turrehberin.com
gezerken

Seyahat ve Fotoğraf

Seyahat ve Fotoğraf

Seyahat ve fotoğraf, bizim için gezilerimizin asıl amacını oluşturuyor diyebiliriz. Bu zevkler konusunda yalnız da değiliz. Sadece Türkiye‘de değil, tüm dünyada gezen insanların bolca fotoğraf çektiği bilinen bir gerçek. Hatta kimi ülkelerin turistleri için sadece fotoğraf çekmek amaçlı gezdiklerine yönelik bir inanış da var. Bu konuda en ünlenmiş turistlerin başında Japon turistler gelmekte. Biz de bu yazımızda sizlere, seyahat ederken nasıl güzel ve beğeni toplayacak fotoğraflar çekebileceğinizin sırlarını vereceğiz. Hazırsanız başlayalım mı?

1 – Gideceğiniz şehirleri veya yerleri çalışın

Bir seyahate çıkmadan önce, mutlaka ama mutlaka gideceğiniz yerleri iyi bir şekilde çalışın. Orada nereleri görmek isteyebileceğinizi, ilginizi çekebilecek noktaları belirleyin. Bu aynı zamanda bir gezi rotası oluşturmanızı da sağlayacak.

2 – Fotoğraf için yanınıza aldığınız makineyi iyi tanıyın

Artık çoğu kişi cep telefonları ile fotoğraf çekiyor. Ama yine de fotoğraflarınızı neyle çekecekseniz, o makinenin tüm çekim modlarını ve ayarlarını iyice öğrenin. Kısa süre içinde fotoğraf çekmeniz gerekebilir. Bir kenarda durup, hangi ayarda fotoğraf çekeceğinizi düşünmeyi son ana bırakmak, fotoğraf öncesi dikkatinizi dağıtacaktır. Aile seyahat

3 – Doğru yerde konaklayın

Özellikle büyük şehirlere gittiğinizde konaklama için tercih noktaları fazlalaşır. Elbette seyahat için ayırdığınız bütçeye göre bir otelde kalmak isteyeceksiniz ama, kaldığınız yerin size güzel bir şehir manzarasını fotoğraflamanıza izin vermesi güzel olmaz mıydı. Belki de en güzel fotoğrafınızı, kaldığınız odanın penceresinden çekeceksiniz. Kim bilebilir?

4- Beğendiğiniz fotoğrafçıları takip edin, fotoğraflarını inceleyin

Dünyanın neredeyse her yerinin fotoğrafı çekildi. O yüzden beğendiğiniz bir fotoğrafçı varsa ve o sizin gideceğiniz yerleri daha önce fotoğraflamış ise, mutlaka onları inceleyin. Işığı nasıl almış, açıyı nereden yakalamış veya neye odaklanmış inceleyin. Belki de sizin şansınız daha iyi olacak ve onun yakalayamadığı bir güzelliği yakalayacaksınız. Ünlü bir fotoğrafçının yakaladığından çok daha iyi bir pozu yakalayıp fotoğraflayabilirsiniz.

5 – Fotoğraf çekmek için erken kalkıp yola çıkın

Yorgun olabilirsiniz ama fotoğrafçılık hobiniz ise erken kalkmalısınız. Çünkü fotoğraf çekmek için yakalayacağınız en iyi ışık genelde güneşin doğuşunun 1 saat sonrası veya batmasından 1 saat öncesidir. Günün geri kalan kısmında ışık nispeten dik bir açıyla geleceğinden ötürü, fotoğrafınızı kötü yönde etkileyecektir. Tabii, çok kalabalık bir ortamda bir sürü insanın kapladığı bir alanda istediğiniz pozu yakalamak da zor olacaktır. Tek Başına Gezmek seyahat

6 – Bir ustaya çırak olun

İnsanların ortak özelliği, görerek öğrenme kapasitelerinin yüksek olmasıdır. Dolayısıyla kendinize fotoğraf ve seyahat konusunda akıl verebilecek birine öğrenci olmaya çalışın. Size nasıl fotoğraf çekmeniz gerektiğini öğretecektir. Böylece en kısa sürede beceri ve bilginizi arttıracaksınız.

7 – Gittiğiniz yerin dilinden birkaç kelime öğrenin

Gittiğiniz yerin dili sizinkinden farklı ise, birkaç kelime de olsa öğrenmeye çalışın. Özellikle “Merhaba”, “Günaydın”, “Teşekkürler” gibi kelimeleri öğrenirseniz, hem yereller size çabuk ısınır hem de iyi ilişkiler kurmanızı sağlar. Gezi esnasında bunun faydasını fazlasıyla yaşayacaksınız.

8 – Yerel tavsiyeler alın

Unutmamanız gereken en önemli şey, sizin orada sadece kısa bir süre bulunduğunuz. O yüzden yerel insanlardan, fotoğraflanması gereken güzel manzaralar, özellikli yerler gibi konularda destek alın. Hatta belki fotoğraflamak istediğiniz yerin en iyi karesinin nereden olabileceğini size söyleyebilirler. Bu size, sizin için çok önemli olan zamandan tasarruf sağlayacaktır. Seyahat, yerel destekle çok daha kolay yapılır.

9 – Seyahat esnasında ve fotoğraf çekerken insana saygı duyun

Unutmamak gerekir ki, hepimiz insanız. Fotoğrafının çekilmemesini söyleyen veya hissettiren birisinin fotoğrafını çekmek için ısrarcı olmayın. Veya fotoğrafını çektiğiniz kişi, sizden fotoğrafı göndermenizi isterse, mutlaka gönderin. İnsanların isteklerine veya taleplerine saygı duyun.

10 – Yüksüz seyahat edin

Fotoğraf çekmek için en önemli şey, o duyguya girebilmektir. Sırtınızda veya üstünüzde bir sürü eşya ve yük varken ve siz bundan rahatsızlık duyarken iyi bir kare yakalamanız çok zordur. O yüzden mümkün olduğunca rahat ve huzurlu bir şekilde gezmek için yükünüzü hafif tutun.

11 – Zaman kavramını iyi kullanın

Bir yeri veya şeyi fotoğraflamak için acele etmeyin. Kimi zaman tam açıyı veya ışığı yakalamak için aynı yerde belki saatlerce beklemeniz gerekebilir. Hatta bazen aynı noktadan günlerce fotoğraf çekmeyi deneyebilirsiniz. O yüzden zamanlamayı ve zamanı dengeli ve iyi planlamalısınız.

12 – Kendi yaşadığınız yeri küçümsemeyin

Fotoğrafçılık bir tutkudur. Nerede yaşıyorsanız yaşayın, bu tutkunuzu her yerde yapabilirsiniz. Özellikle yaşadığınız şehirde kameranızla birlikte gezin. Nasıl pozlar yakalayacaksınız bir bilseniz? Böylece kendi şehrinizi de gezmiş olacaksınız. Hatta tarihe bir not olarak şehrinizin “o an”larını miras bırakacaksınız.

13 – Seyahatten vazgeçmeyin

Çok gezen mi çok okuyan mı bilir?” diye sorarlar ya. Çok gezen daha iyi bilir diyelim biz. Hakikaten de öyle. Her ne kadar masraflı olsa da, her bütçeye uygun geziler planlayabilirsiniz. Özellikle de İnternet çağında bu artık çok daha kolay. O yüzden seyahat etmekten hiç vazgeçmeyin. banneryeni seyahat

14 – Güzel bir fotoğraf bahanesiz kişilerden çıkar

Dünyada birçok şeyi iyi bir şekilde yapmak için, kaliteli malzeme kullanmak gerekir. Ama fotoğrafçılık için böyle bir ihtiyaç yoktur. Makinenizin ne olduğu, gezi masrafları, profesyonel malzeme gibi şeyler, iyi bir kare yakalamak için gereken şeyler listesine girmez. Herkesin gıpta ile bakıp kıskanacağı fotoğrafları çekmek için öncelikli gereken şey, “fotoğraf aşkı“dır. Bahanesiz çekim yapanlar, güzel kareler yakalar. 9 eşya Fotoğraf

15 – Fotoğrafı çekmeden önce hissedin

İnsanoğlu fotoğraf çekmeyi, anı ölümsüzleştirmek için keşfetmiştir. Çünkü yaşanılan saniyenin bir daha yaşanması imkansızdır. Bu yüzden, hafızalarında yer etsin, baktıkça hatırlansın diye fotoğraf çekilir. İşte tam da bu yüzden, vizörden gördüğünüz her şeyi çekmemelisiniz. Önce bir rahatlayıp duygularınızı hissetmeniz gerekir. Duygularınızı veya bulunduğunuz yerin size hissettirdiklerini poza yansıtmalısınız.

