açık denizweb

Kilyos : İstanbul’un yazlık yeri

Kilyos : İstanbul’un yazlık yeri

Belgrad Ormanının arasından ilerliyor, hem gözümüze hem ruhumuza bayram ettirerek Kilyos’a geliyoruz. İstanbul’un sayfiye yeri bu şirin beldenin kıymetini sadece yazın bilmek olmaz ki.. Kilyos her mevsim güzel. Koca şehrimizin Karadeniz’e açılan sahili, her daim dalgalı denizi, uçsuz bucaksız kumsalları, çay bahçeleri ve temiz havasıyla emrinize amade.

Biz hafta içi sakin bir sabahı tercih ediyoruz. Amacımız şehrin keşmekeşinden birkaç saat çalabilmek. Yerleşimin çok eski çağlarda başladığı Kilyos, o yıllardan günümüze kadar balıkçı kasabası olarak adını duyurmuş. Kilyos’un yıldızı Roma İmparatorluğu döneminde parlamış. İmparatorluk yıkılınca Bizans topraklarına katılan bu şirin belde, coğrafi konumu ve denize hâkim oluşu sebebiyle uygarlıklar için hep gözde bir yer olmuş. Bu balıkçı kasabası uzun bir süre Cenevizlilerin hâkimiyetinde kalmış. Haçlı Seferleri döneminde bölgede yaşanan kargaşadan sonra Osmanlı hâkimiyetine giren Kilyos, Levanten nüfusuyla her dönem kozmopolit bir yerleşim merkezi olmuş.

Cumhuriyet döneminde Sarıyer ilçesine bağlanan Kilyos’un turizm anlamında gelişmesi 1960’lı yıllara denk gelmekte. İstanbul’un önde gelen ailelerinin yazlıklarının olduğu bölgede bu evlere günümüzde de rastlamak mümkün. Özellikle çarşı içinde gezerken 60’lı yılların kokusu burnunuza gelecek.

Kilyos ‘ta bir başka Ceneviz Kalesi

Bölgenin en önemli tarihi yapısı Cenevizlilerden kalma kale. Askeri alan içinde kalan kale, Sultan 2. Mahmut döneminde restore edilmiş. Kalenin ortasında bir de sarnıç var. Sarnıçların yağmur sularıyla dolması için çok da güzel bir sistem kurulmuş. Taş yapımı kalenin kemerli ve korunaklı muhafız bölümleri aynen korunmuş. Kalenin içinde 8 top bulunuyor. Kale kapısının üzerinde Sultan 2. Mahmut’un bir de tuğrası var. Üç yüksek noktadaki su terazileri kaledeki sarnıçtan su dağıtan sistemin birer parçası durumunda.

Kilyos isminin Rumca ‘kum’ anlamına gelen Kilya sözcüğünden türediği söylenir. Beldenin adı resmi kaynaklarda Kumköy diye geçmekte. Zaten geçmişte Kilyos’un nüfusu ağırlıklı olarak Rumlardan oluşuyormuş.1877 Rus Harbi sonrası göç almaya başlayan beldede, 1923-1924 mübadelesi ile Rumlardan eser kalmamış.

Kilyos’ta bir de anıt ağaç özelliğini taşıyan çınar ağacı bulunmakta. Kilyos Kalesi arenasında bulunan ağacın boyu 28 metre, çevresi 34 metre. Ağacın üzerinde bulunan künyede 563 yaşında olduğu yazılı. Kilyos’un eskileri, bu ağacın İstanbul’un fethi anısına diktirildiğini söylüyorlar.

Kilyos deyince hepinizin aklına hiç şüphe yok ki deniz geliyor. Yaz mevsiminde çok sayıdaki plajlar tatil yörelerini aratmayacak kadar kalabalık oluyor. Özellikle hafta sonları iğne atılsa yere düşmeyecek kadar yoğun olan sahiller, kış mevsiminde oldukça ıssız. Kumsala inip yürüyüş yaptığımızda sahildeki beyaz atları görüyoruz. Adeta kartpostal güzelliğindeki bu manzaraya, atları ürkütmemek için uzaktan bakmayı tercih ediyoruz.

Kumsaldan devam edince sahildeki iki taş iskeleye geliyoruz. Bu iskeleler 18. Yüzyılda yapılmış birer tarihi eser. Köy balıkçıları tarafından aktif olarak kullanılan iskelelerin üzerinde balıkçı ağları onarılmayı bekliyordu. Rüzgârın etkisiyle iyice kabaran denizin coşkusuyla şahane fotoğraflar çektik. Kayıkhanede bir kahve içip Kilyos’a tepeden bakabileceğimiz bir çay bahçesinde çıtır çıtır yanan odun sobasının yanında köy kahvaltısı ettik.

Tarihi eser yönünden çok zengin olmasa da, doğal güzelliği ve deniziyle şehir merkezine 30 km. mesafedeki bu belde sakinliği seven gezginleri bekliyor.

Gonca SAĞLIK

Atatürk ün odasıweb

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas Atatürk Müzesi için yine Pera Palas Otel’in önündeyiz. Sade, vakur ve iddialı duruşuyla Tepebaşı’nda boy gösteren bu bina tarihte öyle çok olaya tanıklık etmiş ki. Bu merakla otelin kapısından içeri giriyor ve ilk anda o eşsiz mimarinin etkisi altında kalıyoruz. Birkaç basamak çıkıp Kubbeli Salon’a giriyoruz. Bu salon otelin kalbi desek yanlış olmaz. Bir yorgunluk kahvesi söyleyip etrafı incelemeye başlıyoruz. Koyu bordo rengin hâkim olduğu salonun kubbeleri çok etkileyici. Az ileride bir kütüphane, gösterişli koltuklar, duvarlarda tablolar ve bir piyano. Her gün çay saati adı altında bu piyanodan çıkan şahane melodileri duymak, klasik şarkılara eşlik etmek mümkün. Piyanoyu çalan ise dünyaca ünlü caz sanatçımız İlham Gencer. Bizim kendisini dinleme ve sohbet etme şansımız oldu. Size tavsiyemiz bu fırsatı kaçırmayın, bu etkinlikteki yerinizi alın.

Otelin kendisi müze

Oteli gezmeye başlıyoruz. Kalın ve gösterişli halılarla kaplanmış merdivenlerden usulca çıkarken bu otelde neler yaşandığını şöyle bir hatırlıyoruz. Otelin yapılma nedeninin ucunda bir gezi var. Paris‘ten İstanbul‘a Orient Express treni ile gelmek isteyenler için 1892’de yapılan otel İstanbul’un ilk lüks oteli olma özelliğine sahip. Doğuya seyahat etmek üzere yola çıkan yolcular arasında bürokratlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler ve zenginler var. Haliyle bu yolcuları ağırlayacak bir lüks otel ihtiyacı doğuyor ve o dönemin İstanbul’unun Avrupa’sı kabul edilen Pera’da (Beyoğlu) 3 yıl gibi kısa bir sürede dönemin en pahalı ithal taşları kullanılarak bir otel inşa ediliyor. Açılışı da şanına yaraşır ihtişamlı bir baloyla yapılıyor.

Pera Palas 1950’li yılına kadar Ortadoğu’nun en gözde otellerinden bir olmuş. Otelde kapı kollarına varıncaya dek her şey ilk günkü özelliğini koruyor. Türkiye’nin ilk elektrikli asansörüne sahip bina, saraydan sonra tek sıcak su kullanılan yapı olarak da tarihteki yerini almış.

İstanbul’u modernleştiren mimar

Binanın mimarı İstanbul’un çok fazla önemli yapısında da ismini görebileceğimiz Alexandre Vallaury.  Osmanlının kalıplaşmış mimari yapısal özelliklerini yıkmasıyla bilinen Vallaury, İstanbul’un modernleşme yolundaki önemli yapılarına yaptığı katkılarla ismini tarihin tozlu sayfalarına yazdırmayı başarmış.

Pera Palas tarihi önemi kadar ağırladığı konuklarıyla da ünlü. Bu konuklardan bazıları, II. Elizabeth, VIII.Edward, Kral Zogo, Maria Callas, Jacqueline Kennedy, Agatha Christie, Pierre Loti, Ernest Hemingway ve ünlü casuslar Mata Hari, Cicero’dur. Fakat bu konuklar arasında öyle bir isim var ki, bir milletin kaderini değiştirmiş, bu toprakların büyük kahramanı olarak adını altın harflerle gönüllere ve tarihe yazdırmış. Bu isim ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten başkası değil. Büyük komutan işgal yıllarında burada kalmış, yıllar içinde burayı adeta ikinci evi gibi kullanmış. Burada kaldığı oda, doğumunun 100. Yılında bir müze haline getirilmiş. Bu sebeple Pera Palas bir müze otel özelliğini taşıyor.

Pera Palas Atatürk Müzesi

Pera Palas’ın muhteşem mimarisi ve özelliklerinin etkisinde kalmışken 101 no’lu odaya geliyoruz. Ata’mızın kaldığı bu müze oda her gün 10.00-11.00, 15.00-16.00 saatleri arasında ücretsiz gezilebiliyor. Odada bir görevli, hem Türkçe hem de İngilizce konuşarak ziyaretçileri bilgilendiriyor.

Odanın içinde gezerken duygulanmamak elde değil. 1917 senesinden sonra bu duvarların içinde bir tarih yazılmış, çok önemli toplantılar yapılmış. Atatürk’ün şahsi eşyalarının sergilendiği oda, çok sevdiği şafak pembesi ve gündoğumu rengiyle döşenmiş. Sergilenen eşyalar çeşitli müze ve müzayedelerden elde edilmiş. Atatürk’ü anlatan yabancı kitaplar, imzalı kartpostallar, aile fotoğrafları, dönemin dergileri ve madalyalarını görmek mümkün. Ortada duran sehpada o döneme ait Ulus, Son Posta ve Cumhuriyet gazeteleri de sanki az önce okunmuş da oraya bırakılmış gibi.

