Galata bölgesinin tarihi de güzellikleri ve eşsiz güzellikteki eserleri de yazmakla bitmez. Gezmekle bitmeyeceği gibi.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca Sağlık

Nişantaşı binalar0

Nişantaşı-Teşvikiye

Nişantaşı-Teşvikiye

Nişantaşı diye başlığı okuyunca bunun bir alışveriş yazısı olduğunu düşünebilirsiniz. Uzun yıllardır bu semt için yaratılan algı sadece piyasa yapmak ve alışverişle ilgili olduğu yönünde. Fakat bunların çok ötesinde tarihi olan şehrin eskilerinden bir semtte, Nişantaşı’ndayız.

Avrupa şehirlerini aratmayan sokakları, butikleri, el işçiliğinin en güzel örneği olan binaları ile alışverişin ve modanın merkezi olan Nişantaşı şehri şehir yapan tarihi yapısıyla insanı mest ediyor.

Bölgeye ilk nişan taşını bugünkü Teşvikiye Camii’nin olduğu yerde III. Selim 1791 tarihinde diktirmiş. Sonrasında Abdülmecid döneminde bölge iskana açılmış. Harbiye Karakolu ve Teşvikiye Camii bu dönemde inşa edilmiş. Teşvikiye ismi de, halkı henüz bilinmeyen bu bölgeye yerleşmeleri konusunda teşvik edebilmek için konulmuş zaten. Hanedanın Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na ve sonrasında Yıldız Sarayı’na taşınması sebebiyle hanedan üyeleri, yüksek devlet görevlileri ve soylu misafirler tarafından tercih edilmiş. Bölgenin hızlı gelişmesinin ve tercih edilmesinin bir sebebi de, o dönem batılılaşmanın sembolü olan Pera bölgesine yakın olması. O dönemlerde üst gelir seviyesindeki kişilerin tercih ettiği bu semt, yıllar içinde şehrin en pahalı bölgesi olarak kalmaya devam etmiş.

Konaklar Semti

1920’lerde Konaklar semti olarak anılan Nişantaşı, bundan sonraki dönemde ise şehrin gelişimine paralel olarak hızla apartmanlaşmış.(Türk Edebiyatı’nın birçok eserinin hikayesi Nişantaşı’ndaki konaklarda geçmektedir.) Ancak bu süreç sırasında belli bir mimari özen ve tertipe bağlı kalınmaya çalışılmış. Çarpık kentleşme süreci sırasında, şık konaklar ve 3-4 katlı lüks apartmanlardan sadece birkaç cadde öteyi mesken edinen çingenelerin kurdukları evlerin, kapattıkları dutlukların çevresine tenekeler dizmesi sebebiyle “tenekeli mahalle” olarak anıldığı da biliniyor.

Nişantaşı semtinin isminin nereden geldiğini merak edenler için hemen yazalım:  Eski zamanlarda padişahlar sık sık ava çıkarlarmış. İşte bu avlar veya özel olarak düzenlenen ok atma yarışları sırasında, rekor sayılabilecek uzaklıklara ya da bizzat padişahlar tarafından en uzağa atılan okların düştükleri yerlere anıtsal olarak “nişan taşları” dikilirmiş. Bahsi geçen ok atma yarışlarının ise Okmeydanı’nda yapıldığı söylenir. Okun oralardan bu bölgeye atıldığını düşününce, şehrin o zamanki halini hayal etmek gerçekten güç oluyor. Bölge o dönemde tamamen dağlık orman arazisiymiş.

Nişantaşları

Semtte hala ayakta kalan 5 Nişantaşı ise şunlar: Teşvikiye Camii Avlusu (giriş kapısı yanı) – 1790-91 – III.Selim, Teşvikiye Camii Avlusu – 1811 – II. Mahmut, Harbiye Karakolu Önü – 1853-54 – Abdülmecid (bölge iskana açıldığında ilk dikilen bu nişantaşıdır. Kare kesit yekpare mermer bir yapıdır), Teşvikiye Caddesi ve Valikonağı Caddesi Kesişimi – 1853-54 – Abdülmecid (Yapı itibariyle Harbiye Karakolu önündeki taşa benzemektedir. Bu nokta Nişantaşı semtinin merkezidir), Ihlamur Yolu Caddesi Üzeri – Çınar Apt. Bahçesi – ? – Abdülmecid. Karakolun önünde ve nişantaşı merkezde dört yol ağzında bulunan taşlar aynı özelliktedir. Bu taşların üzerinde “Eser-i Avatıf-ı Mecidiye Mahalle-i Cedide-i Teşvikiye” (Abdülmecit’in karşılıksız iyilikseverliğinin eseri olan yeni Teşvikiye Mahallesi) ibaresi yer alıyor.

Semtin en eski ve görkemli yapılarından biri Teşvikiye Camii. Padişahın atış talimleri yaptığı sırada ibadet edebilmesi için kurulan küçük mescit ve sonrasında inşa edilen camii, bölgenin ilk binası olma özelliğini taşıyor. Karakol binası da durup izlenmesi gereken eşsiz yapılardan biri. Valikonağı Caddesi Nişantaşı’nı ortadan ikiye bölüyor. Harbiye Askeri Müzesi de yine bu caddenin başlangıç kısmında bulunuyor. Alışverişin popüler caddeleri ise her iki tarafta da yer alan Rumeli Caddesi, Teşvikiye Caddesi ve Abdi İpekçi Caddesi’dir. Mağazaların, binaların ve kalabalığın arasında kalan, çoğu zaman gözden kaçan öyle eşsiz yapılar var ki.. 19. Yüzyılın mimarisinin bu güzel örneklerini görüp anlamak, kıymetini bilmek bu şehri sevmek kadar önemli.