16 – Doğal ışık en iyisidir

Günümüz fotoğrafçılığında her türlüsünden dijital düzeltme, ışık oyunları ve hatta olmayanı varmış gösterme şansı var. Ancak bir kareyi tartışmasız güzel kılan, orada doğal ışık kullanılmış olmasıdır. Flaş olmadan, yapay veya dijital ışık kullanmadan, filtre uygulamadan, olduğu gibi çekilen kareler her zaman için daha değerlidir.  Batang Ai Seyahat

17 – En az bir tepe fotoğrafı çekin

Seyahat ettiğiniz yerin kuş bakışı, tepeden bir noktadan çekilmiş en az bir fotoğrafınız olsun. Gittiğiniz yerleri tepeden görebileceğiniz bir noktadan çekmeyi unutmayın. İnanın pişman olmayacaksınız. Belki de en güzel kareniz, bu kare olacaktır. spaccanapoli-turrehberin fotoğraf

18 – Klişeler klişedir

Herkesin çektiği, herkesin sosyal medyada paylaştığı bir kareyi siz de paylaşmak isteyebilirsiniz. Ama düşünün, herkes Pisa kulesini düzeltmeye çalışırken fotoğraflatıyor kendini. Sizin bir farkınız olsun. Başka bir bakış açısı geliştirin. İlginçliği yakalayın.

19 – Yavaş seyahat edin

Koştura koştura yapılan bir gezinin ne tadı olur ne de ruhu. Bir geziden tat almak için o geziyi ruhunuzda hissetmeniz gerekir. O yüzden gezinizi ağırdan alın. Bir daha ki sefer olmayacakmış gibi, eze eze, yedire yedire gezin. Belki gerçekten de, oraları bir daha görme imkanınız olmayacak. O yüzden çekeceğiniz fotoğrafları da hatırlamak isteyeceğiniz türden karelerden çekin.

20 – Vizör sadece çekmek içindir

Ve son olarak, elinizdeki kameranın vizöründen bakarak gezmeyin. Gezerken o kareye sokmayın kendinizi. Sadece ve sadece, açıyı, ışığı ve pozu netleştirdiğiniz zaman vizörden bakın. Onun dışında gezdiğiniz yerlerin ve seyahatin tadını, kendi gözlerinizle görmenin keyfine varın.

Fotoğraf sanatı, insanın bakış açısını yalın bir şekilde sunduğu ve kendine özgü şekilde bu bakış açısını yansıttığı bir sanattır. Teknolojinin geliştiği her noktada bu bakış açısını sergileyen yine insanın ta kendisi olacaktır.

 

Göynük Genel

Göynük Gezi Rehberi

Göynük Gezi Rehberi

Her şeyin bir mevsimi varsa, Göynük’ü gezmenin mevsimi de sonbahardır. Aslında birçok gezimizin aksine, hiç planlamadan gittiğimiz bir yerdi Göynük. İstanbul’dan Ankara’ya gitmek için yola çıktığımızda otobanda bizi karşılayan yoğun trafik nedeniyle mecburen alternatif yol arayışına girdik. Çevre yolundan ilk sapağa girip eski yoldan hedefimize ulaşmaya karar vermişken, hadi Göynük’e diyerek rotamızı değiştirdik. İyi ki öyle yapmışız. Göynük’e girer girmez hissettiğimiz o muhteşem sakinlik duygusu, buraya daha önce neden gelmedik sorusunun beynimizde tekrar tekrar dönmesine neden oldu. Aracımızla ilerlerken, sağlı sollu tertemiz bakımlı konakları seyretmeye başlamıştık bile.

Aracımızı park edip sokaklarda gezmeye başlıyoruz. Merkezde bulunan Çınarlar Köprüsü’nü geçerek şırıl şırıl akan suyun kenarındaki çay bahçesinde oturarak yol yorgunluğumuzu atmak istiyoruz. Buranın havası gerçekten büyülü. Merkezde bulunan bu köprünün etrafında tescillenmiş anıt ağaçlar bulunuyor. Köprüden geçince yöresel ürünler satan esnafa rastlıyor, hem alışveriş hem de sohbet ediyoruz. Son yıllarda oldukça fazla turist alan bir merkez olmasına rağmen, hiç el değmemiş hali kendini korumuş. Esnafı sizi gelir geçer turist gibi görüp kazıklamaya çalışmıyor. Tam tersine gönülden yardım edip, hem ürünler hem de Göynük hakkında bilgi veriyorlar.

Eski ismi Koinon Gallicanon olan Göynük isminin, olgun-olgunlaşmış anlamındaki göynümüş kelimesinden geldiği tahmin ediliyor. Bir diğer söylenişe göre de Göynük, keçi kılından yapılan torba anlamına geliyormuş.

Sakin Şehir Göynük

Göynük şehir içiSon yıllarda Göynük’ü ziyaret edenlerin sayısının artmasının en önemli nedenlerinden biri de, ilçenin ‘Sakin Şehir’ unvanını kazanması. Osmanlı’dan günümüze kadar korunarak ve yaşatılarak getirilen tarihi, kültürü ve doğası ile Göynük, bu unvanı fazlasıyla hak ediyor. “Sakin Şehir” unvanına sahip olunması için gereken 70 ölçütü başarı ile yerine getiren Göynük’ün, Uluslararası CittaSlow Birliği’ne üyeliği, adının duyulmasında etkili olmuş.

Nereler Gezilmeli?

Göynük Zafer KulesiGöynük’ün tek meydanı olan geniş alana doğru yürüyoruz. Gelir gelmez ilk dikkatimizi çeken, ilçenin adeta sembolü olan Zafer Kulesi oluyor. 1923 yılında ilçenin Milli Mücadele’ye verdiği desteğin anısına, dönemin kaymakamı Hurşit Bey tarafından yaptırılan bu saat kulesi üç katlı, ahşap olarak inşa edilmiş. Altıgen taş temel üzerine, üç katlı olarak inşa edilen kulede, her katta yuvarlak kemerli, ahşap söveli pencereler ve ahşap balkon korkulukları bulunuyor.  Geçirdiği yangının ardından onarılan kule, Göynük’ün en güzel şehir manzarasına ev sahipliği yapıyor. Kuleye tırmandıkça, Göynük tüm güzelliğiyle bizi selamlıyor. 135 tanesi tarihi ev olmak üzere cami, türbe, çeşme ve hamam gibi toplam 162 sivil mimari eseriyle kentsel sit alanı ilan edilen ilçenin tüm sokaklarında tarihin izlerinin kokusunu duyuyoruz.

Meydanın hemen arkasında Akşemseddin Hazretlerinin türbesi yer alıyor. Zaten Göynük’ün bir diğer adı da Akşemseddin Diyarı olarak geçiyor. 1389 yılında Şam’da doğan ve Fatih Sultan Mehmet’in hocası olarak ünlenen Akşemseddin, Göynük’ten geçerken burayı çok beğeniyor ve bu huzurlu ilçede vefat ediyor. Akşemseddin’in huzurundan etkilendiği ilçenin en merkezi yerinde bulunan makamından etkilenmemek mümkün değil. Türbenin hemen yanı başında bir hamam ve bir de cami bulunuyor. Gazi Süleyman Paşa Cami, 2. Osmanlı Padişahı Orhan Bey’in büyük oğlu Şehzade Gazi Süleyman Paşa tarafından 1331 ile 1335 yılları arasında yaptırılmış. Bölgedeki ilk Osmanlı eserlerinden biri olarak dikkat çekiyor.

Kalınabilecek Yerler

1890’da inşa edilen Hükumet Konağı, ilçenin en güzel yapılarından sadece bir tanesi. Göynük’ün önemli tarihi binaları arasında Akşemsettinoğlu, Caferler, Hacı Müderrisoğlu, Gürcüler ve Türksoylar Konaklarını sayabiliriz. Günümüzde bu tarihi evler restore edilerek pansiyon ve otel olarak hizmete açılmış.Göynük Evleri

Göynük’ten hatıra olarak ne alalım?

Mimari yapısı ve yerleşimiyle tam bir Osmanlı kasabası olan Göynük, Batı Karadeniz’in tüm coğrafi özelliklerini barındırıyor. Yüksek dağlar arasında inci gibi parlayan evleriyle Anadolu’daki Türk yaşayış şeklinin tüm özelliklerini görebileceğiniz ilçede, kadınlar geleneksel kıyafetlerini gündelik hayatlarında da kullanmaya devam ediyor. Beyaz üzerine bordo, kırmızı ve kahve tonlarının hakim olduğu çiçeklerle bezeli şallar, kendine özgü bir örtünme biçimini oluşturuyor. Dokumalarını “üçgen” olarak adlandıran Göynüklü kadınlar, tarlada, evde ve sokakta hep bu şalları kullanıyor. İpek Yolu üzerinde aynı hatta yer alan Beypazarı’nın kadınları dokuz güllü desenleri seçerken Göynüklü kadınlar yedi güllüsünü tercih ediyor.

Göynük’ün özellikleri

Göynük’te gerek halk, gerekse yerel yöneticiler tarihin ve kültürün değerini gerçekten çok iyi bilmişler. Göynük’te görüntüyü bozacak hiçbir yapı yok. Osmanlı sivil mimarinin en güzel örneklerinden olan evler bakımlı ve bembeyaz boyalı. Tarihi dokusunu korumakla kalmayan Göynük, geleneklerini yaşatmanın gayretini de gösteriyor. Göynük ile özdeşleşen, el tezgahlarında dokunan, kısa kenarları ve baş üstüne gelen kısmı desenli, ince pamuklu dokumanın birleşmesinden meydana gelen “Tokalı Örtme” 2016 yılında Türk Patent Enstitüsü tarafından “coğrafi işaretlerin korunması” kapsamında tescillenmiş.

Ne Yiyelim?