Odada camekân içerisinde sergilenen 2 adet halı dikkatimizi çekiyor. Görevli anlatınca işin esrarengiz yönü tüylerimizi diken diken etmeye yetiyor:

Mucize Halı Hikayesi

1929 yılında zamanın Hindistan mihracelerinden biri Atatürk’ü ziyarete geliyor. Ve Atatürk’e unutulmaz bir hediye vermek istiyor. Bunun için kâhinine farklı bir hediye hazırlaması emrini veriyor. Kâhin de küçük bir halı dokutuyor ve mihraceye sunuyor. Halıyı çok beğenen Mihrace, Atatürk’e hediye ediyor Buraya kadar her şey normal. Asıl şaşırtıcı olan halının üzerindeki şifre. Halının üzerinde bir saat motifi var ve bu saat 09.07’yi gösteriyor. Bilindiği gibi Atatürk’ün ölüm saati 09.05. Ancak beyin, kalp durduktan sonra 2 dakika daha yaşayabiliyor. Yani halıdaki saat Atatürk’ün beyin ölümünün gerçekleştiği saat. Ve saatin etrafı 10 adet kasımpatı çiçeğiyle süslenmiş. Yani 10 Kasım. Bu ilginç detaydan etkilenmemek mümkün değil.

101 no’lu oda her yönüyle bizleri etkisi altına alırken aklımıza şu not geliyor:

İşgal güçleri komutanı General Harrington olmak üzere bir kısım işgal askerleri Pera Palas’ta salonunun bir köşesinde otururlarken Mustafa Kemal, tüm ihtişamıyla Orinet Bar’dan içeri girer ve oturanların dikkatini çeker. Komutanlar, görevlilerden gelenin kim olduğunu sorarlar ve Mustafa Kemal olduğunu öğrenirler. Onlar için Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşı’nın en ünlü komutanlarından biridir. Bu nedenle de masalarına davet etmek isterler. Ancak Mustafa Kemal, her zamanki kıvrak zekâsıyla “Her ne kadar şu anda İstanbul’un sahibi onlar gibi görünse de, yakında gidecekler. Bu nedenle kendileri burada misafirdir. Bizde de misafirler ağırlanır. O yüzden arzu ederlerse onlar benim masama buyurabilirler!” der.

Büyük askeri dehası karşısında tüm dünyanın saygı duyduğu Ata’mızı rahmetle ve minnetle anarken, bir otelin duvarları ardında ne çok giz saklandığına bir kez daha şaşırıyoruz.

Her köşesinde bir sır saklı olan İstanbul’u sevmek için bir nedeni daha heybemize ekleyip, keşfetmeye devam ediyoruz.

Yazı ve Fotoğraflar: Gonca SAĞLIK

Sen Pier Han Duvarıweb

Sen Piyer Hanı

Sen Piyer Hanı

Karaköy Bankalar Caddesi’nden bir ara sokağa girince çift kanadı açık bir kapı ve hemen yanındaki Sen Piyer Hanı tabelası ilgimizi çekiyor. Rotamıza kısa bir ara verip hanı incelemeye başlıyoruz. Bu şahane yapı, Bankalar Caddesi ile Eski Banker Sokağının kesiştiği yerde bulunuyor. Sokak dar, karanlık ve bakımsız. İlk bakışta tenhalığından çekinsek de, Han’ın güzelliği bizi kendine çekiyor. Bu sokak İstanbul’un en eski sokaklarından. Cenevizliler döneminden kalma çok sayıda eser barındırıyor. Fakat çoğu bakımsız, yalnızlığa ve yıkılmaya terk edilmiş durumda. Galata surları bu bölge için çok önemli. Semtin tarihini Galata yazımızda aktarmıştık. Bu bölge için çok önemli ailelerden biri de hiç şüphesiz Kamondo Ailesi. Bu aile Galata’yı var eden çok sayıda eser yaparken, son yıllarında ekonomik kaygılarından ötürü yok etmek konusunda da etki sahibi olmuş. Yapılardaki taşları satıp para kazanma düşüncesi nedeniyle bazı eserler zarar görmüş. İşte bu eserlerden biri Sen Piyer Han.

Osmanlı Bankasının Ev Sahibi Sen Piyer Hanı

Tamamı taş olan bina, Fransız Elçisi Comte de Saint Priest tarafından yaptırılmış. Yapılış tarihinin 1770-1775 yılları olduğu tahmin edilen yapı, birden fazla binanın birbirine bağlanmasından oluşuyor. Kâgir yapı birden fazla onarımdan geçirilmiş. Hanı önce dışardan incelemeye başladığımızda Ceneviz armalarının hala durduğunu görüyoruz. Armalar arasında St. Priest ailesinin “Fluur de Lys” armasını da görmek mümkün.

Osmanlı Bankası inşa edilirken, Hazine’ye ait altınlar uzun süre bu handa saklanmış. Daha sonra ise Osmanlı’da ilk Merkez Bankası görevini yerine getiren Osmanlı Bankası ilk olarak bu binada faaliyete geçmiş. (1856) Osmanlı Bankası 1892 senesinde Bankalar Caddesi’ndeki yeni binasına taşınınca, bina han olarak kullanılmaya başlanmış. Bu yeni binanın mimarı Fransız kökenli Vallaury, Osmanlı Bankası’nın buradan taşınmasından hemen sonra şair Chernier’in anısına adını taşıyan bir kitabe koydurmuş. Şairin bu binada doğduğunu ortaya atan iddialar olsa da, tarihlere bakıldığında bunun doğru olmadığını anlamak kolay olacak. Zaten bu kitabe de binanın boşaltıldığı geçmiş yıllarda yerinden kaldırılmış. Burası bir dönem İtalyan Ticaret Odası olarak da kullanılmış.

Vandalizm Daimi Problem

Bilindiği üzere Karaköy-Galata bölgesi tarihsel süreç içinde bir liman bölgesi olarak sosyal ve ticari anlamda önem taşımış. Ticaretin kalbinin attığı merkezlerdeki böylesi hanlar da hep çok önemli olmuş. Günümüze kadar ulaşabilen ve birinci sınıf tarihi eser statüsünde yer alan bu yapıları korumak, hak ettiği değeri vermek büyük önem taşıyor. Gelin görün ki binanın bugünkü hali içler açısı. Tarihi duvarlar sprey boyalarla boyanmış, yazılar yazılmış ve resimler çizilmiş. Hanın içine giriyoruz, izinsiz girilmemesi ve fotoğraf çekilmemesi yönünde uyarı yazısı dikkatimizi çekiyor. Yanımıza gelen görevli de bizi bu yönde uyarınca kapıdan içeri girdiğimiz yerden görüntü alabiliyoruz. Mermer merdivenlerdeki aşınmışlık, geçmişte buradan nicelerinin gelip geçtiği düşüncesiyle, bizi çok etkiledi. Nice yaşanmışlığın olduğu bu binalar nasıl da değerli.

Böylesi önemli eserlerin hak ettikleri değere kavuşabilmeleri temennisiyle yolumuza devam ediyoruz.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca Sağlık

CAmi genelweb

Arap Camii

Arap Camii

Karaköy’ün bilinmeyen yanı Perşembe Pazarı’nın sokaklarında Arap Camii’nin izini sürüyoruz. Bu sebeple, alışılmış, sosyal medyanın insanı yutan ‘bir yerde olma’ furyasının akışına karşı duruyor, semtin ihmal edilen diğer yanını gezmeye başlıyoruz.  Hafta içi iş saati olduğu için her yer çok kalabalık. Çarpık binalar arasında ilerlerken karşımıza tüm haşmeti ve tarihin ağırlığını taşıyan güzelliğiyle Arap Camii çıkıyor. Alıştığımız camilerden çok farklı. Bizi kendisine çekiyor ve gezmeye başlıyoruz.

Bilindiği üzere Hz. Muhammed (S.A.V), “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” buyurmuştur. Bu Hadis-I Şerif’in peşine yüzlerce Müslüman, İstanbul’u fethetme hayaliyle yaşamış. İslam Ordusu gerek karadan gerekse denizden bu büyülü şehri 3 kez kuşatmış. 3. Kuşatma 717 senesinde ünlü komutan Mesleme bin Abdülmelik tarafından yapılmış. Bu kuşatmada Galata bölgesi ele geçirilmiş. 1 yıl süren kuşatma sonrasında kale içi fethedilemese de 7 sene boyunca askerleriyle birlikte burada kalmış. İşte bu dönemde Abdülmelik Bizans kralı Leon ile bir anlaşma yaparak ibadet edebilmeleri için Arap Camiini inşa ettirmiş. 1300 yıldan eski olan bu Camii’de İstanbul’da ilk ezan sesi duyulmuş. Arap Camii İstanbul’un ilk Camisi olarak tarihteki yerini gururla almış.

Abdülmelik, 7 yıl sonra Şam’da başlayan ayaklanmaları bastırması için geri çağırılınca İstanbul kuşatması da sona ermiş. Müslümanlar bölgeyi terk ettiği halde Camii 800 yılına kadar asıl haliyle kalmış. Daha sonra Galata bölgesine egemen olan Cenevizliler’in baskısıyla camii kiliseye çevrilmiş. Çan kulesi de o yıllarda ilave edilmiş.

Fatih’li dönem ve sonrası Arap Camii

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden 2 yıl sonra ise yapı aslına; Çan kulesi minareye, kilise de camiye döndürülür. Fatih Sultan Mehmet, Caminin avlusuna Mesleme bin Abdülmelik adına bir makam yaptırır. Bazı rivayetlerde Mesleme’nin kabrinin Arap Camii’nin önünde olabileceği dile getirilir. Arap Camii’nin bir özelliği de ahşap olması. Bir de ilginç bilgi var, binanın ahşap yapısına tahta kuruları asla yanaşmıyormuş. İsmini ise, 1492’den sonra Endülüs’ten bölgeye göç eden Araplardan aldığı rivayet edilir. Mimari yapısının Endülüs eserlerine benziyor olması bu rivayeti güçlendirir nitelikte.

Caminin mimari yapısı Arap mimarisiyle benzerlik taşıyor. Minare yapısı Emevi Camii’nin bir benzeri durumunda. Yapı, tarihsel süreç içinde birden fazla yangın geçirmiş. Camiye yapılan en önemli katkı da 2. Mustafa’nın eşi Saliha Sultan tarafından yaptırılan Şadırvan olmuş.

Karaköy Perşembe Pazarı’nın sokaklarında kaybolduğumuz bir günde karşımıza çıkan eser, Mahkeme Sokağı’ndan sola dönünce karşınıza çıkacak. Siz de gidin, Karaköy’ün ihmal edilen bu güzel sokaklarındaki tarihe tanıklık edin.