Mevsim sonbaharsa şehirde keşif zamanıdır. Siz de romanlara konu olmuş bu semti gezin, keşfedin, meydandaki parkta açılan el işi tezgahları dolaşın. Ne güzel bir şehirde yaşadığını anlayınca, kıymetini daha çok bilir insanoğlu.

Gonca SAĞLIK

Nasıl gidilir:

Nişantaşı, şehrin en kolay ulaşılabilen semtlerinden biri. Metro Osmanbey durağında inip sokaklar arasında havayı koklayarak merkeze ulaşabilirsiniz. Bölgeye dolmuşla gelmek de mümkün. Beşiktaş’ta Deniz Müzesi’nin karşısından, Taksim’de Gezi Pastanesi’nin önünden ve Eminönü sahilden vasıtaya binip Nişantaşı’na kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Yürümeyi sevenler için biraz yokuşlu da olsa şahane iki rotamız varç Birincisi Beşiktaş pazaryerinden yukarı tırmanmak olacaktır. Sağ tarafta eski mahalleyi görecek; tırmandıkça eşsiz mimari eserlerle karşılaşacaksınız. İkinci yol ise Beşiktaş merkezinden Akaretler’i takip ederek yokuştan Maçka Demokrasi ve Özgürlük parkına doğru çıkmak olacaktır. Şehrin eski ve kıymetli eserlerini seyrederek çıkacağınız bu yokuş, inanın yorgunluğunuza değecek. Maçka Kışlası’nın karşısındaki şahane çeşmenin altından teleferik’e binip, şehirde bu farklı tecrübeyi yaşamanız da özel tavsiyemiz olacaktır.

Hisar Manzarasıa

Anadolu Hisarı

Anadolu Hisarı

İstanbul’un mahalle dokusunu muhafaza eden semti Anadolu Hisarı ’ndayız. Göksu Deresi’nin güzelliği, meşhur yalıları, çarşısı ve tarihi 1395’li yıllara dayanan ve semte adını veren hisarıyla görülmeye değer bir boğaz semti burası.

Anadolu Hisarı yıllarca Rumeli Hisarı’nın gölgesinde kalmış bir yapı. Haliyle bölge de öyle. Fakat son yıllarda özellikle haftasonları gezi severlerin uğrak yeri olmuş semt. Göksu Deresi’nin kenarındaki mekanların bu ilginin artışındaki etkisi büyük. Her zaman söylediğimiz gibi, gezmeyi seviyorsanız ve vaktiniz varsa hafta içi sabahları tercih edin. Tadına doyamayacaksınız.

Semtin simgesi olan Anadolu Hisarı Boğaz’ın en dar noktasında arz-ı endam eder. Yıldırım Bayezid’ın isteğiyle karakol olarak inşa etirilen hisar, 7 dönümlük arazi üzerine kurulmuş. Yapı, iç ve dış kale ile surlardan oluşuyor. Yapının özellikleri ve tarihsel kaynaklardan anlaşıldığına göre İç kale Yıldırım Bayezid döneminde, dış surlar ise Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılmış. Boğaz’ın hakimiyetini sağlamak ve Karadeniz’e açılan gemilerin güvenliğini sağlamak için inşa ettirilen Anadolu Hisarı, boğazın en dar yerinde bulunuyor.

Baba – Oğul / Anadolu – Rumeli

Hemen karşısındaki Rumeli Hisarı’nın dörtte biri büyüklüğündeki yapı dağınık şekliyle dikkat çekiyor. Zamanla ora alandaki yapılar yıkılarak ortasından yol geçirilmiş. Rumeli Hisarı gibi bütün bir yapı değil, biraz daha bakımsız ve tahrip edilmiş. O dönem güzelliğiyle göz kamaştıran Rumeli Hisarı’ndan ayırt edilebilsin ve dikkat çeksin diye yapıya Güzelce Hisar da denilirmiş.

Anadolu Hisarı Namazgahı

Bölgedeki dikkat çeken bir yapı da kalenin hemen önündeki Namazgah. Kaleyi koruyan askerlerin rahatça namaz kılabilmeleri için Fatih Sultan Mehmet tarafından XVIII. Yüzyılda yaptırılan Anadolu Hisarı Namazgahı yemyeşil bir bahçe içinde ilk günkü güzelliğiyle ziyaretçilerini bekliyor. Kıbleyi gösteren dikili bir taş ve geniş alandan oluşan yapı açık havada ibadet etme olanağını sağlıyor. Benzer taş mihrap ve mimberi bulunan namazgahın birer örneklerini Maçka ve Kadırga’da görmek mümkün.

Komodor Remzi Bey Yalısı / Erdal İnönü Yalısı olarak da bilinir.

Anadolu Hisarı Boğaziçi’nin en gözde ve kıymetli yalılarına da ev sahipliği yapıyor. Komodor Remzi Bey (Erdal İnönü’nin yalısı diye de geçer), Zarif Mustafa Paşa, Nuri Paşa, Bahriyeli Sedat Bey ve Hekimbaşı Salih Efendi yalıları bunlardan bazılarıdır.

Semtte görülmeye değer tarihi eserlerden biri de 1752 yılında Sadrazam Divittar Mehmet Paşa tarafından yaptırılan Küçüksu Kasrı’dır. Türk mimari tarihinde çok önemli bir yere sahip olan kasırın yapımında tamamen ahşap malzeme kullanılmış. Birçok devlet adamına ev sahipliği yapan kasır günümüzde Milli Saraylar’a bağlı ve ziyarete açık. Ayrıca kasrın hemen yanında 3. Selim’in annesi Mihrişah Sultan için yaptırdığı Mihrişah Sultan Çeşmesi de görülmesi gereken diğer bir tarihi eser.