Peki Göynük’te ne yenir, ne alınır? Biz hemen çarşı içinde bulunan Osmanlı Restoran’da mola verdik. Sahibi ve çalışanları gayet güler yüzlü. Hoş bir esnaf lokantası. Özellikle yöresel elde kesme eriştesini tavsiye ederiz. Evinize götürmek için satın almanız da mümkün. Bir de yöreye özgü uğut tatlısı var ki bin derde deva. Biz ilk kez duyduk ve hemen satın aldık. Buğdayın çimlendirmesiyle yapılan bir çeşit marmelat olan uğut, tamamen doğal. İçinde hiç şeker olmamasına karşı tadı şekerli gibi. Şeker demişken, yöreye özgü şeker fasulyeyi almadan dönmeyin. Lezzetine doyulmuyor bizden söylemesi. Göynük mutfağının en önemli lezzetlerinden biri de elbette tarhana. Hemen hemen her öğünde bir kase tarhana çorbası sofradaki yerini alıyor. Tarhananın yanında yemek için yöreye özgü Keş peynirini almayı unutmayın.

Daha Fazlası?

Göynük’e kadar gitmişken yemyeşil doğanın içindeki Sünnet ve Çubuk göllerini de görebilirsiniz. Bu göller ve çevresi birçok dizi ve film için plato olarak kullanılmış. Çubuk Gölü’nün kenarındaki yel değirmenleri ise, bir dizi için yaptırılmış. Şu anda terk edilmiş durumda olsalar da göl manzarasıyla birlikte eşsiz bir güzellik oluşturdukları kesin. Dileriz ki bu yel değirmenleri turistik açıdan değerlendirilerek kullanıma açılır.

Göynük öyle huzurlu, öyle keyifli bir yer ki, sayfalarca anlatsak yetmez. Sonbahar bitmeden bu güzelliği siz de görün istiyoruz; zira Göynük bunu fazlasıyla hak ediyor.

Fotoğraflar ve Yazı : Gonca SAĞLIK

Göbeklitepe

Göbeklitepe

Göbeklitepe

Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın yaklaşık 22 km uzaklığında bulunan Örencik Köyü sınırları içerisinde yer alıyor. Aslında 1963 yılından beri, varlığı bilinen ama pek araştırılmamış ve değerinin farkına varılamamış bir yer. İlk araştırmalar yüzey araştırması, yani tarihi ve hatta antik parçaların toprak üstünde bulunması şeklinde 1963 yılında başlıyor ve bu bölgede bir şeylerin olabileceği not ediliyor. Kısaca toprak kazıldığı taktirde altında bir şeyler olabileceği belirleniyor. Ne yazık ki, o tarihlerde yapılan bu çalışma yeterli bir önem arz etmediği için, Göbeklitepe’nin tüm dünyaca bilinirliği, ancak 1994 yılında Alman Arkeolog Klaus Schmidt tarafından yapılan araştırma ile geliyor. Klaus Schmidt, daha önce Anadolu’da yaptığı çalışmalarda ama özellikle Nevali Çori olarak adlandırılan bölgedeki kazılarda rastlanan buluntulara denk yapıların olabileceğini öne sürüyor. Çok kısa sürede ise, bu tahminlerinde haklı olduğu ortaya çıkıyor.


Göbeklitepe Neyi İfade Ediyor

Göbeklitepe’yi anlamak için size kısa bir bilgi vermemiz gerekiyor. Buradaki buluntular bizi Çanak Çömlek Neolitik Çağ dönemine bağlıyor. Normalde bu dönem, insanların yeni yeni tarım ve hayvancılık ile uğraşmaya başladığı bir dönem. Kısaca yerleşik hayata ve ticarete başlandığı bir dönem olarak görebiliriz. Ancak Göbeklitepe bir yerleşim alanı veya bir köy değil. Buradaki buluntular ise en azından şimdilik, yakın çevrede bu tür bir yerleşimin olmadığını göstermekte. Elimizdeki ispatlanmış tek gerçek ise, çıkan buluntuların bizleri M.Ö 10,000’li yıllara götürdüğü. Yani günümüzden yaklaşık 12,000 yıl önce yaşamış insanların bize bıraktıkları bir miras. Bu miras ile birlikte bildiğimiz insanlık tarihi tekrar yazılmak zorunda kalacak gibi. Bu nedenle, artık Atatürk Barajı suları altında kalan Nevali Çori gibi, insanlık tarihi için çok önemli bir nokta diyebiliriz.

Burayı Nasıl Gezmelisiniz?

Göbeklitepe, arabanıza atlayıp, gidip görebileceğiniz bir yer değil. Tabii ki fiziksel olarak böyle bir şey yapabilirsiniz ancak böyle yaparsanız gördüğünüz hiçbir şeyi anlayamayacağınızın garantisini verebiliriz. Her şeyden önce burayı gezmek için Şanlıurfa’ya geldiğinizde, ilk gitmeniz gereken yer Şanlıurfa Arkeoloji ve Haleplibahçe Mozaik Müzesi. Adından da anlaşılacağı gibi burada iki ayrı müze sergi alanı var. Arkeoloji müzesini mümkünse bir tur eşliğinde ve işini iyi bilen bir rehberin anlatımıyla gezmelisiniz. Böylece Göbeklitepe’yi gördüğünüzde, neye baktığınızı çok daha iyi anlayacaksınız. Biz bu konuda şanslıydık. Rehberimiz, bölgeyi çok uzun süredir bilen ve bu bölgede çalışan, aynı zamanda bir Sanat Tarihçisi olan Cenk Bulut olunca, sorduğumuz her sorunun cevabını alarak gezdik.

Balıklıgöl Heykeli

Bu arada, Şanlıurfa Müzesi içerisinde yer alan ve en az Göbeklitepe kadar önemli olan bir başka şey ise Balıklıgöl Heykeli. Bu heykele verilen bir başka isim ise Urfa Adamı.

Balıklıgöl Heykeli, tabanda açılan bir deliğe oturtulacak şekilde yapılmış, yüz hattı belirgin, göz kısmı obsidian ile süslenmiş neolitik dönemden yani yaklaşık olarak 11,500 yıl öncesinden bize bakıyor. Heykel dünyanın bulunan en eski gerçek boyutta yapılmış heykeli olarak anılıyor. 1.80 metre yüksekliğindeki heykelde dikkat çeken bir özellik ise, ellerinin duruşunun hem Göbeklitepe hem de Nevali Çori’dekiler gibi yandan sarkıp önde birleşik olması. Erkeklik organın da detaylandırıldığı heykel, tarihte var olan ilk Tanrının bir Tanrıça yani dişi olduğu bilgisini de şüpheli kılıyor. Yani insanların inandığı ilk Tanrı, şimdiye kadar bilindiği gibi bir dişi değil, bir erkek olma ihtimali çok daha yüksek. Bu müzede Göbeklitepe de bulunan bir çok kalıntıyı da görme şansınız var. Tabii açıklamaları ile beraber.


Şanlıurfa Müzesindeki Göbeklitepe

Müzedeki Göbeklitepe dememizin asıl nedeni, Göbeklitepe’yi ziyaret edemeyecek olsanız bile, orada göreceğiniz kalıntıların kopyalarının, müze içerisinde de sergileniyor olması. Hatta, kalıntıları görecek dahi olsanız, bu müzeye yine de gelmelisiniz. Çünkü Göbeklitepe’de gezebileceğiniz alan, doğal olarak sizin alanın içerisine girmenizi engelleyecek şekilde yapılmış. Ancak müzede, birebir kopyalarının arasında, kafanızda onlarca soru ve meraklı gözlerle gezebilme şansınız var.

Göbeklitepe Müze

Göbeklitepe hakkında bilinenler

Bunca ön ve yan bilgi verdikten sonra, size artık Göbekli’yi anlatmanın zamanı geldi. Daha iyi anlayabilmeniz için verdiğimiz bilgilerin sizi sıkmadığını umarak, asıl bilgilere geçebiliriz.

Göbekli bir tapınak mı?

İlk bulunduğu zaman akla ilk gelen şey, buranın bir tapınak veya ritüel alanı olduğu yönündeydi. Hatta Dünyanın en eski tapınağı keşfedildi diye düşünüldü. Zira benzer bir yapı olan Stonehenge de tam olarak ne olduğu bilinmeyen bir yerdi. Gerçi orası Göbekli’den yaklaşık 4500 yıl sonra yapılmıştı. Sonradan Stonehenge için mezarlık olduğu görüşü ağırlık kazandı. Göbekli ise bir tapınak izlenimi vermekten çok, bir toplanma alanı hüviyetinde. Buraya tapınak gözüyle bakmak, buradan çıkanlara ters düşüyor. Herhangi bir sunak veya adak alanı olmaması, kazı esnasında adak olarak sunulan canlı kalıntılarının olmaması da, tapınak olmama ihtimalini arttırıyor.


Buranın inşaatı nasıl gerçekleşti?