Gonca SAĞLIK

Cukurcuma genel fotoweb

Çukurcuma

Çukurcuma

Beyoğlu bölgesinin gezmekle bitmeyeceğinin bir kanıtı olan Çukurcuma ’dayız. Adını bölgenin en çukur köşesinde bulunmasından ötürü aldığı düşünülebilir. Bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet fetih zamanı, ‘Cuma namazını şu çukurda kılalım’ demiş.İsim hikâyesi ne olursa olsun, ismiyle müsemma bir yer burası. Galatasaray bölgesinden Karaköy’e inerken çukur bir alanda nostaljik saatler geçirmeye hazır olun. Nostaljik diyoruz çünkü İstanbul’un en meşhur antikacıları burada yer alıyor. Son yıllarda gerek bu dükkânları, gerek restore edilmiş binaları, kafeler ve evleriyle keşif sevenlerin önemli duraklarından biri olmuş durumda. Buraya geçmişin satıldığı semt desek yanlış olmaz. Antikacılarda neler yok ki. Ünlü yalılardan çıkma kıymetli avizeler, dönemin bisküvi kutuları, resimler, mobilyalar, takılar, aynalar, oyuncaklar ve hatta bebek arabaları.. Aradığınız tüm antika eşyalar bu sokaklarda sizleri bekliyor.

İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Çukurcuma’nın tarihinin 5 asır önceye dayandığı biliniyor. Art Nouveau tarzında binaların arasında yürürken kendinizi bir Avrupa şehrinde hissedeceksiniz. Semtin farkını net olarak anlayabilmek için Taksim’den başlayın ve Sıraselviler üzerinden yürüyerek Çukurcuma’ya ulaşın.

Semt elbette sadece antikacılardan ibaret değil. Semtin adıyla anılan Camii, bugünkü halini 1823’dek Firuzağa yangınından sonra almış. Çukurcuma Camii ve hemen karşısındaki çeşme semte değer katıyor. Semtin bir diğer önemli simgesi de Asri Turşucu. Adile Naşit ve Münir Özkul’un başrolünü paylaştığı ‘Neşeli Günler’ filmini bilmeyenimiz var mı? İşte bu filmin çekildiği, turşu limondan mı sirkeden mi yapılır kavgalarının yaşandığı bu dükkân 1938’den beri hizmet veriyor. Kapıdan içeri girer girmez mevcut atmosferiyle sizi o günlere götürecek turşucuda 40’a yakın çeşit turşu satılıyor. Turşuların tadına bakıyor, anılarımızı tazeliyor ve semti keşfetmeye devam ediyoruz. Buradan çıkıp sola döndüğünüzde 50 metre kadar sağda Adile Naşit Çıkmazı’nı göreceksiniz. Turşucu ve bu çıkmaz Cihangir ve Çukurcuma’nın kesiştiği bölgede yer alıyor. Daha önce Cihangir yazımızda da bahsettiğimiz halde burada yazmadan edemedik.

Çukurcuma ve Faik Paşa

Çukurcuma Beyoğlu bölgesinin en küçük yerlerinden biri. Fakat buna rağmen hiç bıkmadan saatlerce gezebilir, her sokakta bir sürprizle karşılaşabilir, tüm bu eylemleri hiç ama hiç sıkılmadan gerçekleştirebilirsiniz. Bu keyif noktalarından biri de Faik Paşa Sokağı. Burası aslında ufak çapta bir yokuş. Peki kim bu Faik Paşa?

Erol Taş Sokağı

Faik Paşa aslında yoksul bir İtalyan ailenin çocuğu olarak Yunanistan’da dünyaya gelen Francesco Della Suda isimli bir eczacı. Ailesini kaybedince İstanbul’a getirilen Francesco 1844’te Mekteb-i Tıbbiye’den mezun olunca İstiklal Caddesi’nde İstanbul’un ilk eczanelerinden biri olan Büyük Eczane’yi (Grand Pharmacie Della Suda) açmış. Kısa zamanda padişahın eczacılığına yükselerek ‘Paşa’ ünvanını alarak Faik Paşa adıyla anılmaya başlanmış. Yokuşun başındaki gösterişli evde oturduğundan bu sokağa ismi verilmiş. İtalyan tarzı yüksek taş binalarla çevrili bu sokağın evlerinin ilginç bir de hikâyesi var: Zamanında bu sokakta bir tarafta zenginler, diğer tarafta hizmetkârlar ve sıradan halk yaşarmış. Zenginlerin evleri gösterişli, yüksek, heykel ve motiflerle süslüyken, diğer taraftaki yapılar daha alçak, gösterişten uzak ve sade olarak inşa edilmiş. Sokağa girdiğinizde bu farkı hemen anlayacaksınız.

Semtin bir önemli binası ise 1. Milli Mimari Dönemi’nin önemli ismi Mimar Kemaleddin Bey’e ait. Günümüzde otel olarak kullanılan bu görkemli bina, 1911-1913 yılları arasında Evkaf Nezareti’nin isteğiyle 3. Vakıf Han olarak inşa edilmiş. Bugünkü adıyla Corinne Otel, neo-klasik tarz Osmanlı eserlerine en güzel örneklerden biri.

Keyifli, tarihle kucak kucağa bir gün geçirmek istiyorsanız Çukurcuma’ya gidin, pişman olmayacaksınız.

Gonca SAĞLIK

Nasıl gidilir: Çukurcuma’ya İstiklal Caddesi’ndeki yokuşlardan aşağı keyifle yapılacak bir yürüyüşten sonra ulaşmak mümkün. Yol üzerindeki manzaralar çevreyi keşfetmek için ideal. Taksim üzerinden geliyorsanız Sıraselviler’i takip edip Cihangir’e inebilir, oradan Çukurcuma’ya ulaşabilirsiniz. Keyifli keşiflere…

 

Abdülmecid Efendi Köşküweb

Abdülmecid Efendi Köşkü

Abdülmecid Efendi Köşkü

İstanbul öyle güzel bir şehir ki, gördüğümüz-görmediğimiz, bildiğimiz-bilmediğimiz her köşesine dağılmış saklı  güzelliklerden biri olan, Abdülmecid  Efendi Köşkü ’nden bahsedeceğiz bu sefer. Köşk, güzel Kuzguncuk’un sırtlarında bulunan Bağlarbaşı Korusu içinde adeta arz-ı endam ediyor. Sanatsever kişiliğiyle, resim ve müziğe olan ilgisiyle ve yaptığı tablolarla bilinen son halife Abdülmecid Efendi, bu köşkü yazlık olarak kullanırmış. O dönemlerin önde gelen sanatçıları, edebiyatçıları ve siyasetçileri bu köşkte ağırlanır, çinilerle döşeli verandalarda uzun sanat sohbetleri yapılırmış. Döneminin adeta bir kültür merkezi olan köşk, gerek iç, gerek dış görüntüsüyle oldukça etkileyici. Bienal kapsamında halkın ziyaretine açılmasını fırsat bilerek ziyaret ettiğimiz köşk, Koç topluluğunun mülkiyetinde olup ziyarete kapalı. Bu tür sanat etkinliklerinin güzelliği böylesi güzel mekânların kıymetiyle bütünleştiğinde, ortaya şahane görüntüler çıkıyor. Bizlere düşen de bu etkinlikleri takip ederek bu keşif fırsatlarını kaçırmamak olacaktır.

Abdülmecid Efendi Köşkü ‘nün içi

 Abdülmecid Efendi Köşkü dış ve iç görünümüyle oldukça etkileyici bir yapı. Şehrin kalabalığının içinde ağaçlar içindeki bakımlı bahçe içinde ilk gördüğümüzde zaman sanki geriye sarıyor. Mısır Hıdıvi İsmail Paşa’nın 1880’li yıllarda oğlu Tevfik Paşa için av köşkü olarak yaptırılan yapı, 1895’te Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınarak Abdülaziz’in oğlu Abdülmecid Efendi’ye (1868–1944) tahsis edilmiş. Şehzade Abdülmecid Efendi harem ve müştemilat binalarıyla genişletilen yapıların günümüze ulaşan selamlık bölümünü 1918 yılına kadar yazlık konut olarak kullanmış. Abdülmecid burada resim yaparmış. Resim yapmak için Çarşamba günlerini tercih ettiği de edindiğimiz bilgiler arasında. Köşk, diğer günlerde ise dönemin sanatçılarının, edebiyatçılarının ve siyasetçilerinin sık sık toplandığı bir kültür merkezi durumundaymış.  200 dönüme yakın bir koru içinde yer alan ve 1903 yılında onarım gören köşkün bazı kaynaklarda mimar Alexandre Vallaury tarafından tasarlandığı belirtiliyor.

Köşke girdiğimizde ilk dikkatimizi çeken büyük bir salon oluyor. Verandadaki işlemeler göz alıcı. Duvarlarındaki ve tavanlarındaki altın yaldız çerçeveli panolar içindeki kalem işleri, duvar ve yerlerdeki çinileri, çeşmeleri, şöminesi, Avni Lifij resmi, mermer havuzlu büyük salonu, üst katta pencerelerdeki vitrayları ve diğer eşsiz detaylarıyla çok ince ve detaylı bir zevki yansıtıyor. II. Dünya Savaşı sırasında bir süre askerlerin kaldığı köşkün zeminindeki çiniler bozulunca Kütahya’da yenileri yaptırılmış. Köşk, çiniler açısından son derece zengin. Köşkün inşası sırasında Kütahya’da sır altı tekniğinde üretilerek zemine, duvarlara, balkonlara, çeşme ve şömineye monte edilmiş. Üst kattaki odalardan biri yerden tavana kadar çiniyle kaplı. Natüralist ve hatai motifleriyle bezeli çok renkli çiniler köşkün değerini ve güzelliğini arttırmış. İkinci katta doğuya bakan ve köşkün ibadet odalarından birinin süslemeli tavanında Kuran-ı Kerim’den ayetler yazılı.