Geçmişin mesire yeriydiler

Anadolu Hisarı denilince akla ilk gelen yerlerden ikisi de Göksu ve Küçüksu mesire yerleridir. İstanbul’daki anılarını ve gezi notlarını yayımlayan Julia Pardoe, Türkçe’ye 18. Yüzyılda İstanbul ismiyle çevrilen The Beauties of Bosphorus adlı kitabında Göksu’ya şu satırlarla anlatmış: “Vadinin kendisi çok güzeldir; çimenler kentin başka hiçbir yerinde olmadığı biçimde parlak ve boldur. Yazın, tatil günü olan Cuma günlerinde her sınıftan insan, akan dere, çiçekler, yapraklar ve güneşin tadını, büyük bir zevkle ve ancak Doğuluların yapabileceği bir şekilde çıkarırlar…”

Osmanlı döneminde Anadolu yakasındaki en rağbet gören mesire yerleri olan Göksu ve Küçüksu günümüzde de oldukça ilgi gören yerler arasında ilk sıradaki yerini koruyor. Osmanlı döneminde vazgeçilmez eğlenceler olan boğaz sefaları, sandal gezintileri, dere kenarındaki ortaoyunları, sanatsal etkinliklerle Göksu ve Küçüksu mesire yerleri doğal güzellikleri ile bugün de ilgi çekiyor. Dere boyunca restoranlar, balık lokantaları ve rengarenk kahveler boy gösteriyor. Özellikle Pazar sabahları kahvaltı için gelmek istediğinizde çok kalabalık olduğunu görüp yer bulamadığınızda sakın şaşırmayın.

Anadolu Hisarı bölgesindeki tüm bu popüler mekanlar içinde bizim size 2 tavsiyemiz olacak. İlki, sahildeki Öğretmenevi. Hem uygun fiyatları hem de Boğaz’ı en güzel haliyle seyredebileceğiniz manzarasıyla eşsiz bir atmosfere sahip. Haftasonları canlı müziğe rastlama olasılığınız yüksek. Bir diğer tavsiyemiz de hemen iskelenin yanındaki çay ocağı. Denize nazır uygun fiyatlı çay içip mahallenin kokusunu içinize çekmek için ideal.

Sonra hemen iskelenin karşısındaki yokuştan yukarı çıkmaya başlayın. Tırmandıkça geride muhteşem bir manzara, ilerde mahallenin eski evleri sizi bekliyor olacak. Mevsim kışsa soba kokuları, yaz ise kuş cıvıltıları eşliğinde her sokakta ayrı bir sürpriz sizi bekliyor olacak.

Gonca SAĞLIK

Nasıl gidilir: Üsküdar İskele’den kalkan Beykoz otobüsleri ve dolmuşlarıyla Hisar’a ulaşmak mümkün. Anadolu Hisarı’nda iskele olmasına rağmen sefer sayıları maalesef çok yetersiz. Sefer saatleriniinternetten veya iskelelerdeki tabelalardan takip etmenizi öneririz.

Kethüda Hamamı

Kethüda Hamamı

Kethüda Hamamı

Bu yazımızda, İstanbul’u gezmekle bitiremeyeceğimizin kanıtlarından biri olan Kethüda Hamamı ‘ndan  bahsedeceğiz. İstanbul’da yaşayıp da Ortaköy’e gitmeyenimiz var mı? Zannediyoruz yoktur veya yok gibidir. Peki ya Kethüda Hamamını bilmeyen var mı? Ya da bilen var mı diye mi sormalıyız? Böyle bir güzellik, böyle sürprizler ancak şehr-i İstanbul’a aittir. Her keşifte bir sürpriz hazırlar…Hep önünden geçtiğimiz fakat görmediğimiz bir eserle karşılaşınca duyduğumuz o heyecan içimizde Kethüda Hamamını gezmeye başlıyoruz.

Yapı, Ortaköy Meydanda, meşhur kumpircilerin hemen karşısında. 1980’lerin ilk yarısına kadar özgün işleviyle kullanılmış. 2001 senesinde yapılan restorasyondan sonra sırasıyla, restoran, gece kulübü ve tasarım ofisi olarak kullanılmış. 2011’de tekrar bakıma alınan yapı özgün haline kavuşarak Beşiktaş Belediyesi tarafından kültür merkezi haline getirilmiş.

16. Yüzyıldan kalma bir yapı olan hamam, halk arasında Ortaköy Hamamı olarak biliniyor. Vezir Kara Ahmet Paşa’nın kâhyası Hüsrev Kethüda tarafından yaptırılan eser, Barbaros Hayrettin Paşa Türbesi, Sinan Paşa Camii ve Yahya Efendi Dergahıyla birlikte Beşiktaş’taki Mimar Sinan eserlerinden biridir.

Kethüda isminin anlamını merak edenler için yazalım, Kethüda zengin insanlara yardım eden kişi, kâhya anlamına geliyor.

İki kare bölümden oluşan Kethüda Hamamı ‘nda iki kubbe bulunuyor. Klasik Osmanlı mimari örneği olan taş hamamda, soğukluk-soyunma, ılıklık-hela ve sıcaklık-hamam bölümleri bulunuyor. 1200 metrekare alana sahip binaya ilk girdiğinizde geniş bir avluyla karşılaşıyorsunuz. Merdivenle üst kata çıkılıyor. Pencerelerin rengi ve sekizgen kasnaklı kubbe muhteşem. Alt katta hamam odaları bulunuyor. Restorasyonda orijinal kurnalar da değerlendirilmiş. Odalarda mermer hamam malzemelerini görmeniz mümkün. Mimar Sinan’ın bu muhteşem eseri, Osmanlı klasik dönem hamam mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. Evliya Çelebi de 14 bin 888 İstanbul hamamı içinden bu hamamı ayırarak övgüyle bahsetmiştir.