Herşeyden önce, Göbeklitepe’de bulunan taşların, hemen etrafta bulunan taşlardan olduğunu söylemek gerek. Yani özellikle T şeklindeki taşlar, yatay halinde etraftaki taşlardan yontularak yapılıp buraya taşınmışlar. Bir diğer önemli nokta ise, en büyük dairesel yapının, en eskisi olması. En derin noktadan yüzeye doğru gelindikçe, bu dairesel yapılar hem küçülüyor, hem de T taşların boyu kısalıyor. Üzerlerindeki işçilik de daha gelişigüzel bir hal alıyor. Kısaca en eski yapı en güzel ve en büyüğü.Göbekli ufak daire

Göbeklitepe’yi yapanlar burada mı yaşıyorlardı?T taş

Hayır. En azından şimdilik bilinen gerçek, etrafta bir yerleşim izi ve mezarlığa rastlanılmamış olması. O dönemde insanlar daha ufak topluluklar halinde ve avcı/toplayıcı şeklinde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Zaten burayı önemli kılan nokta, ufak topluluklar halinde yaşayanların bir araya gelerek, belkide yüzlerce taş ustasının ve işçinin, ihtiyaçlarını karşılayarak burayı yapmalarına imkan sağlamaları. Bu çok ciddi bir hiyerarşi ve çalışma düzeni gerektiriyor.

T Taşlar neyi ifade ediyor?

Göbeklitepe’de bulunan T şeklindeki taşların insanları temsil ettiği söylenmekte. Zaten bunu taşlara bakınca da anlayabiliyorsunuz. Taşların yan kesimlerinden ön taraflarına geçen, kol ve el motifleri var. Ancak Balıklıgöl Heykelini yapabilenlerin neden T taşlara insan yüzü yapmadıkları bir başka tartışma konusu. Gerek alanın değişik yerlerinde gerekse T taşlar üzerinde hayvan motiflerine rastlıyorsunuz. Ancak bunlar, mitolojik yaratıklar değil. Tamamı bu bölgede yaşayan vahşi hayvanların motifleri. Belki bir güç, belki de koruma anlamı ifade etsin diye konulmuş olabilirler. Daha önceleri buranın üstü açık bir alan olduğu düşünülse de, özellikle D Yapısı olarak adlandırılan dairenin gerek tabanı gerekse duvarlarındaki sıvaların iyi korunmuş olması, üstlerinin kapalı olarak inşa edildiğini göstermekte. Yani bu daireler, ortada bulunan 2 büyük ve yanlarda bulunan 10 kadar daha küçük T taşları kullanılarak tepeleri kapatılmış alanlardı.


Göbeklitepe’de T taşların haricinde ne bulundu?

Göbeklitepe’de bulunanlar daha çok buradaki üretim ve tüketim faaliyetlerine yönelik şeyler. Etraf alanda çok sayıda taş işçiliği ile ilgili kullanılan malzemelerin bulunması, buradaki heykel ve taşların yine burada yapıldıklarına işaret ediyor. Bunun haricinde yine çok fazla miktarda avlanmış hayvan kemikleri bulunmuş durumda. Tamamı et tüketimi için avlanan hayvanlar bunlar. Yani ehlileştirilmemiş olanlar. Bunun yanı sıra yine yemek için toplanmış bitki kalıntıları da bulunmakta. Daha da önemlisi, hacimleri 160 litreye kadar ulaşan ve içinde bira tutulduğu düşünülen büyük kaplar var. Kapların bilimsel incelemesi sonucunda alkollü içecek barındırdığı düşünülüyor. Tüm bunlar buranın bir anlamda şölen etkinlikliklerine de ev sahipliği yaptığı izlenimini oluşturuyor.  Doğum yapan kadın

Yine bir başka dikkat çekici nokta ise, tüm Göbeklitepe alanı içerisinde, kadın şeklinde bir heykel, çizim veya kadınlar ile ilgili bir malzeme olarak tek bir taş üstü kazılmış figür bulunmuş durumda. Bu figürde çok net bir şekilde bacakları iki yana açılmış kadın motifi var. Cinsel organ bölümünde ise dışarıya doğru çıkmakta olan bir şeyler çizilmiş. Bunun bir doğum sahnesi olma ihtimali var. Eğer öyle ise, dünya tarihinin en eski doğum sahnesini gösteren bir kalıntı olduğunu söyleyebiliriz. Bu kalıntıyı Şanlıurfa Müzesinde görebilmektesiniz.

Göbeklitepe terk mi edildi?

Yazının başlarında da belirtildiği gibi, aslında bu alan, genel olarak değişik zaman dilimlerinde, aynı amaç için üst üste yapılmış bir yapılar topluluğu. Burada geçen zaman dilimi ise binlerce yıl olarak ölçülüyor. Bir dairenin üstüne veya yanına, değişik zaman dilimlerinde daha küçük olmakla birlikte başkaları eklenmiş. En üst katmanlara gelindiğinde ise, T taşlar daha küçük, üstlerinde bulunan motifler ise daha özensiz yapılmış durumda. Arkeologlar bu durumu, bu alanın önemini gittikçe yitirmesinden dolayı giderek küçülen yapıların, daha az emekle inşa edildiği şeklinde açıklamaktalar.

Göbeklitepe Hayvan Heykelleri

Bunun yanı sıra, Göbeklitepe’deki bu dairelerin tamamının bilinçli bir şekilde, önce içleri temizlenip, ardından üstlerinin toprakla örtüldüğü düşünülüyor. Hatta arkeologlar, bu sebeple, burayı yapan veya kullananlara ait kalıntıların bulunamadığını düşünüyorlar.

Yakın noktalarda bir yerleşim yerinin olmaması, burayı bir sebeple bir toplanma alanı olarak düşündürürken, yerleşim yerlerinin büyüyerek nüfuslarının artması sonucu, bu tür toplanma alanlarının ortak bir nokta yerine, yerleşim yeri yakınına yapıldığı ve bu sebeple Göbeklitepe’nin kullanımının giderek azaldığı görüşü öne sürülüyor. Bu az kullanım nedeniyle en son noktada, üstünün tamamen kapatıldığı ve unutulmaya terk edildiği düşünülüyor.

Ancak yerel halk için burası her zaman kutsiyet arz eden bir tepe olarak anılmış.

Sonuç olarak

Göbeklitepe, bir kaç yıl öncesine kadar gerek yerli gerekse yabancı turistin pek bilmediği bir yer olsa da, günümüzde gerek Bakanlık gerekse turizm paydaşları tarafından yapılan çalışmalar ile hak ettiği üne kavuşmakta olan bir yer. Henüz tam bilinirlik seviyesine ulaştığı söylenemez ancak, yapılan çalışmalar önümüzdeki bir kaç yıl için daha umut verici. Buluntular hem tüm dünya, hem de Türkiye için son derece önemli. Onun hakkında bizim burada yazdıklarımız dahil, şu ana kadar bilinen her şey, burada veya başka bir alanda yapılacak yeni bir keşifle, tamamen yanlış bir duruma düşebilir. Ama sonuç olarak, UNESCO Dünya Mirası Listesi içerisine giren bu tarihi yeri mutlaka görmeniz gerekir diyebiliriz.

Atatürk Müzesi Balmumu heykelweb

Atatürk Müzesi

Atatürk Müzesi

Şişli’nin en kalabalık caddelerinden biri olan Halaskargazi Caddesi’nde, koca binaların arasından bir ışık gibi parlayan Atatürk Müzesi binasının önündeyiz.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk 16 Mayıs 1919 sabahı bu evden çıkarak Bandırma vapuruyla Samsun’a özgürlük mücadelesine gitmiş.  Tarihi önemi çok büyük olan binanın giriş kapısının hemen üzerindeki yazı dikkat çekiyor: “Atatürk vatanın kurtuluşunu 1919 senesinde bu evde hazırladı.” Heyecanla kapıdan içeri giriyoruz. Hemen sağ tarafta Gençliğe Hitabe ve Ata’mızın kaleme aldığı bir yazı asılı.

Atatürk, Suriye Cephesi’nden ayrıldıktan sonra 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelerek Pera Palas’daki 101 no’lu odaya yerleşmiş. Bir süre burada kaldıktan sonra önce yakın dostu Salih Fansa’nın Beyoğlu’ndaki evinde kalmış, sonra da Şişli’deki bu üç katlı köşkü kiralamış. Bu köşke taşındıktan sonra, Akaretler’de kalan annesi ve kız kardeşini de yanına alarak evin 3. katını onlara ayırmış. Atatürk evin orta katına kendisi yerleşerek, arka bahçeye bakan odayı da yatak odası olarak kullanmış. Büyük salonu toplantı salonu olarak kullanılıyormuş. Atatürk ve silah arkadaşları işte bu toplantı salonunda vatanın geleceği için sabahlara dek sürek önemli toplantılar yapmışlar. Çalışma arkadaşları arasında, İsmet (İnönü) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy)Paşa, Kazım (Karabekir) Paşa ve Rauf Orbay gibi önemli isimler sayılabilir.