Ultra Modern Halife

Sanatın ve kültürün yüceltildiği bir ortamda büyüyen; Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca bilen, askeri ve siyasi olarak da çok iyi ve özel bir eğitim alan Şehzade Abdülmecid Efendi aynı zamanda aydın, sanat koruyucu, ressam ve hattat’mış. Yurt dışından getirttiği yayınlarla dünya sanatını takip eden Abdülmecid Efendi, Türk ve yabancı ve ressamlardan özel resim dersleri almış. Figürün ön planda olduğu ‘Harem’de Goethe’ ve ‘Harem’de Beethove tabloları  oldukça önemli. Kadınları her zaman koruyan ve toplumsal hayatta istedikleri mesleği seçip iyi bir konumda olmalarını savunan Abdülmecid Efendi’nin müzikle olan yakın ilgisi de biliniyor. Keman, viyolonsel, piyano çalan ve Franz Liszt’den dersler alan son halife Abdülmecid Efendi edebiyat, sanat, siyaset çevreleri; önde gelen yerli ve yabancı aydınları ile dostluklar kurmuş. Recaizade Mahmut Ekrem, Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Şevket Dağ, İbrahim Çallı, Namık İsmail, Sami Boyar, Feyhaman Duran, Avni Lifij, Fausto Zonaro, Abdülhak Hamit Tarhan ve Pierre Loti yakın arkadaşlarından bazılarıdır.

Yazının başında da belirttiğimiz gibi biz köşkü düzenlenen bir sanat etkinliği sayesinde gezdik. Normalde ziyarete kapalı. Biz buradan bilgi verelim, siz ilk etkinlik fırsatını değerlendirerek bu güzel köşkü keşfedin.

Yazı ve Fotoğraflar: Gonca SAĞLIK

Eski Foça Evlerweb

Eski Foça Sakin Liman

Eski Foça : Sakin Liman

Yıllar önce Ayvalık’tan İzmir’e giderken yol kenarındaki Eski Foça sebze pazarını görüp durmuştuk. Tazecik ege otlarını, güler yüzlü esnafını, ucuz ve kaliteli alışverişi çok sevmiş; alışveriş sonrası merkeze inip bir de çay içmiştik. O zamanki rotamız Alaçatı-Çeşme olduğu için bu güzel balıkçı kasabasında geçirdiğimiz birkaç saatle yetinmek zorunda kalmış, bir daha gelmeye, tadını çıkarmaya karar vermiştik. Eski Foça o kısacık anlarda bile kalbimizde yer etmeyi başarmıştı.

Nisan’da Eski Foça bir başka

Bu kararımızı bir Nisan vakti uygulamaya karar verdik. Önce kalacağımız yeri araştırmaya başladık. Doğallık, temizlik ve güven kalacağımız yer için olmazsa olmazlarımızdan. Özellikle aile, çoluk-çocuk bir tatil yapacaksanız bunlar çok önemli. Üstelik bizim bu gezimizde aile büyüklerimiz de misafirimiz olacaklardı. Yani konaklamanın önemi gittikçe yükseliyordu. Yanlış otel tercihinin en büyülü gezi rotasını bile mahvedebileceğini biliyoruz.

Foça Hotel 1887

Sosyal medyanın ve önsezilerimizin gücüyle Foça Otel 1887 ismine rastladık. Tanıtımında ‘Foça’daki büyük eviniz’ yazısını görünce bizim için doğru yer olduğunu düşünerek tercih ettik. Ne de güzel etmişiz. İstanbul’dan altı-yedi saat sürecek araba yolculuğumuzu her zamanki gezgin ruhumuzla, gördüğümüz her kahverengi tabelanın izini sürerek 12 saate çıkarmıştık. Önceden rezervasyon yaptırıp otelin güler yüzlü genç işletmecisi Meltem Hanım’la görüşmüştük. Yolculuk planlanandan uzun sürünce ve otele girişimiz gecikince nerede kaldığımızı merak ederek bizi arayan Meltem Hanım hiç görmeden kalbimizi fethetti.

Otele gittiğimizde ise fikrimiz hiç değişmedi. Güler yüzlü ve bilinçli işletme sahipleri, tertemiz şahane odalar, günün her saati sıcak çay ve anne kurabiyesiyle, ‘Foça’daki büyük eviniz’ sözünün hakkını veren bir yerdi burası. Odaların tümü antika eşyalarla dolu. Eski zaman çevirmeli kırmızı telefonlar, ahşap yatak başları, çekmeceler, banyoların karo taşları, duvardaki askılıklar ve sabahları anne usulü pişi kokan kahvaltılar. Biz bu oteli çok sevdik, çok güzel ağırlandık. Otel şehrin merkezinde, arabanızı park edip tüm eski Foça’yı yürüyerek gezebilir, hemen önünden denize girebilirsiniz.

Şimdi bu kadar övgü dolu söz yazınca reklam karşılığı iş yaptığımız sakın düşünülmesin. Biz ücreti karşılığı kaldık. Bu bizim en temel prensibimizdir. Bunu her zaman belirtiyoruz. Burada amaç, işini bu kadar seven, önemseyen, özenli işletmelerin desteklenmesi ve devam ettirilmesidir. Günübirlik sıradan hizmetlere, ne hizmet versek gelenimiz var anlayışına artık dur demeliyiz. Hak ettiğimiz hizmetleri almak en doğal hakkımız ise, bunu hakkıyla yapanları desteklemek de önemli görevlerimizdendir. Bu vesileyle Foça Otel 1887 Otel’in tüm işletmecilerine teşekkür ediyoruz. Yolunuz düşerse güler yüzlü Meltem Hanım’a bizden çokça selam götürürsünüz.

Kısaca Tarih

Eski Foça, Osmanlı’nın son dönemleri ve erken Cumhuriyet yıllarında sakin bir balıkçı kasabasıymış. Hemen arkasındaki Top Dağının arasından kıvrılarak indiğinizde, tüm güzelliği ve yel değirmenleriyle sizleri karşılayan bu şirin kasaba, yıllar içinde gelişerek turizmcilerin ilgisini çekmeye başlamış. Akdeniz foklarının yurdu, İyonyalıların 12 antik şehrinden biri olan Foça günümüzde hala balıkçılıkla geçimini sağlayanların merkezi konumunda. Balıkçılık burası için çok önemli gelir kaynaklarından biri. Çarşıda sahildeki balıkçı heykeli de aslını unutmayan Foça’nın en güzel simgelerinden biri.

Kent Antik Çağ’ da bir İyon yerleşimi olarak ortaya çıktığında civar denizde yaşayan foklardan dolayı Phokaia adını almış. Foça’da soyları tükenmekte olan Akdeniz foklarını korumak amacıyla devletin ve üniversitelerin araştırma merkezleri mevcut. Avlanması kesinlikle yasak olan fokun balıkçılar tarafından da korunduğunu söyleyen bir balıkçı, bu konuda Foçalıların ne denli hassas olduklarının altını çiziyor. Foklar ayrıca WWF dünya örgütü tarafından da koruma altına alınmış durumda.

İsmi Fok, simgesi Horoz – Kafalar karışmasın

Araştırıldığında, Eski Foça’nın simgesinin aslında horoz olduğu görülüyor. Tarihte Phokaialılar tahtadan horoz heykellerini meclislerine, tapınaklarına ve gemilerinin burunlarına koyarlarmış. Rivayete göre, kentte saklı olduğuna inanılan bir altın horoz varmış. Arkeologlar eski Foça’nın altında bir tarih yattığını dile getiriyorlar. Şehri gezerken etrafta irili ufaklı çok sayıda kazı çalışmasını görmemiz de buna işaret ediyor. Ayrıca eski liman tarafında da çok eski bir Athena Tapınağı kalıntıları bulunmakta.

İrili ufaklı parçacıklı adalardan oluşan Foça’da görülmesi gereken yerlerden biri de Siren Kayalıkları. Yunan mitolojisine göre Siren, kayalık ve boş adalarda yaşadığına inanılan deniz yaratıklarının ismi. Foça denizinde Orak Adası yakınlarında bulunan, hiçbir canlının yaşamadığı küçük adacıklar “Siren Kayalıkları” adıyla biliniyor. Fok balıklarının da yaşam alanı olan Siren Kayalıkları görülmeye değer. Yaz aylarında kayalıklara tekne turları olduğunu hatırlatalım. Çok uygun fiyata, Orak Adası, Siren Kayalıkları ve İncir Adası’nı görmeniz mümkün.

Foça’nın Karataşı

Antalya’dan başlayıp İzmir’in orta kesimine kadar uzanan Türk Rivierası’nın içinde bulunan Foça, Rum mimarisi evleriyle ve taş sokaklarıyla bizleri etkisi altına aldı. Otelimizin merkezi konumda olması sebebiyle yürüyerek Küçük Deniz olarak bilinen küçük limana indik, oradan Reha Midilli Caddesi’ni takip ederek manzarayı seyre daldık. Sahil boyunca yürüyünce bir yanımız deniz, balıkçı tekneleri, suyun sığ kısmında pelikanlar, ördekler ve kuğular; diğer yanımızda şahane panjurlarla bezeli rengârenk kapılı taş evler. Elimizde de Foça’nın meşhur sakızlı dondurması. Adeta bir rüyanın içinde gibiyiz.

Derken taş bir avluya düşüyor yolumuz. Etrafımız güller, çiçekler ve ortada bir karataş ve Ataol Behramoğlu’nun dizeleri:

“Karataş’a bir kez ayak basan

Foça’dan ayrılmazmış derler

Foça da sizi bırakmaz zaten

Kalbinizle bastıysanız eğer”

Efsaneye göre bu karataşa ayak basan Foça’ya tekrar tekrar gelirmiş. Biz de, bu güzel yere tekrar gelelim diye taşa kalbimizle bastık.

Eski Foça Kale ve Surlar

Sahile tekrar iniyor ve Beşkapılar Kalesi ve Surlara doğru yürümeye başlıyoruz. Balıkçı heykelinin orada yönümüzü bulmak için uğraşıyoruz. Yön gösteren ne bir tabela ne işaret yok maalesef. Yolumuzu bulmak isterken eski bir hana giriyor böylece orayı da görmüş oluyoruz. Daha sonra aşağı inip sahildeki yolu takip ederek kaleye ulaşıyoruz. Biz gittiğimizde surlara sahilden çıkmak mümkün değildi, kapalıydı. Antik Çağ’da kentin doğusundaki tepeler üzerinden geçen surlar, Athena Tapınağı’nın bulunduğu yarımadayı da kuşatmaktaydı. Hem antik hem de onun üzerinde bulunan bugünkü Eski Foça, bu surların çevrelediği alanın içerisinde kalıyor.