Böyle önemli eserlerin değerinin bilinmesi ve müze olarak korunması çok önemli.. Dileriz kıymeti bilinir..

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca SAĞLIK

Firuzağa Cami

Cihangir : Sanatçıların Mekanı

Cihangir : Sanatçıların Mekanı

Belli bir yaşta olup İstanbul’da yaşayan veya bir şekilde buraya yolu düşen herkesin gençlik dönemlerinin tartışmasız durağıdır İstiklal Caddesi. Günümüzde o dokusu ve kokusunun hızla yok olduğu bu güzel cadde, çalan müzikleri, kitapçıları ve sosyal hayatıyla bir döneme damga vurmuştu. Öyle popülerdi ki aklımıza ara sokaklarına, aşağı sahile doğru inmek gelmezdi bile. Son yıllarda ise caddenin arka tarafları da oldukça popüler. Cihangir gezimize Taksim meydanından başlıyor, İstiklal Caddesi’nden sola kıvrılarak Sıraselviler caddesine doğru yöneliyoruz.

Sıra Selviler

Caddeye girer girmez muhteşem yapılarla karşılaşıyoruz. Hemen sağda bir kilise, az ileride solda Romanya Konsolosluğunun özenli mimariyle bezeli yapısı. Fotoğraf çeke çeke ilerleyip Safiye Ayla apartmanına geliyoruz. Türk Musikisi’nin unutulmaz sesiSafiye Ayla Targan (1907-1998)’ın yaşadığı bu apartmanı o eşsiz nağmeler eşliğinde seyrediyoruz.

Yola devam ediyoruz. Vakit sabahın erken saatleri. (Gezi sever dostlara bir tavsiye: Eğer vaktiniz varsa İstanbul’u keşfetmek için en uygun zamanlar hafta içleri sabah saatleri. Kalabalıkları geride bırakarak sokak sokak şehri koklayabilmek gibisi yok.) Yol bizi tarihi Savoy Pastanesine çıkarıyor. 1950’den beri hizmet veren pastanenin çilekli milföyünü denemeden geçmeyin diyerek soluğu Firuzağa camiinde alıyoruz.  Burası aslında bir mescit. Firuzağa tarafından 1491 senesinde yaptırılan camii, 11 Mart 1823’de çıkan büyük yangında zarar görmüş. 2. Mahmut tarafından yenilenen camii günümüze dek ulaşmış. Camiinin altında dükkanlar ve yeme-içme yerleri var. Biz de çayımızı çok bilinen ve günün her saati kalabalık olan kahvede içiyoruz. Burada Yeşilçam’ın emektarlarına veya popüler simalara rastlamanız mümkün. Hemen karşısında duran seyyar simitçiden simit alıp mahalleyi seyrediyoruz. Bir dönem gerçekten en revaçta muhitti Cihangir. Kiralar almış başını gidiyordu. Fakat hemen alt tarafında bulunan Karaköy’ün hızlı yükselişiyle birlikte bu etkisi günümüzde azalmış gibi görünüyor.

Çay-simit faslından sonra sokak aralarından ilerleyerek üstat Orhan Kemal Müzesi’ne ulaşıyoruz. Küçük de olsa usta yazarı tanıyıp hatırlamak için önemli bir durak burası. Semtteki bir diğer müze de Orhan Pamuk’un aynı adlı eserinden esinlenerek kurulan Masumiyet Müzesi.

Şehzade Cihangir’den Semt Cihangir’e

Semtin tarihine kısaca göz atmak gerekirse: Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan’dan olma oğlu Şehzade Cihangir erken yaşta vefat edince, şehrin en görülen bölgesine bir cami inşa ettiriyor ve oğlunun adını veriyor. Zamanla bu caminin etrafı yerleşim alanı haline gelerek Cihangir adını almış. 20. Yüzyıl itibariyle bölgeye gayri müslim nüfus da yerleşiyor; Cumhuriyetin ilanıyla birlikte semt hızlı gelişme gösteriyor.

Semt, yokuşları ve merdivenleriyle meşhur. Neredeyse her sokağa, her apartmana merdiven çıkılarak ulaşılıyor. Bölge tarih sürecinde çok fazla büyük yangın geçirmiş. Sokakları çok dar olduğu ve ulaşım zor olduğu için tulumbacılık oldukça önemli bir meslek haline gelmiş. Evliya Çelebi de İstanbul’un Tarihi adlı kitabında semtin merdivenli yokuşlarından bahsetmiş.

Cihangir ile ilgili bir not: Semt, İngiliz Guardian gazetesi tarafından dünyanın yaşanacak en iyi 5 yeri sıralamasında dördüncü sırada yerini almış.

Münir Özkul ve Adile Naşit’in Neşeli Günler filmini hatırlamayanınız var mı? En iyi turşu limonlu mu sirkeli mi olur tartışmaları hafızamızda yerini koruyor. İşte bu güzel filme ev sahipliği yapan meşhur Cihangir Asri Turşucusu da semtin simgelerinden biri. Mekan, İstanbul’un en iyi 10 turşucusu arasında yerini alıyor. Turşucudan çıkınca sola dönün, 100 metre ilerde ilk sağda Adile Naşit Çıkmazını göreceksiniz. Büyük ustanın önünde saygıyla eğiliyor ve Cihangir’in en iyi fotoğraf noktalarından biri olan çıkmazda bol bol fotoğraf çekiyoruz.