İşgalden Kurtuluşa

İstanbul’un işgal altında olduğu o günlerde bu evin duvarlarında yankılanan sesleri duyuyor gibi müzede ilerliyoruz. Kırmızı halılarla kaplı, ahşap korkuluklu merdivenlerden ağır ağır çıkarak, “Atatürk’ün Kurtuluş planlamasını yaptığı yer” olarak tanımlanan büyük salona ulaşıyoruz. Bir masanın başındaki balmumu heykeliyle Atatürk işte karşımızda. Üzerinde üniforma ve önündeki defterle bizi işgal yıllarının o hareketli günlerine götüren bu görüntü karşısında heyecanımızı saklayamıyoruz. Yine bu katta salonun karşısındaki odada dikkat çeken bir eşya da, Amerika Devlet Başkanı Roosevelt’in Atatürk’e hediye ettiği müzik dolabı. Dolabın hemen karşısında Atatürk’ün Selanik’te dünyaya geldiği evin maketi ve Atatürk’ün ‘Sahibinin Sesi’ etiketli dinlediği plağı. Gazi Mustafa Kemal Paşa adına Ankara’da düzenlenen nüfus kağıdı ve kartvizitleri aynı camekanda sergilenmiş.

Mustafa Kemal’in Aralık 1918 ve 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında yaşadığı bu ev, 28 Mayıs 1928’de İstanbul Belediyesi tarafından satın alınmış. Yapı, dönemin Belediye Başkanı Lütfi Kırdar tarafından “Atatürk İnkılabı Müzesi” olarak  15 Haziran 1942 tarihinde ziyarete açılmış.

Müze Koleksiyonu

Müzede başka yerde rastlayamayacağınız birçok hatırayı görme şansınız olacak. Atatürk Müzesi koleksiyonunun önemli bölümünü Atatürk`ün kişisel eşyaları, kıyafetleri, üniformaları, askeri ve sivil yaşamına ait fotoğrafları, el yazısı ile yazdığı çeşitli belgeleri, madalyaları, hatıra eşyaları oluşturmakta.

Müzeye kız kardeşi Makbule Atadan tarafından armağan edilen eşyalar arasında sivil giysiler, “Mustafa Kemal’’ armasını taşıyan mendil ve gömlekler ile iç çamaşırları bulunmakta. Müşir üniforması ve Sivas Kongresinde giydiği elbise, tarihi değeri önemle vurgulanacak parçalar arasında. Yazı takımı ile ilgili parçalar, sigara tabakaları, madalyalar ve hatıra eşyaları arasında yer almakta.

Ressam İbrahim Çallı ve Zeki Kocamemi tarafından yapılmış yağlı boya tablolar da koleksiyonun önemli parçalarından. Müzede orijinal eserler arasında V.Pisani tarafından yapılmış olan ve Kurtuluş Savaşı’nı simgeleyen suluboya tablolar da bulunmakta. Ata’mızın yatak odasının da sergilendiği müzede, daha önce hiç görmediğimiz bir avuç altın sarısı saç ve altın dişinin de görünce çok şaşırıyoruz. Hep fotoğraflardan gördüğümüz sapsarı saçları karşımızda görmek bambaşka bir duygu.

Müzenin bir güzel yanı da girişte hemen sağ taraftaki salonda bir kütüphanenin yer alması. Vaktiniz arsa oturup kitap sayfaları arasında kaybolabilirsiniz. 3. kat ise devrimlerle ilgili fotoğrafları, Atatürk hakkında yazılmış çeşitli kitapları, gazeteleri, ölümüne ait fotoğrafları ve bir kavanozun içinde bulunan Anıtkabir’den getirilmiş toprağı görebileceğiniz yer.

Şehrin en merkezi yerlerinden birinde yer alan bu müzeyi ücretsiz gezebilirsiniz. Müzenin çalışanları da çok güleryüzlü, ilgili ve yardımsever. Müzenin öneminin farkındalar ve ziyaretçi sayısının artması için ellerinden geleni yapıyorlar.

Unutmayalım ki böylesi önemli yerleri yalnız bırakmayıp ziyaretlerimizle desteklemek de bizlerin yükümlülüğüdür.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca SAĞLIK

açık denizweb

Kilyos : İstanbul’un yazlık yeri

Kilyos : İstanbul’un yazlık yeri

Belgrad Ormanının arasından ilerliyor, hem gözümüze hem ruhumuza bayram ettirerek Kilyos’a geliyoruz. İstanbul’un sayfiye yeri bu şirin beldenin kıymetini sadece yazın bilmek olmaz ki.. Kilyos her mevsim güzel. Koca şehrimizin Karadeniz’e açılan sahili, her daim dalgalı denizi, uçsuz bucaksız kumsalları, çay bahçeleri ve temiz havasıyla emrinize amade.

Biz hafta içi sakin bir sabahı tercih ediyoruz. Amacımız şehrin keşmekeşinden birkaç saat çalabilmek. Yerleşimin çok eski çağlarda başladığı Kilyos, o yıllardan günümüze kadar balıkçı kasabası olarak adını duyurmuş. Kilyos’un yıldızı Roma İmparatorluğu döneminde parlamış. İmparatorluk yıkılınca Bizans topraklarına katılan bu şirin belde, coğrafi konumu ve denize hâkim oluşu sebebiyle uygarlıklar için hep gözde bir yer olmuş. Bu balıkçı kasabası uzun bir süre Cenevizlilerin hâkimiyetinde kalmış. Haçlı Seferleri döneminde bölgede yaşanan kargaşadan sonra Osmanlı hâkimiyetine giren Kilyos, Levanten nüfusuyla her dönem kozmopolit bir yerleşim merkezi olmuş.



Cumhuriyet döneminde Sarıyer ilçesine bağlanan Kilyos’un turizm anlamında gelişmesi 1960’lı yıllara denk gelmekte. İstanbul’un önde gelen ailelerinin yazlıklarının olduğu bölgede bu evlere günümüzde de rastlamak mümkün. Özellikle çarşı içinde gezerken 60’lı yılların kokusu burnunuza gelecek.

Kilyos ‘ta bir başka Ceneviz Kalesi

Bölgenin en önemli tarihi yapısı Cenevizlilerden kalma kale. Askeri alan içinde kalan kale, Sultan 2. Mahmut döneminde restore edilmiş. Kalenin ortasında bir de sarnıç var. Sarnıçların yağmur sularıyla dolması için çok da güzel bir sistem kurulmuş. Taş yapımı kalenin kemerli ve korunaklı muhafız bölümleri aynen korunmuş. Kalenin içinde 8 top bulunuyor. Kale kapısının üzerinde Sultan 2. Mahmut’un bir de tuğrası var. Üç yüksek noktadaki su terazileri kaledeki sarnıçtan su dağıtan sistemin birer parçası durumunda.

Kilyos isminin Rumca ‘kum’ anlamına gelen Kilya sözcüğünden türediği söylenir. Beldenin adı resmi kaynaklarda Kumköy diye geçmekte. Zaten geçmişte Kilyos’un nüfusu ağırlıklı olarak Rumlardan oluşuyormuş.1877 Rus Harbi sonrası göç almaya başlayan beldede, 1923-1924 mübadelesi ile Rumlardan eser kalmamış.

Kilyos’ta bir de anıt ağaç özelliğini taşıyan çınar ağacı bulunmakta. Kilyos Kalesi arenasında bulunan ağacın boyu 28 metre, çevresi 34 metre. Ağacın üzerinde bulunan künyede 563 yaşında olduğu yazılı. Kilyos’un eskileri, bu ağacın İstanbul’un fethi anısına diktirildiğini söylüyorlar.

Kilyos deyince hepinizin aklına hiç şüphe yok ki deniz geliyor. Yaz mevsiminde çok sayıdaki plajlar tatil yörelerini aratmayacak kadar kalabalık oluyor. Özellikle hafta sonları iğne atılsa yere düşmeyecek kadar yoğun olan sahiller, kış mevsiminde oldukça ıssız. Kumsala inip yürüyüş yaptığımızda sahildeki beyaz atları görüyoruz. Adeta kartpostal güzelliğindeki bu manzaraya, atları ürkütmemek için uzaktan bakmayı tercih ediyoruz.

Kumsaldan devam edince sahildeki iki taş iskeleye geliyoruz. Bu iskeleler 18. Yüzyılda yapılmış birer tarihi eser. Köy balıkçıları tarafından aktif olarak kullanılan iskelelerin üzerinde balıkçı ağları onarılmayı bekliyordu. Rüzgârın etkisiyle iyice kabaran denizin coşkusuyla şahane fotoğraflar çektik. Kayıkhanede bir kahve içip Kilyos’a tepeden bakabileceğimiz bir çay bahçesinde çıtır çıtır yanan odun sobasının yanında köy kahvaltısı ettik.

Tarihi eser yönünden çok zengin olmasa da, doğal güzelliği ve deniziyle şehir merkezine 30 km. mesafedeki bu belde sakinliği seven gezginleri bekliyor.

Gonca SAĞLIK

Atatürk ün odasıweb

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas Atatürk Müzesi için yine Pera Palas Otel’in önündeyiz. Sade, vakur ve iddialı duruşuyla Tepebaşı’nda boy gösteren bu bina tarihte öyle çok olaya tanıklık etmiş ki. Bu merakla otelin kapısından içeri giriyor ve ilk anda o eşsiz mimarinin etkisi altında kalıyoruz. Birkaç basamak çıkıp Kubbeli Salon’a giriyoruz. Bu salon otelin kalbi desek yanlış olmaz. Bir yorgunluk kahvesi söyleyip etrafı incelemeye başlıyoruz. Koyu bordo rengin hâkim olduğu salonun kubbeleri çok etkileyici. Az ileride bir kütüphane, gösterişli koltuklar, duvarlarda tablolar ve bir piyano. Her gün çay saati adı altında bu piyanodan çıkan şahane melodileri duymak, klasik şarkılara eşlik etmek mümkün. Piyanoyu çalan ise dünyaca ünlü caz sanatçımız İlham Gencer. Bizim kendisini dinleme ve sohbet etme şansımız oldu. Size tavsiyemiz bu fırsatı kaçırmayın, bu etkinlikteki yerinizi alın.