Athena Tapınağı Kalıntıları

Ortaçağ’dan kalma, şehrin etrafını çevreleyen surların en iyi korunmuş bölümleri, yarımada üzerindeki Bizans, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerinde onarılan bölümler. Şimdi kısmen tahrip olmuş mazgallı ve kuleli surun yan yana dizili 5 kapısının bulunduğu bölümü şehre giriş için kullanılmış. İç kısmında Türk hamamı kalıntıları bulunan surların iç kısmına, çarşı içinden biraz yokuş tırmanarak ulaşıyoruz. Oldukça geniş bir yeşil alan ve rengârenk çiçekler eşliğinde Foça’yı tepeden seyre dalıyoruz. Hemen buradaki Fatih Camiinde Foçalılarla sohbet ediyoruz. Fatih Cami, ilçenin Türk dönemine ait en önemli yapılarından biri. Yapıda 2 kitabe bulunuyor. 1531 tarihli avlu kapısındaki kitabeye göre avlu kapısı, Mustafa Ağa adlı bir kişi tarafından yaptırılmış; ana giriş üzerindeki kitabeye göre ise yapı, Kanuni Sultan Süleyman’ın emri ile yeniden inşa ettirilmiş. Cami, günümüzde hâlen kullanılmakta.

Burada bir küçük eleştirimiz olacak: Surlara yürüdüğümüz yolda çöp bidonlarından taşan çöpler hem görüntü hem de koku olarak hoş olmayan bir durum sergiliyordu. Bu önemli ayrıntıya dikkat çekmek isteriz. Kulenin bu bölümü 1983 yılında restore edilmiş. Kale UNESCO Dünya Kültür Mirası aday listesinde yer alıyor. Bu listeye adı girmiş bir mirasın çöp kokularıyla gölgelenmiş olmasını tarih bilincine yakıştırmak mümkün değil..

Güzel bir yürüş ve ödül gibi bir müze.

Surlara tırmanmak için çıktığımız yolu geri inerek sahile ulaşıyoruz. Surları inceleyerek yaptığımız yürüyüşün sonunda, yolun sonundaki müzeyi buluyoruz.. Denizciliği Tanıtma, Sevdirme, Yaygınlaştırma Merkezi olarak geçen bu müzede denizcilikle ilgili materyaller, objeler, bilgi, belge ve dokümanlar bulunuyor. Gezmenizi önemle tavsiye ederiz. Zira bir yeri tanımak için önce sokaklarını gezmeli, tepelerine tırmanmalı; sonra varsa müzelerini ziyaret etmelisiniz.

Eski Foça’nın bir güzel tarafı da denizinin mavi bayraklı olması. Merkeze yakın çok sayıda plaj var. Fakat merkezde her yerde dilediğiniz gibi denize girebiliyorsunuz. Kaldığımız otelden bir adım ötesi sahildi. Önü kumsal. Dilediğince yüzen insanlar. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Denize girmek için arabanıza binip onca yol kat etmenize gerek yok.

Gelecekte buralıyız

Burası öyle sakin bir yer ki, emeklilikte yerleşmek istediğimiz yerler içindeki listeye ismini ‘altın’ harflerle yazdırdı. Çeşme, Alaçatı ve Bodrum gibi aşırı kalabalık değil. Bu çok güzel anlatılmaz bir keyif. Etraftaki insanlarda tam bir yazlıkçı rahatlığı var. Geceleri gümbür gümbür müzik çalan gece kulüpleri yok. Yürüyerek her yere ulaşıyorsunuz. Çarşıdaki asmanın altındaki pastaneden poğaça, kurabiye alıp sahildeki çay bahçesinde yiyebiliyorsunuz.

Öyle teferruatlı sofralara gerek yok mutlu olmak için. Tatil yerlerinde, popüler yerlerde veya her şey dahil otellerde özellikle akşamları yemeğe iki dirhem bir çekirdek gidenlere, topuklu ayakkabıların üzerinde salınarak yürüyenlere hep hayret ve şaşkınlıkla bakmışımdır. Tatil rahat edip dinlenme yeri iken, kendine bu eziyet niye? Yüzünde tonlarca makyaj, her akşama bir kıyafet ve ona uygun ayakkabı-çanta-saat vs vs.. Hatta hiç unutmam Antalya bölgesinde Rixos Otellerinin birinde kaldığım bir tatilde akşam yemeklerinde bir kadınla hep yanyana masalara denk geliyorduk. O eşiyle, ben eşimle yemeğe iniyoruz. Kendisi düğüne gider gibi giyinmiş, ben bir elbise, bez ayakkabı, saçlar toplanmış. O bana, ben ona şaşkın bakarak bir haftalık tatili geçirmiştik.

Oysa tatil keyif yeridir, kafayı boşaltmak için fırsattır. Katı kuralları sevmez. İşte bu yüzden Eski Foça bizim gibi bez ayakkabılarından vazgeçmek istemeyenlerin bir numarası olacak özellikte bir cennet. Her köşesiyle doğal, keyif veren ve dinlendiren.

Eski Foça Yeryüzü Pazarı

Eski Foça’nın bir de Yeryüzü Pazarı diye isimlendirilmiş meşhur pazarı var. Yıllar önce yoldan geçerken bizi durdurup, Foça’yla tanıştıran pazarın ta kendisi. Bu pazarın özelliği Slow food ilkelerine uygun, temiz ve adil satış yapılması. Bu Pazar sadece üreticilerin yer aldığı bir Pazar olma özelliğini taşıyor. Bunun bir örneğini de Sığacık’ta görmüştük. Eski Foça Yeryüzü Pazarı, her Pazar 08:30-18:00 arasında siz ziyaretçilerini bekliyor. Pazarda, zeytinyağından, Ege’nin meşhur yeşilliklerine, peynirden, reçellere ve doğal ekmeklere kadar birçok ürüne ulaşmak mümkün.

Eski Foça’ya kadar gelmişken Kozbeyli köyünü görmeden olmaz. Tarihi yapıları, doğal güzelliği, şirin kahvesini çok duyduk. Biz de gezdik, gördük ve dibek kahvemizi içtik. Hafta sonları çok kalabalık olduğunu duyduk, malum sosyal medyada meşhur olan yerler böyle zamanlarda insan akınına uğruyor.

Kalabalıkları sevmiyorsanız Eski Foça’yı en güzel ziyaret zamanları her iki bahar mevsimi olacaktır. Gezi tarihlerinizi hafta içi günlere denk getirirseniz, sakin huzur dolu bir tatil kaçınılmaz olacak.

Siz bizi dinleyin, Eski Foça’ya gidin..Bizden de selam söyleyin.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca SAĞLIK

Çarşı girişiweb

Anafartalar Çarşısı : Güzelliği Adında Saklı

Anafartalar Çarşısı : Güzelliği Adında Gizli

Soğuk bir Ocak sabahı Ulus’ta, şehrin tarihinin en önemli tanığı olan Anafartalar Çarşısı ’ndayız. Toplumsal hafızaların asla silinmeyen, silinmemesi ve korunması gereken mihenk taşları vardır. Bu çarşı Ankara için işte o mihenk taşıdır.

Çarşı’nın hikâyesi 1960’lı yılların başında, Ankara İmar ve Emlak İşletmesi T.A.Ş.’nin açtığı yarışma ile başlamış. Yarışmayı Tayfur Şahbaz, Ferzan Baydar ve Affan Kırımlı’nın projesi kazanmış. Çarşının dekorasyonunu mimar Ruşen Dora yapmış.

Kimi Ankaralılar "yürüyen merdivenli", kimileri "dönen merdivenli çarşı" olarak hatırladığı Anafartalar’da, herkesin birkaç anısı mutlaka vardır. Anısı olanlardan biri olarak çarşıya girdiğimiz an o eski yıllar gözümüzde canlandı. Ankaralıların iyi bildiği Gima market uzun yıllar burada hizmet vermişti. Anafartalar Ankara’nın ilk yürüyen merdivenli çarşısı olma özelliğini taşırken bir de Gima’nın yürüyen merdivenleri o dönem burayı cazibe merkezi konumuna getirmişti. Yerlerdeki karo taşlar, geniş dükkânlar, oyuncakçılar, saatçiler, büyük ve ferah koridorlarıyla Ankaralılar için çok önemli bir çarşı durumundaydı. 

 

Sanat Galerisi mi, Halk Çarşısı mı?

Duvarda sanat 5web

Anafartalar bir çarşı olmanın çok ötesinde bir müze konumunda.. Çarşıya girer girmez sizi karşılayan, neredeyse her koridorunda birer sanat eseri arz-ı endam ederken, önünden geçenler bunun farkında mı? Füreya Koral, Seniye Fenmen, Attila Galatalı, Arif Kaptan, Cevdet Altuğ ve Nuri İyem’in eserleri çarşının iç duvarları, kolonları ve merdiven boşluklarında yer alıyor. Çarşının içindeki seramik, rölyef ve resimlerde insan, doğa, doğadaki dönüşüm süreçleri, evrenin sonsuzluğu ve ay kraterlerinin özellikleri anlatılmış.

Çarşı hatırat 2web

Çarşının Tarihi

Çarşı 10 Kasım 1964 senesinde açılmış. İçindeki eserler de o tarihten beri orada. Eser sahibi sanatçılar, inşaat sürerken sabah günün ilk ışıklarıyla buraya gelip eserlerini yapmaya başlar, gün kararana dek çalışırlarmış. İlmek ilmek, emek emek çalışılarak koca çarşı adeta bir sanat müzesi haline getirilmiş. Bu eserlerin bir örneğinin sadece Fransa’da olduğunu biliyor musunuz? Böylesi önemli eserler bugün ne durumda? Bir dönem kültür ve sanatın başkenti diye gurur duyduğumuz Ankara’nın sakinleri bu eserleri biliyor mu? Bilinmiyorsa iğneyi biraz da kendimize batırıp, bu kıymetli eserleri anlatmaya devam etmeliyiz. Her birey kendi sorumluluğunu bilirse kıymet bilenler artar belki? Kim bilir?..

Ya Yıkılırsa! Var Mı Böyle Bir İhtimal?

Çarşı içinde gezmeye, bu eserleri incelemeye devam ediyoruz. Böylesi kıymetli eserlerin birçoğunun önünde mağazalara ait elbise askıları, çorap seleleri var. Onları bir kenara çekip eserleri görmek isterken esnafın tepkisiyle karşılaşıyoruz. Gezi boyunca Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar mezunu Ressam Demet Köken bize eşlik ediyor ve eserler hakkında bilgi veriyor.