Sırada Cihangir Camii var, görmek için gidiyoruz. Fakat yapı büyük bir tadilata girmiş. Biz de rotamızı manzaraya açılan yokuşa ve merdivenlere yönlendiriyoruz. Hava güneşli, karşımızda tarihi yarımada ve Boğaz. Muhteşem. Öğrendiğimize göre buralar gün kararmaya başladığı andan itibaren pek de tekin olmuyormuş. Aman dikkat diyoruz.

İBB bu muhteşem manzaraya nazır harika bir tesis işletiyor. Biz tamamen tesadüfen bulduk. Çevresinde inşaat hızla devam etse de, mekan temiz, farklı ve en önemlisi çok çok ucuz. İstanbul’un tartışmasız en iyi manzaralarından birine bakarak çok ucuza karnımızı doyurduğumuza inanamıyoruz.

Cihangir, güneşli bir İstanbul sabahında şehrin dokusunu sonuna kadar hissedebileceğiniz sakin bir semt. (Bu sakinliğin geceleri yerini eğlenceye ve kalabalığa bıraktığı söyleniyor.) Siz de açın haritanızı ve keşfe başlayın.

Nasıl gidilir:

Cihangir Taksim’e olan yakınlığıyla ulaşım konusunda çok rahat. Taksim’e metroyla gelip, Sıraselviler Caddesi’ni takip ederek semte ulaşabilirsiniz.

Gonca Sağlık

Zeyrek Genel

Zeyrek / Saklı Hazine

Zeyrek / Saklı Hazine

Zeyrek deyince hemen bir anlam ifade etmeyebilir zihninizde. Haliç’ten Fatih’e çıkan Atatürk Bulvarı’ndan ve su kemerinden geçmeyeniniz var mı? Şehrin en eski ve işlek bu caddesinin hemen arkasında bir tarih gizli. Henüz keşfedilmemiş, Balat gibi Kuzguncuk gibi sokaklarında kalabalıkların dolaşmadığı bir İstanbul hazinesini keşfetmeye hazır mısınız?

Yağmurlu bir İstanbul sabahında yolumuz Zeyrek’e düşüyor. Burası, İstanbul’un fethinden sonra kurulan ilk mahalle olma özelliğini taşıyor. (Fatih Sultan Mehmet’in türbesi de burada bulunuyor.) Bulvar’dan sağa doğru kıvrılıyor ve yokuştan çıkıyoruz. SGK binası dönemecinden sonra soba kokularıyla karışık bir semt karşılıyor bizi. Saklı kalmış, kendi içinde sakin görünüşüyle tarihin coşkusunu harmanlamış bir semt. Heyecanla sokaklarında dolaşmaya başlıyoruz. Ellerinde el işi torbalarıyla komşu ziyaretine giden hanım teyzeleri görüyor, selamlaşıyoruz. Bu gezi bizi çok mutlu edecek, işte o dakika anlıyoruz.

Semte adını veren Zeyrek Camii oldukça gösterişli yapısıyla yolun karşısından bile görülüyor. Camiinin eski adı Pantokrator Manastır Kilisesi. M.S. 1118-1136 yılları arasında inşa edilmiş yapı, birbirinden farklı 3 kilisenin bir araya gelmesinden oluşmuş. Yapı aslında bir tür Hıristiyan Külliyesi. 1453 senesinde İstanbul’un fethiyle birlikte Camii olarak kullanılmaya başlanmış. Günümüzde büyük bir tadilatla yenilenme sürecinde. Biz gittiğimizde de inşaat çalışmaları vardı. Bu nedenle sadece namaz vakitlerinde ziyarete açık olduğunu belirtelim.

Semte ve âdeta semtin simgesi olan bu yapıya adını veren Molla Zeyrek, Hacı Bayram Veli’nin öğrencisi bir Allah dostu. Zeyrek adını da Hacı Bayram’ın verdiği biliniyor. Molla Zeyrek bir süre Bursa’da müderrislik yapmış. İstanbul’un fethine katılan ulemalar arasında olduğu da biliniyor.

İstanbul’a bu tepeden bakmak

Camiinin hemen karşısında İstanbul Kitapçısı var. Yağmurun şiddetinin azalmasını beklemek için burada bir mola veriyoruz. Mekân sıcacık, sakin ve şehrin tarihi dokusunu hissettiren müzikler çalıyor. Kahve, çay içip hafif bir şeyler yiyebilir; kitapları inceleyip sevdiklerinize hediyelik eşya seçebilirsiniz. Kitapçının bahçesinde muhteşem bir manzara var. Öyle böyle değil, tadına doyulmaz bir manzara. Sağ tarafınızda Süleymaniye, İstanbul Üniversitesi’nin bahçesindeki yangın kulesi, Vefa’nın tarihi camileri ve İMÇ. Karşınızda Galata Kulesi, Galata köprüsü, Haliç ve şehrin yeni yüzü olan gökdelenler. Eski ve yeni yüzüyle İstanbul gözlerinizin önünde. Şehrin en iyi manzaralarından biri olarak burayı kaydedin ve ilk fırsatta mutlaka gidin.