Otelin kendisi müze

Oteli gezmeye başlıyoruz. Kalın ve gösterişli halılarla kaplanmış merdivenlerden usulca çıkarken bu otelde neler yaşandığını şöyle bir hatırlıyoruz. Otelin yapılma nedeninin ucunda bir gezi var. Paris‘ten İstanbul‘a Orient Express treni ile gelmek isteyenler için 1892’de yapılan otel İstanbul’un ilk lüks oteli olma özelliğine sahip. Doğuya seyahat etmek üzere yola çıkan yolcular arasında bürokratlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler ve zenginler var. Haliyle bu yolcuları ağırlayacak bir lüks otel ihtiyacı doğuyor ve o dönemin İstanbul’unun Avrupa’sı kabul edilen Pera’da (Beyoğlu) 3 yıl gibi kısa bir sürede dönemin en pahalı ithal taşları kullanılarak bir otel inşa ediliyor. Açılışı da şanına yaraşır ihtişamlı bir baloyla yapılıyor.

Pera Palas 1950’li yılına kadar Ortadoğu’nun en gözde otellerinden bir olmuş. Otelde kapı kollarına varıncaya dek her şey ilk günkü özelliğini koruyor. Türkiye’nin ilk elektrikli asansörüne sahip bina, saraydan sonra tek sıcak su kullanılan yapı olarak da tarihteki yerini almış.

İstanbul’u modernleştiren mimar

Binanın mimarı İstanbul’un çok fazla önemli yapısında da ismini görebileceğimiz Alexandre Vallaury.  Osmanlının kalıplaşmış mimari yapısal özelliklerini yıkmasıyla bilinen Vallaury, İstanbul’un modernleşme yolundaki önemli yapılarına yaptığı katkılarla ismini tarihin tozlu sayfalarına yazdırmayı başarmış.

Pera Palas tarihi önemi kadar ağırladığı konuklarıyla da ünlü. Bu konuklardan bazıları, II. Elizabeth, VIII.Edward, Kral Zogo, Maria Callas, Jacqueline Kennedy, Agatha Christie, Pierre Loti, Ernest Hemingway ve ünlü casuslar Mata Hari, Cicero’dur. Fakat bu konuklar arasında öyle bir isim var ki, bir milletin kaderini değiştirmiş, bu toprakların büyük kahramanı olarak adını altın harflerle gönüllere ve tarihe yazdırmış. Bu isim ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten başkası değil. Büyük komutan işgal yıllarında burada kalmış, yıllar içinde burayı adeta ikinci evi gibi kullanmış. Burada kaldığı oda, doğumunun 100. Yılında bir müze haline getirilmiş. Bu sebeple Pera Palas bir müze otel özelliğini taşıyor.

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas’ın muhteşem mimarisi ve özelliklerinin etkisinde kalmışken 101 no’lu odaya geliyoruz. Ata’mızın kaldığı bu müze oda her gün 10.00-11.00, 15.00-16.00 saatleri arasında ücretsiz gezilebiliyor. Odada bir görevli, hem Türkçe hem de İngilizce konuşarak ziyaretçileri bilgilendiriyor.

Odanın içinde gezerken duygulanmamak elde değil. 1917 senesinden sonra bu duvarların içinde bir tarih yazılmış, çok önemli toplantılar yapılmış. Atatürk’ün şahsi eşyalarının sergilendiği oda, çok sevdiği şafak pembesi ve gündoğumu rengiyle döşenmiş. Sergilenen eşyalar çeşitli müze ve müzayedelerden elde edilmiş. Atatürk’ü anlatan yabancı kitaplar, imzalı kartpostallar, aile fotoğrafları, dönemin dergileri ve madalyalarını görmek mümkün. Ortada duran sehpada o döneme ait Ulus, Son Posta ve Cumhuriyet gazeteleri de sanki az önce okunmuş da oraya bırakılmış gibi.

Odada camekân içerisinde sergilenen 2 adet halı dikkatimizi çekiyor. Görevli anlatınca işin esrarengiz yönü tüylerimizi diken diken etmeye yetiyor:

Mucize Halı Hikayesi

1929 yılında zamanın Hindistan mihracelerinden biri Atatürk’ü ziyarete geliyor. Ve Atatürk’e unutulmaz bir hediye vermek istiyor. Bunun için kâhinine farklı bir hediye hazırlaması emrini veriyor. Kâhin de küçük bir halı dokutuyor ve mihraceye sunuyor. Halıyı çok beğenen Mihrace, Atatürk’e hediye ediyor Buraya kadar her şey normal. Asıl şaşırtıcı olan halının üzerindeki şifre. Halının üzerinde bir saat motifi var ve bu saat 09.07’yi gösteriyor. Bilindiği gibi Atatürk’ün ölüm saati 09.05. Ancak beyin, kalp durduktan sonra 2 dakika daha yaşayabiliyor. Yani halıdaki saat Atatürk’ün beyin ölümünün gerçekleştiği saat. Ve saatin etrafı 10 adet kasımpatı çiçeğiyle süslenmiş. Yani 10 Kasım. Bu ilginç detaydan etkilenmemek mümkün değil.

101 no’lu oda her yönüyle bizleri etkisi altına alırken aklımıza şu not geliyor:

İşgal güçleri komutanı General Harrington olmak üzere bir kısım işgal askerleri Pera Palas’ta salonunun bir köşesinde otururlarken Mustafa Kemal, tüm ihtişamıyla Orinet Bar’dan içeri girer ve oturanların dikkatini çeker. Komutanlar, görevlilerden gelenin kim olduğunu sorarlar ve Mustafa Kemal olduğunu öğrenirler. Onlar için Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşı’nın en ünlü komutanlarından biridir. Bu nedenle de masalarına davet etmek isterler. Ancak Mustafa Kemal, her zamanki kıvrak zekâsıyla “Her ne kadar şu anda İstanbul’un sahibi onlar gibi görünse de, yakında gidecekler. Bu nedenle kendileri burada misafirdir. Bizde de misafirler ağırlanır. O yüzden arzu ederlerse onlar benim masama buyurabilirler!” der.

Büyük askeri dehası karşısında tüm dünyanın saygı duyduğu Ata’mızı rahmetle ve minnetle anarken, bir otelin duvarları ardında ne çok giz saklandığına bir kez daha şaşırıyoruz.

Her köşesinde bir sır saklı olan İstanbul’u sevmek için bir nedeni daha heybemize ekleyip, keşfetmeye devam ediyoruz.

Yazı ve Fotoğraflar: Gonca SAĞLIK

Sen Pier Han Duvarıweb

Sen Piyer Hanı

Sen Piyer Hanı

Karaköy Bankalar Caddesi’nden bir ara sokağa girince çift kanadı açık bir kapı ve hemen yanındaki Sen Piyer Hanı tabelası ilgimizi çekiyor. Rotamıza kısa bir ara verip hanı incelemeye başlıyoruz. Bu şahane yapı, Bankalar Caddesi ile Eski Banker Sokağının kesiştiği yerde bulunuyor. Sokak dar, karanlık ve bakımsız. İlk bakışta tenhalığından çekinsek de, Han’ın güzelliği bizi kendine çekiyor. Bu sokak İstanbul’un en eski sokaklarından. Cenevizliler döneminden kalma çok sayıda eser barındırıyor. Fakat çoğu bakımsız, yalnızlığa ve yıkılmaya terk edilmiş durumda. Galata surları bu bölge için çok önemli. Semtin tarihini Galata yazımızda aktarmıştık. Bu bölge için çok önemli ailelerden biri de hiç şüphesiz Kamondo Ailesi. Bu aile Galata’yı var eden çok sayıda eser yaparken, son yıllarında ekonomik kaygılarından ötürü yok etmek konusunda da etki sahibi olmuş. Yapılardaki taşları satıp para kazanma düşüncesi nedeniyle bazı eserler zarar görmüş. İşte bu eserlerden biri Sen Piyer Han.

Osmanlı Bankasının Ev Sahibi Sen Piyer Hanı

Tamamı taş olan bina, Fransız Elçisi Comte de Saint Priest tarafından yaptırılmış. Yapılış tarihinin 1770-1775 yılları olduğu tahmin edilen yapı, birden fazla binanın birbirine bağlanmasından oluşuyor. Kâgir yapı birden fazla onarımdan geçirilmiş. Hanı önce dışardan incelemeye başladığımızda Ceneviz armalarının hala durduğunu görüyoruz. Armalar arasında St. Priest ailesinin “Fluur de Lys” armasını da görmek mümkün.