Birden Çok Sanatçının Komplike Galerisi

Füreya Eserweb
Büyük seramik eserweb
Sütun eserweb

Anafartalar Çarşısı’nın Ulus Çarşısı’na bakan kapısında Attila Galatalı’nın büyük seramik panosu çarşıya girenleri karşılarken, ikinci giriş kapısında Füreya Koral’ın çamur sanatı temeline yatan eseri yer alıyor. Diğer katlarda Füreya Koral’ın daha küçük boyutlu ikişer seramik panosunu, bir başka usta kadın seramik sanatçısı Seniye Fenmen’in ise ikişer çalışmasını görebiliyoruz.. Arif Kaptan, Nuri İyem ve Cevdet Altuğ’un yapıtları ise çarşının birinci, ikinci ve üçüncü katlarındaki kolon ve duvarlarda sergileniyor. Yürüyen merdivenin yanındaki duvarlarda ise Cevdet Altuğ’un duvar rölyefi bulunuyor. Füreya Koral demişken, Ayşe Kulün’in Füreya’sını anımsıyoruz. O meşhur Füreya yoksa sanatçı Füreya’mı? Merak ediyorsak, kitabı okuyalım bakalım, görelim kimmiş?

Çarşı içi sanatweb
Duvarda sanat3web

Sakin bir çarşı

Anafartalar Çarşısı’nda eski hareketlilikten eser yok. Fakat esnaf işinin başında. Zemin katla birlikte 5 kattan oluşan çarşının büyük bölümünde gelinlik, abiye ve nişan kıyafetleri satılıyor. Üst katta yabancı ve ucuz ürünlerin satıldığı dükkânlar oldukça hareketli. Onun dışında koridorlar sessiz, eserler ilgisiz ve yalnız.

Türk seramik sanatı açısından bir okul niteliği taşıyan Anafartalar Çarşısı, sadece bu özelliğiyle bile görülmeye değer.

Çarşı esnafweb
Çarşı içiweb
Sanatsal açıweb

Çanakkale'de Anafartalar Geçilmedi. Peki ya bu Anafartalar Çarşısı?

Çanakkale’deki büyük destan olan Anafartalar Zaferi’nden adını alan bu çarşı milletindir. Bir dönem yıkılacağına dair haberler çıkmıştı. Uzun süredir ses yok. Bu duruma dikkat çekmek için çarşı içinde kilitli camekân içinde bir köşe oluşturulmuş. Dünden günümüze fotoğrafların ve çarşı hakkında bilgilerin yer aldığı köşeyle yıkım kararına karşı bir tepki oluşturulmak istenmiş. Dileriz bu karar kaldırılmış olsun. Dileriz şehrin hafızası silinmesin. Dileriz başta Anafartalar Caddesi ve Çarşısı olmak üzere Ulus ve Kızılay bölgesi eski değerine kavuşsun. Cumhuriyet eserleriyle dolu bu bölgelere itibarları geri kazandırılırsa, şehir kimliğini geri kazanır. Aksi halde bu ülkenin başkenti bir AVM çılgınlığında boğulup gider.

Anafartalar Çarşı Önü Heykelweb
Ya yıkılırsaweb

Anafartalar Çarşısı’nda gezilip, alışveriş edilen; sonra çıkıp Akman Pastanesinde boza içilen günlere selam olsun.. Yazının sonunu Ayşe Kulin’in o güzel romanından bir alıntıyla getirirken, Anafartalar’ın önünde bir duvara çıkıp Atatürk Heykeli’nin gölgesinde bugünkü Ankara’yı seyre dalıyoruz…

 

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca SAĞLIK

üçyıldız şekerleme web

Üç Yıldız ve Roman Kahramanı

Üç Yıldız ve Roman Kahramanı

Üç Yıldız ve Roman Kahramanı sanki bir öykü başlığı gibi oldu. Ama biz de o kapıyı açtığımızda bir öyküyü başlattık. Zaman içinde sizi de, bir yolculuğa çıkartacak bu öykü. İçeride olduğunuz sürece başka bir dünyanın kalbinde, belki de hayal ettiğiniz o günlerde geziyorsunuz. İşte biz bugün öyle bir kapıyı araladık. Burada gördüklerimizi ise sizinle paylaşacağımız için heyecanlanıyoruz. Beyoğlu’ndayız. İstiklal Caddesi’nde ilerliyoruz. Çiçek Pasajının hemen yan sokağına, Balık Pazarı’na çeviriyoruz yönümüzü. Balık Pazarı’nın ilk dükkânlarından biri olan Üç Yıldız Şekerleme işte karşımızda. Durup bir bakıyoruz. Üç yıldızdan oluşan tabelası ve ahşap kapı döşemesiyle yıllara meydan okurcasına bizi karşılıyor. Sahibi Feridun Bey, her zamanki saygısı ve güler yüzüyle karşılıyor bizi. Kapıdan giren her müşteriyi velinimet sayan, sadece ürün satmakla değil, insanın özüyle ilgilenen, günümüzde artık ender rastladığımız bir esnafla karşı karşıyayız. Saygıyla buyur ediyor bizi, hal hatır soruyor ve sohbete başlıyoruz. Buraya her yolumuz düştüğünde mutlaka uğrar, kendisiyle sohbet eder, kakaolu-sade helvamızı ve karışık akide şekerimizi alır, yüzümüzde bir tebessümle evimize döneriz. Feridun Bey ve benBugün de niyetimiz bu; fakat sohbet biraz uzuyor. Çayları, ıhlamurları içtikçe konuşuyoruz, Taksim’in bozulan dokusunu, Beyoğlu’nun ‘Beyoğlu’ olduğu günleri, itinayla giyinmiş hanımefendileri, o eskinin fötr şapkalı, takım elbiseli İstanbul bey efendilerini. Bir de günümüzün yozlaşmış, kirli, kalabalık ve anlamsız kalabalıklarına bakıyoruz… Üzülmemek elde değil.

Üç Yıldız Hikayesi

Feridun Bey’in ailesi Rumeli’den İnebolu’ya, sonrasında da İstanbul’a gelmiş. Babası Ahmet Fikri Dörtler ’in dedesi de tatlıcıymış. Neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt olan dükkân, Ahmet Bey ve 2 ortağıyla birlikte 1926’da açılmış. Ortaklardan biri Feridun Bey’in amcasıymış. 3 ortağı simgelesin diye Üç Yıldız ismini koymuşlar. Yıllar içinde ortaklık bozulmuş, Ahmet Fikri Dörtler tek sahibi olarak devam etmiş. Fakat yola çıktığı ortaklarını hiç unutmamış, dükkânın ismi Üç Yıldız olarak kalmış. Feridun Dörtler dükkânın ikinci kuşak temsilcisi olarak oğlu Altuğ Dörtler ile birlikte işinin başında. Feridun Bey başlı başına bir tarih. 85 yaşında. Galatasaray Lisesi mezunu. 1 yaşından beri Cihangir’de babadan kalma bir evde yaşıyor. Bir dönem Galatasaray’da profesyonel futbol oynayan Feridun Dörtler, futbolu neden bıraktığını sorduğumuzda ‘gönül işinden’ diye cevap veriyor. Eşi hanımefendiyi o yıllarda tanımış. Evlenmek istediğinde ailesi futbol oynadığı için karşı çıkmış. Ve aşk galip gelmiş, futbolu bırakan Feridun Bey, ‘benim gönlüm için dünyanın en güzel kadınıydı’ dediği eşiyle evlenmiş. Eşini 2011 senesinde kaybetmiş. Anlatırken zaman zaman duruyor, gözleri doluyor. Eşine ve işine böylesine bağlı böylesi bir beyefendinin karşısında saygıdan ve hayranlıktan bizim de gözlerimiz doluyor. Zaten bu uzun sohbet esnasında defalarca duygulu anlar yaşıyor, karşılıklı gözyaşlarımızı siliyoruz.

Eski Beyoğlu

Bizi bu duyguların içine sürükleyen, eskiye ve güzele olan özlemimiz. Beyoğlu’ndaki esnafın birbirini ne denli sevdiğini, saydığını ve koruduğunu anlatıyor. O dönemler herkes birbirini tanırmış, o kadar çok pastane olduğu halde kimse kimsenin işini baltalamazmış. Şimdi çevrede bir-iki esnaftan başka kimsenin kimseyi tanımadığını söylüyor 84 senedir oturduğu apartmanda bile ancak 2 aileyle selamlaşıyorlarmış. Anlatırken duyduğu hüznü gözlerinden okuyoruz. Sohbet ederken bir yandan dükkândaki ürünleri seyre dalıyoruz. Şık ambalajlar içinde çikolatinler, badem şekerleri, şık kaplar içinde akide şekerleri, helvalar, reçeller. Reçellerin tamamı ev yapımı. Mevsiminde halden alınan meyveler klasik usulde pişirilerek reçel haline getiriliyor. Hazır kavanozlar içinde alabileceğiniz gibi, açık kaplardan dilediğiniz kadar da alabilirsiniz. Eskiden müşteriler kendi kaplarını getirir içini reçelle doldururlarmış. Bu reçeller neredeyse 190 senelik bakır kaplarda (batyalar), bembeyaz örtülerle muhafaza ediliyor. Sohbet ederken bir müşteri, sabah kahvaltısı için birazcık reçel almaya geliyor. Feridun Bey az-çok demeden her ürünü itinayla hazırlıyor, paketliyor, müşterisine veriyor. Çilek reçelinin lezzetini müşterilerden duyduk, size aktarmazsak olmaz.Reçeller Sadece çilek reçeli mi? Tabi ki hayır. Gül, vişne, kayısı, ayva, portakal reçelleri de ustalarının imzalarını üzerinde taşıyan bakır kaplarda sizleri bekliyor. Üç Yıldız’ın vazgeçilmez tatlarından olan badem ezmesi %75 badem, %25 pudra şekerinden oluşuyor.  Tamamen el ile yoğurulan badem ve Antep fıstık ezmesi özel kutularda satışa sunuluyor.