Kitapçıdan çıktığımızda yağmur etkisini azaltmıştı. Zeyrek yokuşundan aşağı doğru iniyoruz ve yolumuz Mehmed Emin Tokadi Hazretlerinin türbesine çıkıyor. Piri Mehmet Paşa Camii (1517) ‘nin hemen üst tarafında ağaçların altındaki sessiz bölgede tarihi mezar taşlarını görüyoruz. Mehmed Emin Tokadi Hazretlerinin türbesi de burada. Rivayete göre bu Allah dostu önemli zat, nasibi olanın mezarını ziyaret etmesini; ziyaret edenlerin de cehennem ateşinde yanmamaları için dua etmiş. Hocası da, o halde mezarının gözden uzak kolay bulunmayacak bir yere yapılmasını vasiyet etmesini söylemiş. İşte bu sebepten söylenen o ki, buraya ancak nasibi olanlar gider bulurmuş…
Bu tarihi mezarlık ve Camii’yi ziyaret etmeden Zeyrek’i gördüm demek elbetteolmaz.

Semtin simgelerinden biri de dünya kültür mirası olarak kabul edilen ve sivil mimari tarzının önemli örneklerinden

olan Zeyrek evleri. Maalesef çoğu yıkık dökük. Unesco’nun dünya mirası listesindeki bu evler, Fatih Belediyesi’nin çalışmalarıyla yenileme sürecine girmiş.

Koruyormuş gibi yaptığımız semt

Mahallenin geçmişi çok zengin. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra ilk Cuma namazını Ayasofya’da, ikinci Cuma namazını Zeyrek’te, üçüncü Cuma namazını da Kariye’de kılmış.

Burada bir önemli yapı da Zeyrekhane. İmparator Komnenos tarafından Panroktator manastırının hemen yanı başına inşa ettirilmiş bu bina, o dönemler konak olarak kullanılıyormuş. Bina asıl haliyle günümüze ulaşamamış. Onun yerine eski gibi görünen bir yapı inşa edilip, bir dönem restoran bir dönem de kafe olarak işletilmiş.

Zeyrek’de Osmanlı ve Bizans dönemine ait çok sayıda eser bulunuyor. Yavuz Sultan Selim’in şeyhülislamı Zenbilli Ali Efendi türbesi de burada yer alıyor. Fakat bu noktada göze çarpan en önemli husus, bu eserlerin yıllar içinde gereken önemi görmemiş olmaları. Başlayan çalışmalarla Zeyrek bir şantiye durumunda da olsa, görülecek gezilecek çok yer var.

Uzun dönem hak ettiği ilgiyi göremeyen bir diğer eser de Zeyrek Sarnıçları. Günümüze kadar ulaşabilmiş bu yapı İstanbul’da yer üstünde bulunan tek sarnıç olma özelliğini taşıyor. Burası da tadilat sürecinde.
Tarihi evleri inceleyerek yokuş aşağı iniyor ve Kadınlar Pazarı diye adlandırılan çarşıya geliyoruz. Buraya Siirt Pazarı da deniyor. Zaten semtte bir Siirt egemenliği göze çarpıyor. At Pazarı Meydanı özellikle Pazar günü sokak aralarına açılan tezgâhlarla oldukça kalabalık oluyormuş. Kadınlar pazarında yok yok. Restoranlar, kuruyemişçiler, baharatçılar ve canlı hayvan satıcıları. Bu nedenle özellikle sıcak havalarda pek hoş olmayan kokuların duyulabileceğini hatırlatalım.

Tarihin kucağında geçen bir günden geriye kalan fotoğraflara bakarak bu semte bir daha gelmeden olmaz diye düşünüyoruz..

Nasıl gidilir:

Beşiktaş’tan kalkan Unkapanı otobüslerine binerek Vefa durağında inip 5 dakika yürüyüp bu tarihi vahaya ulaşabilirsiniz.
Gonca SAĞLIK

Eski Ahşap Ev

Vefa : Sadece bir semt adı mı?

Vefa : Sadece bir semt adı mı?

İstanbul’un en eski ve en küçük semti Vefa’dayız. İnsandaki ‘vefa’ duygusunun anlatımıyla birleştirilmiş bir semt. Nice dizelere, nice öykülere ve umutlara konu olmuş. Semtin geçmişi Bizans’a kadar uzanıyor. Osmanlı ve Bizans döneminde devrin önde gelen bürokrat, tüccar ve bilim insanlarının yaşadığı bir semt olan Vefa, günümüzde terkedilmiş ve adeta yıkılmaya bırakılmış durumda.

Semt ismini, Şeyh Vefa Efendi’den alıyor. Fatih dönemi ve onu takip eden Sultan 2. Bayezid döneminin mutasavvıf ve ulemasından olan Şeyh Vefa Efendi, bu semte bir külliye yaptırmış. Şeyh Vefâ 1491 yılında hayatını kaybetmiş. Ölümünün ardından Fatih Sultan Mehmet kendisi adına bir cami ve bir çifte hamam inşa ettirmiş.

Unkapanı başlı başına bir hikâye zaten. Sahnelerin yıldızı olma ve keşfedilme heyecanıyla plakçıların kapısında bekleyen şarkıcıların durağı Unkapanı. O dönemin plakçılar çarşısı (İMÇ), bugün perdeci ve müzik aleti satan dükkânlarla dolu. Unkapanı üzerinden semte doğru yürüdüğünüzde bu köhne ama ayakta kalmaya direnen semtin etkisi altına giriyorsunuz.

Vefa’nın sivil ve resmi mimariye sahip pek çok eseri maalesef günümüze kadar ulaşamamış. Şeyh Vefa Külliyesi, Mimar Mehmet Ağa Camii, Şeb Sefa Hatun Camii ve Molla Gürani Camii semtin önemli yapılarından bir kaçı. Diğer yandan Vefa Lisesi, Cibali Lisesi, Atıf Efendi Kütüphanesi, Ekmekçizade Medresesi ve Recai Mehmet Efendi Sıbyan Mektebi gibi köklü eğitim ve Kültür kurumları da Vefa semtinin içinde yer alıyor.