Osmanlı Bankası inşa edilirken, Hazine’ye ait altınlar uzun süre bu handa saklanmış. Daha sonra ise Osmanlı’da ilk Merkez Bankası görevini yerine getiren Osmanlı Bankası ilk olarak bu binada faaliyete geçmiş. (1856) Osmanlı Bankası 1892 senesinde Bankalar Caddesi’ndeki yeni binasına taşınınca, bina han olarak kullanılmaya başlanmış. Bu yeni binanın mimarı Fransız kökenli Vallaury, Osmanlı Bankası’nın buradan taşınmasından hemen sonra şair Chernier’in anısına adını taşıyan bir kitabe koydurmuş. Şairin bu binada doğduğunu ortaya atan iddialar olsa da, tarihlere bakıldığında bunun doğru olmadığını anlamak kolay olacak. Zaten bu kitabe de binanın boşaltıldığı geçmiş yıllarda yerinden kaldırılmış. Burası bir dönem İtalyan Ticaret Odası olarak da kullanılmış.

Vandalizm Daimi Problem

Bilindiği üzere Karaköy-Galata bölgesi tarihsel süreç içinde bir liman bölgesi olarak sosyal ve ticari anlamda önem taşımış. Ticaretin kalbinin attığı merkezlerdeki böylesi hanlar da hep çok önemli olmuş. Günümüze kadar ulaşabilen ve birinci sınıf tarihi eser statüsünde yer alan bu yapıları korumak, hak ettiği değeri vermek büyük önem taşıyor. Gelin görün ki binanın bugünkü hali içler açısı. Tarihi duvarlar sprey boyalarla boyanmış, yazılar yazılmış ve resimler çizilmiş. Hanın içine giriyoruz, izinsiz girilmemesi ve fotoğraf çekilmemesi yönünde uyarı yazısı dikkatimizi çekiyor. Yanımıza gelen görevli de bizi bu yönde uyarınca kapıdan içeri girdiğimiz yerden görüntü alabiliyoruz. Mermer merdivenlerdeki aşınmışlık, geçmişte buradan nicelerinin gelip geçtiği düşüncesiyle, bizi çok etkiledi. Nice yaşanmışlığın olduğu bu binalar nasıl da değerli.

Böylesi önemli eserlerin hak ettikleri değere kavuşabilmeleri temennisiyle yolumuza devam ediyoruz.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca Sağlık

CAmi genelweb

Arap Camii

Arap Camii

Karaköy’ün bilinmeyen yanı Perşembe Pazarı’nın sokaklarında Arap Camii’nin izini sürüyoruz. Bu sebeple, alışılmış, sosyal medyanın insanı yutan ‘bir yerde olma’ furyasının akışına karşı duruyor, semtin ihmal edilen diğer yanını gezmeye başlıyoruz.  Hafta içi iş saati olduğu için her yer çok kalabalık. Çarpık binalar arasında ilerlerken karşımıza tüm haşmeti ve tarihin ağırlığını taşıyan güzelliğiyle Arap Camii çıkıyor. Alıştığımız camilerden çok farklı. Bizi kendisine çekiyor ve gezmeye başlıyoruz.

Bilindiği üzere Hz. Muhammed (S.A.V), “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” buyurmuştur. Bu Hadis-I Şerif’in peşine yüzlerce Müslüman, İstanbul’u fethetme hayaliyle yaşamış. İslam Ordusu gerek karadan gerekse denizden bu büyülü şehri 3 kez kuşatmış. 3. Kuşatma 717 senesinde ünlü komutan Mesleme bin Abdülmelik tarafından yapılmış. Bu kuşatmada Galata bölgesi ele geçirilmiş. 1 yıl süren kuşatma sonrasında kale içi fethedilemese de 7 sene boyunca askerleriyle birlikte burada kalmış. İşte bu dönemde Abdülmelik Bizans kralı Leon ile bir anlaşma yaparak ibadet edebilmeleri için Arap Camiini inşa ettirmiş. 1300 yıldan eski olan bu Camii’de İstanbul’da ilk ezan sesi duyulmuş. Arap Camii İstanbul’un ilk Camisi olarak tarihteki yerini gururla almış.

Abdülmelik, 7 yıl sonra Şam’da başlayan ayaklanmaları bastırması için geri çağırılınca İstanbul kuşatması da sona ermiş. Müslümanlar bölgeyi terk ettiği halde Camii 800 yılına kadar asıl haliyle kalmış. Daha sonra Galata bölgesine egemen olan Cenevizliler’in baskısıyla camii kiliseye çevrilmiş. Çan kulesi de o yıllarda ilave edilmiş.

Fatih’li dönem ve sonrası Arap Camii

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden 2 yıl sonra ise yapı aslına; Çan kulesi minareye, kilise de camiye döndürülür. Fatih Sultan Mehmet, Caminin avlusuna Mesleme bin Abdülmelik adına bir makam yaptırır. Bazı rivayetlerde Mesleme’nin kabrinin Arap Camii’nin önünde olabileceği dile getirilir. Arap Camii’nin bir özelliği de ahşap olması. Bir de ilginç bilgi var, binanın ahşap yapısına tahta kuruları asla yanaşmıyormuş. İsmini ise, 1492’den sonra Endülüs’ten bölgeye göç eden Araplardan aldığı rivayet edilir. Mimari yapısının Endülüs eserlerine benziyor olması bu rivayeti güçlendirir nitelikte.

Caminin mimari yapısı Arap mimarisiyle benzerlik taşıyor. Minare yapısı Emevi Camii’nin bir benzeri durumunda. Yapı, tarihsel süreç içinde birden fazla yangın geçirmiş. Camiye yapılan en önemli katkı da 2. Mustafa’nın eşi Saliha Sultan tarafından yaptırılan Şadırvan olmuş.

Karaköy Perşembe Pazarı’nın sokaklarında kaybolduğumuz bir günde karşımıza çıkan eser, Mahkeme Sokağı’ndan sola dönünce karşınıza çıkacak. Siz de gidin, Karaköy’ün ihmal edilen bu güzel sokaklarındaki tarihe tanıklık edin.

Gonca SAĞLIK

Cukurcuma genel fotoweb

Çukurcuma

Çukurcuma

Beyoğlu bölgesinin gezmekle bitmeyeceğinin bir kanıtı olan Çukurcuma ’dayız. Adını bölgenin en çukur köşesinde bulunmasından ötürü aldığı düşünülebilir. Bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet fetih zamanı, ‘Cuma namazını şu çukurda kılalım’ demiş.İsim hikâyesi ne olursa olsun, ismiyle müsemma bir yer burası. Galatasaray bölgesinden Karaköy’e inerken çukur bir alanda nostaljik saatler geçirmeye hazır olun. Nostaljik diyoruz çünkü İstanbul’un en meşhur antikacıları burada yer alıyor. Son yıllarda gerek bu dükkânları, gerek restore edilmiş binaları, kafeler ve evleriyle keşif sevenlerin önemli duraklarından biri olmuş durumda. Buraya geçmişin satıldığı semt desek yanlış olmaz. Antikacılarda neler yok ki. Ünlü yalılardan çıkma kıymetli avizeler, dönemin bisküvi kutuları, resimler, mobilyalar, takılar, aynalar, oyuncaklar ve hatta bebek arabaları.. Aradığınız tüm antika eşyalar bu sokaklarda sizleri bekliyor.

İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Çukurcuma’nın tarihinin 5 asır önceye dayandığı biliniyor. Art Nouveau tarzında binaların arasında yürürken kendinizi bir Avrupa şehrinde hissedeceksiniz. Semtin farkını net olarak anlayabilmek için Taksim’den başlayın ve Sıraselviler üzerinden yürüyerek Çukurcuma’ya ulaşın.

Semt elbette sadece antikacılardan ibaret değil. Semtin adıyla anılan Camii, bugünkü halini 1823’dek Firuzağa yangınından sonra almış. Çukurcuma Camii ve hemen karşısındaki çeşme semte değer katıyor. Semtin bir diğer önemli simgesi de Asri Turşucu. Adile Naşit ve Münir Özkul’un başrolünü paylaştığı ‘Neşeli Günler’ filmini bilmeyenimiz var mı? İşte bu filmin çekildiği, turşu limondan mı sirkeden mi yapılır kavgalarının yaşandığı bu dükkân 1938’den beri hizmet veriyor. Kapıdan içeri girer girmez mevcut atmosferiyle sizi o günlere götürecek turşucuda 40’a yakın çeşit turşu satılıyor. Turşuların tadına bakıyor, anılarımızı tazeliyor ve semti keşfetmeye devam ediyoruz. Buradan çıkıp sola döndüğünüzde 50 metre kadar sağda Adile Naşit Çıkmazı’nı göreceksiniz. Turşucu ve bu çıkmaz Cihangir ve Çukurcuma’nın kesiştiği bölgede yer alıyor. Daha önce Cihangir yazımızda da bahsettiğimiz halde burada yazmadan edemedik.

Çukurcuma ve Faik Paşa

Çukurcuma Beyoğlu bölgesinin en küçük yerlerinden biri. Fakat buna rağmen hiç bıkmadan saatlerce gezebilir, her sokakta bir sürprizle karşılaşabilir, tüm bu eylemleri hiç ama hiç sıkılmadan gerçekleştirebilirsiniz. Bu keyif noktalarından biri de Faik Paşa Sokağı. Burası aslında ufak çapta bir yokuş. Peki kim bu Faik Paşa?