Beyaz Tatlı

Beyaz TatlıGözümüz tezgâhtaki reçel kaplarına kıyasla daha küçük bakır kaplara takılıyor. Bergamotlu beyaz tatlı yazan kapağı kaldırıyor ve meşhur Beyaz Tatlı ile tanışıyoruz. Kapağı açar açmaz bergamot ve vanilya kokularıyla sarhoş oluyoruz. Su, şeker, limon ve çeşitli aromalardan oluşan bu tatlı, çevire çevire yapıldığı için ‘çevirme’ olarak da anılıyor. İstanbul’un en eski tatlılarından biri olan Beyaz Tatlı, sıcak yaz günlerinde buz gibi suyun içine bir kaşıkla konulur, biraz suyu içerek biraz da kaşıkla yenilerek tüketilirmiş. Çok eskiden Boğaz’daki pastanelerde ‘denizaltı’ olarak satılan bu tatlı, Rumların evlerine her gelen misafire mutlaka ikram ettiği, Musevilerin dini bayramlarında yediği bir lezzet. Bir tatlı çeşidi bile içinde hoşgörüyü, birlik ve beraberliği olmayı barındırabiliyor. Bu dükkânda bugün bunu bir kez daha fark ediyoruz.    

Tarihi bir şekerci

Tarihi dükkânın başka bir üretimi ise rengârenk akide şekerleri. Şekerler kavanozların içinde parlak ve renkli halleriyle sadece çocukları değil her yaştan insanı cezbedecek güzellikte. ŞekerlerTarçın, limon, kahve, gül, portakal, bergamot, karanfil ve çilekli şekerlerin içinden biz limon ekşili ve karanfilli olanı seçtik. Her ikisi de ağzımıza atar atmaz o müthiş aromalarıyla bizi mest etmeye yetti. Bu dükkânda alışverişin bir güzel tarafı da ürünlerin itinayla ambalaj edilmeleri. Çocukluğumuzun pastanelerindeki gelenek aynen devam ettiriliyor. Hele o renkli kâğıttan kurdeleler yok mu? Eve gelince paketleri açmaya kıyamadık. Bir diğer rengârenk çeşit ise üzeri toz şeker ile kaplanan meyve aromalı jöleler... Meyve aromalı şekerleri ve lokumları unutmak olur mu? Dükkânda bir çanak içinde ikram edilen o muhteşem sakızlı lokumlar, tam olması gerektiği gibi. Diğer adıyla ‘pullu sakızlı’ lokum diye anılan bu lokum çeşidi turistlerin en çok rağbet ettiği ürünler arasında. Unutmamak gerekir ki, lokum bu toprakların en eski lezzetlerinden biri. Çikolatanın tarihi o kadar eski değil. Türk ismiyle anılan bir tatlı olma özelliğini taşıyan lokumun değerini en az turistler kadar bilip sahip çıkmak, kültürel vazifelerimizden biridir. Feridun Bey’le konuştukça bir tarih kitabının sayfalarını aralıyor gibi hissediyoruz. Fotoğrafları ise tamamen hayal gücümüzden ibaret. O anlatıyor, biz hayal ediyoruz. Sohbet arasında dükkâna adres sormak, buğday satın almak için girenlere bile büyük özenle cevap veriyor; yardımcı oluyor. Böyle kıymetli yerlerin bilinmeyişine içten içe üzülüyoruz. O dükkâna girip buğday soran kişi ne büyük bir tarihle karşı karşıya olduğunun farkında mıydı acaba?

Eski Bayramlar

Feridun Bey Üç Yıldız Şekerleme, genç Cumhuriyet’le birlikte büyümüş. O yıllara tanıklık etmiş. Söz o dönemdeki bayramlara geliyor. O yıllarda bayram öncesi dükkânın önünde kuyruk olduğunu anlatıyor Feridun Bey. Bayramda bile dükkânı açar, en itinalı kıyafetleriyle bayramlaşmaya gelen müşterilerini beklerlermiş. Günümüzde ise ne bayramlarda ne de diğer günlerde o yoğunluktan eser kalmadığını anlatıyor. Duyan, araştıran, okuyan ve bilerek gelen müşterilere çok kıymetli bir kaynak Feridun Bey. Anlatmaktan, paylaşmaktan ve ürünlerinden ikramda bulunmaktan büyük zevk aldığı belli. Hareketleri ve konuşması kadar kıyafeti de oldukça özenli. Tertemiz ve ütülü gömleği, boynunda atkısıyla 21 yaşından beri işinin başında. ‘Babama verdiğim sözü tuttum’ diyor gururla. Kurulduğu günden bu yana aynı yerde hizmet veren Üç Yıldız Şekerlemenin başka şubesi yok. 1965 senesinde bir tadilat geçirmiş, onun dışında çivi çakılmamış. Zemininden kapısına, kavanozlarından helva tezgâhlarına ne varsa orijinal.

Roman Kahramanı Olmak

Zamana direnen bu güzel dükkânda, kendimizi roman kahramanı gibi hissediyoruz. Derken dükkâna Rum olduğunu konuştuğumuzda anladığımız bir kadın giriyor. Kiliseye törene gelmiş, eve dönüşte çocuklarına akide şekeri almak istemiş. Kapıdan Feridun Bey’e selam vererek, hal-hatır sorarak, neşeyle giriyor. Buradan alışveriş etmenin bir aile geleneği olduğunu söylüyor. Feridun Bey bizden müsaade isteyerek tezgâhın arkasına geçiyor, büyük kavanozların kapaklarını sakince açıp rengârenk akide şekerlerini özenle tartıyor, ambalajlıyor, müşterisine paketini uzatırken bir eliyle de şeker ikram ediyor. Müşteri afiyetle şekerini yiyor, paketini alıyor, ahşap köşeli, eski pirinç kelebek kanadı şeklindeki kapının kolunu açıyor ve Balık Pazarı’nın kalabalığında evine doğru yol alıyor. Ve biz bir masalın başrolünde, bir masalın en heyecanlı yerindeymişiz gibi oturduğumuz yerden kalkıyoruz. Feridun Bey’in elini öpmek istiyoruz, izin vermiyor. Kucaklaşıyoruz.. Çok yaşayın Feridun Bey, çok yaşa Üç Yıldız… Çok yaşayın Feridun Bey gibiler, nezaketi, ölçüyü ve çalışmayı sevenler… Yazı ve Fotoğraflar: Gonca Sağlık
Taksim Meydan web

İstiklal Caddesi ve Dingo’nun Ahırı

İstiklal Caddesi ve Dingo’nun Ahırı

Yaşı 30 ve üzerinde olanlar İstiklal Caddesi ismini duyunca derin bir ah çekecektir.O eski günlerin detaylarını hatırlayanlar bugünkü halini görünce burkulur, İstiklal’den her geçişlerinde o günleri anarak söyleşir.

İstiklal Caddesi İstanbul’un en bilinen, en kalabalık, en piyasa caddesi…Sağlı sollu akasya ağaçları, sürekli işleyen kırmızı tramvayı, büyük kitabevleri, her milletten kalabalığıyla gençlerin uğrak yeri..Caddede yürürken müzikevlerinden gelen sesler o senenin çok satacak kasetlerinin işaretiydi. İstiklal’de en çok yankılanan şarkılar kısa sürede en çok bilinen şarkı olur, dillere düşerdi. Her şeyden birazcık barındıran cadde müzik piyasasının da nabzını tutar gibiydi.. İstiklal’e gitmek bir ritüeldi. Taksim meydanda buluşulur, Atatürk heykelinin önünde poz verilir, hamburgercilerde iki ıslak hamburger götürülür, cadde boyu yürünür, huzur ve güven içinde keyifli saatler geçirilirdi. Peki bugün durum ne? İstanbul’da yaşayanlar ve İstiklal’i çok sevenler bugünkü durumunu iyi biliyor ve buna çok üzülüyor. Canım akasya ağaçları artık yok, o müzikevleri çoktan kapandı, güvenlik endişeleri ve hızla değişen kültür yapısı ve çevresiyle İstiklal Caddesi artık bambaşka bir dünya…

Eskisinden günümüzdekine

Bizim işimiz gezmek, görmek ve gördüğümüzü yazmak.. Biz işimize geri dönelim ve bu güzel caddenin tarihine bir göz atalım.

Bizans zamanında daha çok Latin toplulukları barındıran caddenin öne çıkması, bir dönem yaşanan veba salgınına denk geliyor. Salgından kaçmak isteyen Fransızların bu bölgeye yerleşmeleriyle cadde hem mimari, hem ticari,  hem de sosyal olarak gelişme dönemine giriyor. Yaygınlaşan Fransız etkisi nedeniyle “Grande Rue de Pera” adıyla anılmaya başlanan cadde, çok uluslu yapısının da etkisiyle 17. ve 18. yüzyıllarda iyice genişleyerek, 19. Yüzyılda tamamen kalabalıklaşarak en çok tercih edilen bölgelerden biri olmuş.

Tarihi kaynaklardan edinilen bilgilere göre, İstiklal Caddesi’ndeki ilk Müslüman yerleşimleri, İskender Paşa’nın Galata Mevlevihanesi’ni inşa ettirmesiyle (1491) başlamış. Arazisini 2. Bayezıd’ın   hediye ettiği Mevlevihane, bugün de her inanıştan insanın ziyaret ettiği bir cazibe merkezi konumunda. Mevlevihane inşaatıyla aynı dönemde, Asmalımescit Sokağı’na ismini veren mescit yapılmış. Ve böylece 15. Yüzyıldan itibaren Müslüman halk bu bölgeye akın etmeye başlamış.  Caddedeki altyapı çalışmalarının önemli bir kısmı Sultan Abdülaziz döneminde yapılmış. Zemine taş döşenmiş, elektrik şebekesi ve kanalizasyon sistemi kurulmuş. O dönemler için çok önemli olan bu çalışmalardan sonra caddedeki nüfus hızlı artış göstermiş. Nüfus artışının en doğal ihtiyaçlarından biri de hiç kuşkusuz ulaşım olduğu için, dünyanın en eski metrosu sayılan Tünel’in inşaatına başlanmış. Caddenin adı bu dönemlerde Cadde-i Kebir (Büyük Cadde) olarak kullanılıyormuş.

Cumhuriyet ve İstiklal

Cumhuriyet’in ilanından sonra cadde ‘İstiklal’ adını almış.