Booozaaaaaa

Boza deyince Vefa ismini hatırlamayanınız var mı? Semtin geleneksel ve bozulmadan günümüze kadar ulaşabilmiş mekânı günün her saati meraklı ziyaretçilerini ağırlıyor. Lezzeti marketlerde paketli satılan bozalardan pek farklı olmasa da tarihi dükkân görülmeye değer. Vefa Bozacısı’nın kuruluş tarihi 1876. Hacı Sadık Bey 1870 yılında Arnavutluk’tan İstanbul’a göç eder. O dönemde boza imalatı çok revaçta olduğu için bu işe girer. Zaman içinde kendi geliştirdiği yöntemle 6 sene evinin altında imalat yaparak sarayın çevresinde satmaya başlar. O tarihten günümüze dek ulaşan Vefa Bozasının hikâyesi işte böyle başlar.

Türk spor tarihinin önde gelen eski kulüplerinden biri olan Vefa Spor Kulübü de semtin simgeleri arasındaki yerini almış.

Döneminin yaşayış tarzıyla ilgili ipuçlarını her sokakta görebileceğiniz Vefa semtinde yıkılmaya yüz tutmuş çeşmeler ve tarihi mezar taşları dikkatimizi çekiyor. Bu değerlerin sahipsiz bırakılıyor olmasına yine çok üzülüyoruz. Semtteki manevi emanetlerden biri de Fatih devrinin büyük bilgini ve şairi Nasrettin Hoca’nın torunu Hızır Bey’in türbesi. Günün her vaktinde önünde dua edenlere rastlamak mümkün.

Ayın 1’i Kilisesi

Hızır Bey Türbesinden İMÇ’nin arkasına doğru ilerleyince karşınıza Ayın Biri Kilisesi adıyla anılan yapı çıkıyor. Buranın ünü oldukça yaygın. Tarih hakkında net bir bilgi yok. Bahçede tarihi kalıntılar görülüyor. Bu yapıya mı başka bir esere mi ait maalesef belli değil. Yapı, Vefa Ayazması veya Kilisesi olarak da biliniyor. Bu küçük yapının önünde her ayın 1’inde uzun kuyruklar oluşuyor. Dilek dilemeye gelip buradan anahtar alınıyor, sıraya girip alt kattaki ayazmada kutsal su içiliyor, anahtarla belli kutular açılıyor ve papazın önündeki kuyrukta beklenip dua isteniyor. Ayın 1’i dışında geldiğinizde ise bomboş ve kapalı bir kiliseyle karşılaşacağınızı belirtelim.

Bir dönemin seçkin semtlerinden biri olan Vefa’nın yerinde bugün yeller esiyor. Barındırdığı eserler ve geçmişiyle önemli bir değer olan bu semt, Eminönü, Bayezıt, Süleymaniye ve Zeyrek gibi çok önemli yerleşim yerlerinin komşusu durumunda. Bir gezi planıyla tüm bu bölgeleri aynı anda gezmeniz mümkün. Fakat bizim tavsiyemiz her birine birer gün ayırmanız olacaktır.

Nasıl gidilir:

Semt şehrin kalbinde. Eminönü hattı otobüslerini kullanarak gidip, kısa bir yürüyüş turuyla ulaşabilirsiniz. Fatih-Laleli otobüslerini de kullanabilirsiniz.

Gonca SAĞLIK

Yalıköy Manzara

Yalıköy, tarih kokan mahalle

Yalıköy, tarih kokan mahalle

Beykoz’un 25 mahallesinden biri olan Yalıköy’deyiz. Anadolu’daki sahil kasabalarının doğallığında, insanların birbirini tanıdığı, iyot kokusu ve martıların sesiyle huzur duyacağınız bir yer Yalıköy. Beykoz hiç şüphesiz çok büyük bir ilçe ve gezilecek çok bölgesi var. Bizden size tavsiye, en az yarım gününüzü buraya ayırın, vazgeçemeyeceksiniz.

Her zaman olduğu gibi önce kısa bir tarih bilgisi vermekte fayda görüyoruz. Bölgede tarihi süreç içinde Ermeni, Rum, Türk ve Arnavut kökenli vatandaşlar yaşamış. Günümüzde her sokakta bu çok kültürlülüğün izlerine rastlamak mümkün. Özellikle Türk mimari yapısına dair muhteşem evler var. Sahilden dik yokuşlara doğru tırmandıkça bu yapıları göreceksiniz. Fakat birçoğu yıkılmaya yüz tutmuş.

Kimler gelmiş kimler geçmiş bu güzel mahalleden. Ahmet Mithat Efendi YalısıAhmet Mithat Efendi, Orhan Veli Kanık, Ressam Burhan Önal bu isimlerden sadece birkaçı. Ünlü şair Orhan Veli İshakağa Yokuşu’ndaki Çayır Sokak’da 9 numaralı evde dünyaya gelmiş.

Günümüzde eskilerin dostlukları samimiyeti kaldı mı bilemeyiz. Fakat mahalle tüm canlılığıyla sizleri içine çekiyor. Beykoz çok uzak gidemem diyenler için: Her 20 dakikada bir Yeniköy-Yalıköy arasında motor seferleri olduğunu hatırlatalım. Boğazın en geniş geçişli bölgesinde keyifli bir yolculuk edeceğinizin garantisini verelim. Çarşı içinde gezdikçe küçük bir  kasabadaymış gibi hissettirecek dükkanlara rastlayacaksınız. Nasıl mutluluk verici.. Biz gittiğimizde sabah saatleriydi ve esnaf yeni yeni dükkan açıyordu. Onlarla sohbet etmek ve izlemek çok keyifliydi.