Erol Taş Sokağı

Faik Paşa aslında yoksul bir İtalyan ailenin çocuğu olarak Yunanistan’da dünyaya gelen Francesco Della Suda isimli bir eczacı. Ailesini kaybedince İstanbul’a getirilen Francesco 1844’te Mekteb-i Tıbbiye’den mezun olunca İstiklal Caddesi’nde İstanbul’un ilk eczanelerinden biri olan Büyük Eczane’yi (Grand Pharmacie Della Suda) açmış. Kısa zamanda padişahın eczacılığına yükselerek ‘Paşa’ ünvanını alarak Faik Paşa adıyla anılmaya başlanmış. Yokuşun başındaki gösterişli evde oturduğundan bu sokağa ismi verilmiş. İtalyan tarzı yüksek taş binalarla çevrili bu sokağın evlerinin ilginç bir de hikâyesi var: Zamanında bu sokakta bir tarafta zenginler, diğer tarafta hizmetkârlar ve sıradan halk yaşarmış. Zenginlerin evleri gösterişli, yüksek, heykel ve motiflerle süslüyken, diğer taraftaki yapılar daha alçak, gösterişten uzak ve sade olarak inşa edilmiş. Sokağa girdiğinizde bu farkı hemen anlayacaksınız.

Semtin bir önemli binası ise 1. Milli Mimari Dönemi’nin önemli ismi Mimar Kemaleddin Bey’e ait. Günümüzde otel olarak kullanılan bu görkemli bina, 1911-1913 yılları arasında Evkaf Nezareti’nin isteğiyle 3. Vakıf Han olarak inşa edilmiş. Bugünkü adıyla Corinne Otel, neo-klasik tarz Osmanlı eserlerine en güzel örneklerden biri.

Keyifli, tarihle kucak kucağa bir gün geçirmek istiyorsanız Çukurcuma’ya gidin, pişman olmayacaksınız.

Gonca SAĞLIK

Nasıl gidilir: Çukurcuma’ya İstiklal Caddesi’ndeki yokuşlardan aşağı keyifle yapılacak bir yürüyüşten sonra ulaşmak mümkün. Yol üzerindeki manzaralar çevreyi keşfetmek için ideal. Taksim üzerinden geliyorsanız Sıraselviler’i takip edip Cihangir’e inebilir, oradan Çukurcuma’ya ulaşabilirsiniz. Keyifli keşiflere…

 

Abdülmecid Efendi Köşküweb

Abdülmecid Efendi Köşkü

Abdülmecid Efendi Köşkü

İstanbul öyle güzel bir şehir ki, gördüğümüz-görmediğimiz, bildiğimiz-bilmediğimiz her köşesine dağılmış saklı  güzelliklerden biri olan, Abdülmecid  Efendi Köşkü ’nden bahsedeceğiz bu sefer. Köşk, güzel Kuzguncuk’un sırtlarında bulunan Bağlarbaşı Korusu içinde adeta arz-ı endam ediyor. Sanatsever kişiliğiyle, resim ve müziğe olan ilgisiyle ve yaptığı tablolarla bilinen son halife Abdülmecid Efendi, bu köşkü yazlık olarak kullanırmış. O dönemlerin önde gelen sanatçıları, edebiyatçıları ve siyasetçileri bu köşkte ağırlanır, çinilerle döşeli verandalarda uzun sanat sohbetleri yapılırmış. Döneminin adeta bir kültür merkezi olan köşk, gerek iç, gerek dış görüntüsüyle oldukça etkileyici. Bienal kapsamında halkın ziyaretine açılmasını fırsat bilerek ziyaret ettiğimiz köşk, Koç topluluğunun mülkiyetinde olup ziyarete kapalı. Bu tür sanat etkinliklerinin güzelliği böylesi güzel mekânların kıymetiyle bütünleştiğinde, ortaya şahane görüntüler çıkıyor. Bizlere düşen de bu etkinlikleri takip ederek bu keşif fırsatlarını kaçırmamak olacaktır.

Abdülmecid Efendi Köşkü ‘nün içi

 Abdülmecid Efendi Köşkü dış ve iç görünümüyle oldukça etkileyici bir yapı. Şehrin kalabalığının içinde ağaçlar içindeki bakımlı bahçe içinde ilk gördüğümüzde zaman sanki geriye sarıyor. Mısır Hıdıvi İsmail Paşa’nın 1880’li yıllarda oğlu Tevfik Paşa için av köşkü olarak yaptırılan yapı, 1895’te Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınarak Abdülaziz’in oğlu Abdülmecid Efendi’ye (1868–1944) tahsis edilmiş. Şehzade Abdülmecid Efendi harem ve müştemilat binalarıyla genişletilen yapıların günümüze ulaşan selamlık bölümünü 1918 yılına kadar yazlık konut olarak kullanmış. Abdülmecid burada resim yaparmış. Resim yapmak için Çarşamba günlerini tercih ettiği de edindiğimiz bilgiler arasında. Köşk, diğer günlerde ise dönemin sanatçılarının, edebiyatçılarının ve siyasetçilerinin sık sık toplandığı bir kültür merkezi durumundaymış.  200 dönüme yakın bir koru içinde yer alan ve 1903 yılında onarım gören köşkün bazı kaynaklarda mimar Alexandre Vallaury tarafından tasarlandığı belirtiliyor.

Köşke girdiğimizde ilk dikkatimizi çeken büyük bir salon oluyor. Verandadaki işlemeler göz alıcı. Duvarlarındaki ve tavanlarındaki altın yaldız çerçeveli panolar içindeki kalem işleri, duvar ve yerlerdeki çinileri, çeşmeleri, şöminesi, Avni Lifij resmi, mermer havuzlu büyük salonu, üst katta pencerelerdeki vitrayları ve diğer eşsiz detaylarıyla çok ince ve detaylı bir zevki yansıtıyor. II. Dünya Savaşı sırasında bir süre askerlerin kaldığı köşkün zeminindeki çiniler bozulunca Kütahya’da yenileri yaptırılmış. Köşk, çiniler açısından son derece zengin. Köşkün inşası sırasında Kütahya’da sır altı tekniğinde üretilerek zemine, duvarlara, balkonlara, çeşme ve şömineye monte edilmiş. Üst kattaki odalardan biri yerden tavana kadar çiniyle kaplı. Natüralist ve hatai motifleriyle bezeli çok renkli çiniler köşkün değerini ve güzelliğini arttırmış. İkinci katta doğuya bakan ve köşkün ibadet odalarından birinin süslemeli tavanında Kuran-ı Kerim’den ayetler yazılı.

Ultra Modern Halife

Sanatın ve kültürün yüceltildiği bir ortamda büyüyen; Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca bilen, askeri ve siyasi olarak da çok iyi ve özel bir eğitim alan Şehzade Abdülmecid Efendi aynı zamanda aydın, sanat koruyucu, ressam ve hattat’mış. Yurt dışından getirttiği yayınlarla dünya sanatını takip eden Abdülmecid Efendi, Türk ve yabancı ve ressamlardan özel resim dersleri almış. Figürün ön planda olduğu ‘Harem’de Goethe’ ve ‘Harem’de Beethove tabloları  oldukça önemli. Kadınları her zaman koruyan ve toplumsal hayatta istedikleri mesleği seçip iyi bir konumda olmalarını savunan Abdülmecid Efendi’nin müzikle olan yakın ilgisi de biliniyor. Keman, viyolonsel, piyano çalan ve Franz Liszt’den dersler alan son halife Abdülmecid Efendi edebiyat, sanat, siyaset çevreleri; önde gelen yerli ve yabancı aydınları ile dostluklar kurmuş. Recaizade Mahmut Ekrem, Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Şevket Dağ, İbrahim Çallı, Namık İsmail, Sami Boyar, Feyhaman Duran, Avni Lifij, Fausto Zonaro, Abdülhak Hamit Tarhan ve Pierre Loti yakın arkadaşlarından bazılarıdır.

Yazının başında da belirttiğimiz gibi biz köşkü düzenlenen bir sanat etkinliği sayesinde gezdik. Normalde ziyarete kapalı. Biz buradan bilgi verelim, siz ilk etkinlik fırsatını değerlendirerek bu güzel köşkü keşfedin.

Yazı ve Fotoğraflar: Gonca SAĞLIK

Yurt dışı gezi rehberi olarak hazırlanan Turrehberin'de sizlere, dünyanın birçok noktasını tanıtmanın haricinde, ülkemizden ilgi çeken yerleri de beğeninize sunuyoruz. Çeşitli gezi haberlerinin haricinde, kimi zaman garipsediğimiz olayları da sizlerle paylaşıyoruz. Gezginler için sanal bir Han olmaya başlayan sitemiz için, sizin de tavsiyelerinizi bekleriz. 

Bizi Takip Edin

  • TWITTER

    Bizi takip edin, haberdar olun

  • INSTAGRAM

    Instagram'da da varız

  • PINTEREST

    Bizi Pinlemeyi unutmayın!

  • FACEBOOK

    Takip edin ve Paylaşın

  • YouTube

    Abone olup video izleyebilirsiniz.

  • E-POSTA

    Soru sormak bedava :)

Copyright 2015 © All Rights Reserved / Tüm hakları saklıdır.

Hosted by PBS Tasarım

Site Haritası

Gizlilik Kuralları