İstiklal Caddesi deyince ilk akla gelenlerden biri de hiç şüphesiz kırmızı tramvay olacaktır. Tramvayla ulaşım önce 1869-1966 seneleri arasında atlı olarak başlamış. Elektrikli tramvay hizmetine çok sonra geçilmiş. Bir dönem durdurulan tramvay seferleri 1990 senesinin sonunda Taksim-Tünel arasında çift hat olarak hizmete başlamış. Geçtiğimiz senelerde caddede yapılan yenilenme çalışmaları süresince tramvay seferlerine ara verilmişti. Kırmızı tramvay hem İstanbul, hem de İstiklal Caddesi için bir klasik. Caddede yürürken çın çın uyarı sesini duyarsınız, sonra kırmızı tramvayın nazlanarak geçişini izleyerek geçmişe ışınlanırsınız.. Beyoğlu’na takım elbiselerle, özenerek, en şık hallerinde gelen insanları görürsünüz..İşte İstanbul bu hatıralarla çok daha güzelleşir.

Dingo’nun ahırı mı burası

Tramvay deyince, atlı tramvaylı günlerden günümüze uzanan bir hikayeyi de aktarmak isteriz: Atlı tramvaylar Şişhane’deki yokuştan çıkarken çok zorlanırlarmış. Yorulan atlar, o dönemde tüm atların dinlendiği ve bakımlarının yapıldığı bir ahıra alınır; dinlenmiş yeni atlarla değiştirilirmiş. Ahırın sahibi   de Dingo isminde Ermeni asıllı biriymiş. Hikaye bu ya, Dingo sürekli içer, işinin başında durmaz, ahırla ilgilenmezmiş. Ahır çok bakımsız, gelen gideni de belli değilmiş. Yıllar geçmiş ve bugün de dilimize yerleşmiş olan ‘Dingo’nun ahırı mı burası’ sözü kullanılır olmuş. Kullandığımız birçok söz kalıbının geçmişi şehrin tarihinde gizli. Okumak, öğrenmek ve keşfetmek işte bu yüzden çok önemli.

İstiklal’de Atlas

Bu kadar tarih yeter diyerek, İstiklal’i gezmeye başlıyoruz. Taksim’de bulunan tarihi taksim kulübesinden başlıyor, sağlı sollu eşsiz güzellikteki yapıları izleyerek ilerliyoruz. Fransız etkisinin yoğun bir şekilde hissedildiği binalara baktıkça Paris’te bir sokakta olduğunuzu hissetmemeniz mümkün değil. İstiklal Caddesi dendi mi çok bilinen pasajlarını es geçmek olmaz. Bunlardan en bilinenlerinden biri hiç şüphesiz Atlas Pasajı. 1877 senesinde inşa edilen pasaj renkli yapısıyla, tiyatro ve sinema salonlarıyla ilgi çekiyor. Eski tarz sinema bileti gişelerini görmek insanda buruk bir mutluluk hissi uyandırıyor.

Çiçek Pasajı

Cadde üzerindeki tüm pasajlar bambaşka tarihlerde yaşanan bambaşka hikayelere ev sahipliği yapmış. Çiçek Pasajı, Aznavur Pasajı, Halep Pasajı, Hazzopulo Pasajı, El-Hamra Pasajı, Beyoğlu ve Terkos Pasajları bunlara sadece birer örnek. Terkos Pasajı, ucuz ve çeşitli giyim eşyası arayanların göz bebeği bir mekan. Pasajın adını görünce sağa dönün ve tezgahları karıştırmaya başlayın. Halep ve Aznavur pasajlarında da ağırlıklı olarak takı ve giyim eşyaları satılıyor. Çiçek Pasajı ise akşam oturmayı sevenlerin vazgeçilmezi olmuş. Gündüz saatlerinde içeri girip şöyle bir yürümenizi; yürürken de başınızı yukarı kaldırıp eşsiz mimari eserin seyrine dalmanızı öneririz. Çiçek Pasajının hemen yanında Anadolu yemekleri yapan bir mekan vardır. Oraya girip üst kata çıktığınızda karşınıza çıkan pencerelerden Çiçek Pasajı’nı kuşbakışı seyredebilirsiniz. Balık sevenler için Çiçek Pasajına alternatif olarak Nevizade ve Balık Pazarı’nı tavsiye edebiliriz.

Üçyıldız Şekerleme özlenen bir tat

Balık Pazarı demişken Üç Yıldız şekerlemeden bahsetmemek olmaz. Balık Pazarına girip biraz yürüyün, sola dönün. Kime sorsanız gösterir. İstanbul’da görüp görebileceğimiz en kibar ve kıymetli esnafın sahibi olduğu bu dükkan, daha kapıyı açar açmaz bizi içine alıyor. Sahipleri o yaşlarına rağmen işlerinin başında, hep güleryüzlü, hep kibar, hep müşteri kıymeti bilen davranışlar içinde. Pamuk şekerleri, orjinal büyük kavanozlarda sergilenen akide şekerleri, çikolatalar, ev yapımı helvalar ve daha niceleri. Bu dükkanı mutlaka bulun, sahipleriyle sohbet edin, alışveriş yapın. Hiç kaybolmamasını dilediğimiz bu değerlere sahip çıkmazsak yok olacaklarından korkuyoruz.

Üç Yıldız’dan aldığımız şekerleri cebimize dolduruyor ve yine bir klasik olan Mandabatmaz’a gidiyoruz. Olivia Çıkmazı’ndaki bu küçük mekan 1967’den beri müdavimlerini ağırlıyor. Kapısındaki birkaç küçük masa ve içerdeki minicik alanı günün her saati dolu. Sadece Türk Kahvesi ve çay hizmeti sunan mekanı bilenler bilir. Kahvesi öyle yoğundur ki, manda bile batmaz. Bu sıcak ve kendine has mekandan sonra caddedeki keşfimize devam ediyoruz.

Fransız Ekolü ve Galatasaray Lisesi

Caddenin mimari olarak muhteşem örnekler gizlediğini söylemiştik. Özellikle mimarlık fakültesi öğrencileri için eşsiz kaynaklar bulmak mümkün. Hollanda ve Rusya konsolosluk binaları görülmeye değer. Caddenin göz bebeği Mısır apartmanı ise 1910’da yapılmış. Neo-Klasik tarzın en önemli örneklerinden biri olan El-Hamra Han ise, bir dönemin en şık ve seçkin sinemasına ev sahipliği yapmış. 9 ayrı mahalleyi kapsayan cadde 1400 metre uzunluğunda ve tam ortası da Galatasaray Lisesi’nin olduğu bölge.  Tanzimat Döneminde eğitim alanında gerçekleştirilen faaliyetler sonucunda 1868’de kurulan Lise, bugün caddenin o bölümüne Galatasaray ismini verecek kadar önemli. Okulun büyük bahçe kapısının önünde duruyor ve çevreyi inceliyoruz. Burada çok eski zamanlarda Kapıkulu Askerlerinin ve Yeniçerilerin yetiştirildiği Acemi Oğlanlar Kışlası (bir çeşit askeri lise) bulunuyormuş. O dönem tüm dünyada bir Fransız etkisi hüküm sürdüğünden, bu okulda da Fransızca eğitim verilmeye başlanmış. Galatasaray Lisesi o günlerden bugünlere çok önemli isimlerin yetiştiği değerli bir eğitim kurumu olarak varlığını sürdürmüş.

Lisenin hemen yanında Galatasaray Meydanı’nda, Şadi Çalık’a ait bir heykel göze çarpıyor. 1973’de Cumhuriyet’in 50. Yılında yapılan eser, çelik borularla dinamizmi temsil eder. Lisesinin hemen karşısında ise Galatasaray Postanesi yer alıyor. 1875 yılında Ermeni Mimar Theodor Sıvacıyan tarafından inşa edilen yapı, bir dönem  İngiliz ve Alman Telgraf Şirketleri tarafından kullanılmış. Dış cephesi mermerden yapılan bina 1907 senesinde Postane Telgraf Nezareti tarafından satın alınmış. İstanbul Radyosu , BBC ve Alman radyoları da buradan yayın yapmışlar. Galatasaray Postanesi, 1977 yılında tamamen yanmış. Daha sonra onarılan bina, 1998 yılında müzeye dönüştürülmüş.

Ve kiliseleri

Buraya kadar gelmişken, Saint Antuan ve Aya Triada Beyoğlu Rum Ortodoks kiliselerini de görmenizi tavsiye ederiz. Görkemli mimari yapılarıyla oldukça önemli bu eserler, semtin vazgeçilmez duraklarından biri olmuş.

Bir dönem neredeyse dört bir yanı kitabevi olan İstiklal Caddesi, eski dokusunu hızla kaybetse de ilgi çeken yerler hala var. Galatasaray Meydanındaki Yapı Kredi Kültür yayınları uzun dönem devam eden yenilenme sürecinden sonra kitapseverlere yepyeni yüzü ve büyük alanıyla merhaba dedi. Caddenin keyifle vakit geçirebileceğiniz iki kitapçısı daha var.  Alman Kitabevi ve Kırmızı Kedi Kitapçısı. Uğrak yerlerimiz olan bu iki mekanı da tavsiye listemize ekleyelim.

 

Nasıl gidilir:

Yenikapı-Levent istikametinden gelen metro hattını kullanarak Taksim’e gelirseniz İstiklal Caddesine kolayca ulaşabilirsiniz. Anadolu yakasından gelecekler de şehir hatları vapurunu veya motorları kullanarak gelip, Gümüşsuyu üzerinden Taksim meydanına ulaşabilirler. Üsküdar veya Kadıköy’den deniz yoluyla gelecekseniz, Deniz Müzesi’nin karşısından Taksim dolmuşlarına da binebilirsiniz.

Yazı ve Fotoğraflar : Gonca SAĞLIK

logo

Yurt dışı gezi rehberi olarak hazırlanan Turrehberin'de sizlere, dünyanın birçok noktasını tanıtmanın haricinde, ülkemizden ilgi çeken yerleri de beğeninize sunuyoruz. Çeşitli gezi haberlerinin haricinde, kimi zaman garipsediğimiz olayları da sizlerle paylaşıyoruz. Gezginler için sanal bir Han olmaya başlayan sitemiz için, sizin de tavsiyelerinizi bekleriz. 

Bizi Takip Edin

  • TWITTER

    Bizi takip edin, haberdar olun

  • INSTAGRAM

    Instagram'da da varız

  • PINTEREST

    Bizi Pinlemeyi unutmayın!

  • FACEBOOK

    Takip edin ve Paylaşın

  • YouTube

    Abone olup video izleyebilirsiniz.

  • E-POSTA

    Soru sormak bedava :)

Güney Amerika

Pasifik

Copyright 2015 © All Rights Reserved / Tüm hakları saklıdır.

Hosted by PBS Tasarım

Site Haritası

Gizlilik Kuralları