Balık mı dediniz?

Yalıköy sahil boyunca çok hoş manzaralarla sizleri bekliyor. Beykoz balıkçıların neredeyse merkezi durumunda olduğu için ağ atan büyük tekneleri ve etrafında uçuşan martıları seyretmenin keyfi ise tabi ki paha biçilemez. Buradan da anlaşılacağı için bölge taze ve ucuz balığın adresi durumunda.

Yalıköy’den bahsedince tarihi çeşmelerini es geçmek olmaz. 1749 yılında Osmanlı’da Gümrük Emiri olarak görev yapan İshak Ağa tarafından inşa ettirilen ve Yalıköy’ün başında bulunan İstanbul’un en büyük kır kahvelerinin birinin önünde yer alan çeşme, orijinal halini günümüze kadar koruyabilmiştir. Bu çeşme halk arasında Terazi Çeşmesi olarak bilinir. İshak Paşa döneminden kalan bir diğer çeşme ise Beykoz vapur İskelesinin yakınında yer alan caminin kıble duvarının

hemen önündeki çeşmedir. 1741 yılında inşa edilen çeşme tek cephelidir. Anadolu yakasının tesbit edilebilen en eski çeşmelerinden biri de Yalıköy’de bulunan Kethüda Çeşmesi’dir. (H.940-M.1533) Çeşme 1978 senesinde yol genişletme çalışmaları sebebiyle yer değiştirmiş. Çeşme 1983 yılında eski yerinin gerisinde Ahmed Mithat Efendi yalısının arka cephesi önünde yeniden kurulmuş. Fakat bu nakil sırasında taşları zedelenmiş, özellikle iki yandaki küçük çeşmeleri yok olmuş denecek kadar tahrip edilmiş. Bu arada 1 ve 4 numaralı kitabeler birbirinin yerini almış.

Buradaki tarihi mezarlık ise Çakmak Dede Mezarlığı. Küçük bir köy mezarlığını andıran bu mezarlık, Yalıköy’ün eski sahiplerinin daimi istirahatgahı.

Kadersiz Kışla

Beykoz-Yalıköy mahallesinin ayrılmaz parçası olan bir diğer önemli tarihi değeri ise yaklaşık yirmi bin metrekarelik bir alana sahip olan Kışla’dır. Kışla’nın ön cephesinde bir kitabe, Osmanlı tuğrası, kemerli bir giriş kapısı ve kemerlerin oturduğu sütun başlıkları yer alır. Kışla’nın III. Sultan Selim dönemine dek ne hizmet verdiği tam olarak bilinmemekte. III. Sultan Selim dönemi ile birlikte Kışla’nın bir sanayi bölgesine dönüşmesi planlanmış. III. Sultan Selim bu doğrultuda askeri amaçlı bir çuha fabrikası ile kâğıt fabrikasının kurulmasını emretmiş olsa da, 1807 Ayaklanması sonucunda tahttan indirilerek öldürülmesinin ardından bu proje sekteye uğramış, III. Sultan Selim’in yerine geçen II. Sultan Mahmud bu projeyi sürdürmemiştir. Başlanan inşaat yarım kalmış ve tesisler desteksiz kalmış.

Kışla Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında yetimler yurdu (Dar’ül Etyam) olarak hizmet vermiş, daha sonra askeriye tarafından kullanılmaya başlanmış. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Beykoz çayırında konuşlanan askeri birliklere karargâh işlevi gören Kışla, 1960’lı yılların ardından Askeri İnzibat Merkezi olarak tayin edilmiştir.

Bu güzel mahalleyi gezip keşfettikten sonra karnınızın acıkması normal. Çarşı içindeki taş fırınlardan alacağınız hamur işlerini, Boğaz’ın Karadeniz’e açılan sularını izleyerek yiyebileceğiniz çay bahçeleri sizleri bekliyor.

Nasıl gidilir:

Üsküdar İskelesi’nin karşısından Beykoz dolmuş veya otobüslerine binip sahil boyunca şahane manzaraları izleyerek Yalıköy’e ulaşabilirsiniz. Avrupa yakasından direkt gelmek isteyenler için Yeniköy İskelesi’nden 20 dakikada bir kalkan motorlar ideal. Aynı motorla geri dönmeniz de mümkün. Bir diğer alternatif de Sarıyer’den Anadolu Kavağı’na giden şehir hatlarına binip karşıya geçmek. Böylece bir taşla iki kuş vurup Anadolu Kavağını da gezebilirsiniz.

Gonca Sağlık

logo

Yurt dışı gezi rehberi olarak hazırlanan Turrehberin'de sizlere, dünyanın birçok noktasını tanıtmanın haricinde, ülkemizden ilgi çeken yerleri de beğeninize sunuyoruz. Çeşitli gezi haberlerinin haricinde, kimi zaman garipsediğimiz olayları da sizlerle paylaşıyoruz. Gezginler için sanal bir Han olmaya başlayan sitemiz için, sizin de tavsiyelerinizi bekleriz. 

Bizi Takip Edin

  • TWITTER

    Bizi takip edin, haberdar olun

  • INSTAGRAM

    Instagram'da da varız

  • PINTEREST

    Bizi Pinlemeyi unutmayın!

  • FACEBOOK

    Takip edin ve Paylaşın

  • GOOGLE+

    +1'leyelim lütfen...

  • E-POSTA

    Soru sormak bedava :)

Güney Amerika

Pasifik

Copyright 2015 © All Rights Reserved / Tüm hakları saklıdır.

Hosted by PBS Tasarım

Site Haritası

Gizlilik Kuralları